- 79. Cannes Film Festivali ana yarışmada Afrika kıtasını tamamen yok saydı. Günümüz savaşları ve krizleri yerine tarihe sığındı. Hollywood stüdyoları da bu yıl festivalden uzak durdu…
- Juliette Binoche, Adèle Haenel gibi isimlerin de aralarında olduğu 600 sinema emekçisi “aşırı sağın sinemaya artan hegemonyasına” karşı uyarıda bulundu.
Bu yıl 79’uncusu düzenlenen Cannes Film Festivali 12-23 Mayıs tarihleri arasında başlayacak. Açılışını Pierre Salvadori’nin Vénus électrique filmiyle yapacak olan festivalde 22 film yarışacak.
Seçici kurul, bugünün acil meseleleri yerine çoğunlukla geçmişi anlatan yapımlara yönelmiş görünüyor. Polonyalı Pawel Pawlikowski’nin savaş sonrası Almanya’sını, Macar László Nemes’in Direniş Fransa’sını, Belçikalı Emmanuel Marre’in Vichy dönemini işleyen filmleri bu tercihin örnekleri.
Afrika’dan film yok
Ana yarışmada Afrika’dan film olmaması festivalin uluslararası iddiasını ciddi biçimde zedeliyor. Çin ve Hindistan gibi nüfus yoğun ülkelerden de ana seçkide eser yok. Buna karşılık Un Certain Regard bölümünde üç Afrika filmi yer alıyor: Faslı Laïla Marrakchi’nin Les Fraises (İspanya’daki mevsimlik tarım işçisi kadınların sömürüsünü anlatıyor), Orta Afrikalı Rafiki Fariala’nın otobiyografik Congo Boy ve Ruandalı Marie-Clémentine Dusabejambo’nun soykırım sonrası uzlaşmayı ele alan Ben’Imana filmleri.
Evet bu filmler önemli olsa da ana yarışmanın dışında kalmaları, festivalin yapısını ve Avrupa merkezli bakışını bir kez daha ortaya koyuyor. 4,3 milyar insanın yaşadığı bölgelerin sinemasının marjinalleştirilmesi, Cannes’ın “dünya sineması” olma iddiasını sorgulatıyor.
Bu yıl dikkat çeken bir diğer nokta, Warner, Disney, Sony gibi büyük Hollywood stüdyolarının Cannes’dan uzak tutması. Eleştirmenlerin sert tepkilerinden kaçınma ve kendi dağıtım takvimlerini koruma kaygısı bu kararın arkasında yatsa da sonuçta festival daha “bağımsız” ve Avrupa ağırlıklı bir profile bürünüyor.
600 sinemacıdan uyarı
Öte yandan festival, küresel ve yerel kültür savaşlarının gölgesinde açılıyor. ABD’de Trump yönetiminin yarattığı sansür iklimi, Avrupa’da aşırı sağın yükselişi ve Fransa’da Vincent Bolloré’nun medya ve kültür alanındaki konsantrasyonu eleştiriliyor. Önceki aralarında Juliette Binoche, Adèle Haenel gibi isimlerin de aralarında olduğu 600’ü aşkın sinema emekçisi Libération’da yayımlanan bir bildiriyle “aşırı sağın sinemaya artan hegemonyasına” karşı uyarıda bulundu.
Avrupa sinemacıları ise “Avrupa’nın kendi hikayelerini anlatma kapasitesinin tehdit altında” olduğunu belirterek Avrupa Birliği’nin MEDIA programının güçlendirilmesini istiyor. Platform tekellerine ve Hollywood hegemonyasına karşı bir savunma hattı örmeye çalışıyorlar.
İranlı sinemacılar terk edildi
Festivalde Asghar Farhadi’nin Histoires parallèles filmiyle tek İranlı yönetmen olarak yer alması da dikkat çekici. Geçen yıl Panahi’ye verilen Palme d’Or’un ardından bu yıl İranlı sinemacıların “uluslararası terk edilmişliği” hissi ön planda. Farhadi’nin kendisi de Trump’ın İran’a yönelik tehditlerini “savaş suçu” olarak nitelendirmişti.
Benzer şekilde Ukrayna-Rusya savaşına dair da “fısıltı düzeyinde” bir varoluş söz konusu. Andreï Zviaguintsev’in sürgünde çektiği Minotaure filmi, açık bir manifesto olmaktan ziyade dolaylı bir eleştiri sunuