- Geçmişte ezilen aydınları koruyarak vitrinlerini parlatanlar, bugün suçlarını ifşa eden bir romancının kitaplarına tahammül edemiyor. Görünüşe göre devlet dersi artık her yerde aynı sertlikle işleniyor.
BİLGE AKSU
1950’lerin başında Nazım Hikmet, 13 yıl hapis yattığı Türkiye’den Karadeniz sularında bir gemiye doğru kaçarken, sonraları şiirlerinde ifade edeceği bir memleket hasretinin ilk anlarını yaşıyordu. Afla bırakılmış olsa bile yaşamak zorunda olduğu Türkiye, onun için hala tehlikeyle, hayati tehditlerle doluydu. Savaşın hemen ardıydı ve dünyada müthiş bir komünizm hayaleti mevcuttu. Birkaç yıl evvel aynı denizin kenarında Sabahattin Ali’nin başına gelenler onun başına neyse ki gelmedi ama kendi memleketinin kapıları Nazım’a sonsuza dek kapandı. Benzer şekilde 1952’de Paris’e kaçmış olan arkadaşı Abidin Dino’yla ancak çeşitli ülkelerde ve Nazım’ın şiirlerinde bir araya geldiler.
Abidin Dino’yla aynı yıl bir başka denizin, Atlas Okyanusu’nun üstünde yeni filminin galası için Londra’ya seyahat eden Charlie Chaplin için de bazı kapılar kapandı. Hakkında yürütülen soruşturmalar sonucunda onun bir komünist olduğu fikrine varılmış ve ABD’ye dönmesi ivedilikle yasaklanmıştı. Dönmekte ısrar ederse dönemin McCarthy politikalarının doğal sonucu olarak cezalandırılacağı kesindi. Hal böyle olunca Chaplin, batının kabadayısından sürülüp demokrasinin beşiğine, sonraları terk etse de doğup büyüdüğü topraklara yeniden el açmak zorunda kaldı.
50’lerin dünyası böyleydi. Bir yanda komünist avıyla Chaplin’i, Baldwin’i kovalayan, Nazilerden kaçmış Brecht’i püskürten ABD ve diğer yanda onları ve daha fazlasını kabul eden Londra, Paris… Kimi zihinlerde belki hala değişmeyen o imgenin, batı liberalliğinin bir sınavıydı bu. Söz konusu sınava hiç katılmayan ABD ve küçük ortağından kaçanlara sığınak olmak, bu sınavı geçmeye yetiyordu.
Sonra kurallar değişti. Dönem ortasında yeni kriterler belirdi ve geçmesi yine son derece kolay görünen sınavda gözetmen sayısı arttı. Analojiyi bir kenara bırakıp devam edelim çünkü bugünün dünyası çok parçalı. Artık bir hayalet yok dünyada, komünizm, anarşizm ya da herhangi bir aşırı düşünceye dair sığınma fikri de yok. Bugün ezilen ulusların bazılarını dilinize doladığınız anda, dünyanın bazı yerlerinde barınmanız imkansız hale gelmiş durumda.
Rooney’e sansür
Bir zamanların otoriterlikten kaçış sığınağı olup özgürlük sınavını verebilen Londra’da artık başka bir hava var. İrlandalı genç yazar Sally Rooney, tüm uyarılara ve tehditlere rağmen Filistin konusunda aldığı aksiyondan vazgeçmedi ve tutuklanma ihtimalinden ötürü geçen yıl ödül törenine gidemediği Londra’da şimdi kitapları dahi satılmıyor.
Aslında ortada bir yasaklama, bir sansür mekanizması yok. Tabii hukuku yalnızca kitapta yazanlara göre ele alırsak. İngiltere makamlarının savunmasına göre Rooney, “terörist” eylemler gerçekleştirdiğini iddia ettiği Palestine Action grubuna açıktan destek veriyor, yayın gelirlerini bağışlıyordu. Burada üretilen suç isnadına hemen hepimiz aşinayız: Terörizmin finansmanı, yardım ve yataklık, propaganda… Hal böyle olunca, kimi hesaplara tedbir konması, para akışının engellenmesi söz konusu. Rooney’nin yayıncısı Faber & Faber da tam bu noktada devreye girdi ve yazara telif ödemesi yapmanın İngiliz terör mevzuatına göre suç teşkil edebileceğini duyurarak kitapların ülkedeki basılı ve dijital satışını durdurdu. Yani devlet matbaayı basmadı, kitapları meydanlarda yakmadı; sadece yazarla okuru arasındaki finansal akışı durdurup kenara çekildi. Modern sansürün en mantıklı biçimi… Kimse yasaklamaz, herkes "ihtiyaten" kendini sakınır.
Gerçi Avrupa’nın bir sınav kağıdıyla ilk karşılaşması değil bu. Sığınak rolünü oynayan eski kıta, mesele kendi iç siyasetine veya sömürgeci geçmişine dokunduğunda hep benzer bir ikilem yaşadı. 1960’ta Cezayir Savaşı sırasında Fransız ordusuna itaatsizliği savunan "121’ler Bildirisi" yayımlandığında, imzacı aydınlar devlet radyosundan ve tiyatrolardan hızla menedilmişti. Bu galeyanın ortasında General de Gaulle adeta “sirkatin söyleyerek”, bildirinin başını çekenlerden Sartre’ı tutuklatmayı, “Voltaire’i hapse atamazsınız!” sözleriyle reddetmişti.
Kurallarını sizin koyduğunuz bir sınavı her zaman manipüle edebilirsiniz. Kerameti kendinden menkul bir vitrin imgesini daha da parlatmak için, esasında dokunmanızın dönüp size zarar vereceği figürleri affetmek yine size puan kazandırır. Filmleri on yıllar evvelki gişe başarısından uzaklaşan Susan Sarandon Hollywood’dan, Bella Hadid ise moda dünyasındaki kimi kodaman şirketlerden Filistin destekçiliği sebebiyle dışlansa da, Marvel evreninin en ikonik karakterlerinden birine 15 yıldır hayat veren Ruffalo için en fazla, “keşke öyle demeseydi” minvalinde çıkışlar yapılabildi, projeleri iptal edilmedi. Nitekim İsrail taraftarlığı sebebiyle en büyük boykotlardan birinin muhatabı haline gelen Disney stüdyoları için bu tutum, apolitik dimağlarda olumlu bir imgeye dahi dönüştü.
Bir zamanların sığınağı olan kıta Avrupa’sı tüm sınavları tekrara bırakmaya başlayalı çok oldu. 2010’ların ilk yarısında yerinden edilmiş binlerce göçmeni Akdeniz’in sularında boğulmaya terk ettiklerinde fark edilmeyen bu paradigma değişikliğinin sonuçları giderek ağırlaştı. 2023’te Frankfurt Kitap Fuarı’nda ödül alması engellenen Adania Shibli, zamanımızın Voltaire’i kategorisine girememişti belli ki. Hemen ardından, özellikle Almanya’da görülen fon kısıtlamaları ve her türlü gösterinin, dayanışma çağrısının iptal edilmesi de o ölçüde bir alarma sebep olmadı.
Zamanımızın Voltaire’i değilse de Sally Rooney, genç kuşağın en favori yazarlarından biri. Bugün İngiltere’de ortaya çıkan son durum, neyse ki halklar arasında giderek yayılan bazı hassasiyetler için önemli bir dayanak noktası olabilir. Bir zamanların sığınağı konumundaki Avrupa başkentleri, mesele kendilerine uzandığı anda başarısız sınavlar vermeye devam ediyorsa, on yıllara yayılan bu sözümona liberal vitrinin camları günün birinde belki de indirilebilir. Aynı yerde durduğunu, aynı tehdidi oluşturduğunu savunmasam da, son haftalarda özellikle Paris’te yükselen direnişin öznelerinin elinde gördüğümüz ve adeta geçmişin orak-çekiç imgesinin yanına eklenen Filistin bayrakları, bu meseleye dair yeni sayfaların açılacağını, sonucu ne olursa olsun bu sınavın yeniden ve yeniden yapılacağını gösteriyor.
O vitrin özeni de bitti
Nazım Hikmet ve Abidin Dino Türkiye’den ilk kaçanlar da değildi, sonuncu da olmadılar. Adı konmamış bir sömürge ülkesi olarak o dönemin Türkiye’sinde orak-çekice yer yoktu; sonraları sınavın kuralları değişti. Tıpkı Avrupa başkentlerinde orak-çekicin yanına gelen Filistin bayrağı gibi, bu coğrafyanın yasaklı imgelerine de ezilen Kürt halkının bayrağı eklendi. Ece Ayhan’ın dediği gibi, tabiattan tahtaya kalkacak ama devlet dersinde öldürülmüş bir sürü çocuğumuz, el mahkum o sözümona sığınaklara attı kendini. Abidin Dino’dan otuz yıl sonra Yılmaz Güney hapisten, elli yıl sonra Ahmet Kaya bir ödül töreninden kaçıp Paris’e sığındı. Daha düne kadar Avrupa başkentlerinde liberalizmin parlak vitrinini görenlerin aksine onlar nereye gittiklerini, günün birinde şartlar değişince nelerle karşılaşacaklarını adları gibi biliyordu. Yine de o günlerin dünyasında, kurallarını kendileri de koysa bir sınava ihtimam gösteren egemenler vardı.
Şimdi o vitrin özeni de bitti. Yarım asır önce başka coğrafyaların kaçaklarına kapı açarak vitrinlerini parlatanlar, bugün kendi suç ortaklıklarına işaret eden bir romancının kitaplarına bile tahammül edemiyor. Ne Nâzım’ın Karadeniz’e açıldığı dünyadayız artık ne de Yılmaz Güney’le Ahmet Kaya’nın Paris’e sığındığı dünyada. Görünüşe göre devlet dersi artık her yerde aynı sertlikle işleniyor ve bu kez kimsenin "Voltaire’i" kurtarmaya niyeti yok.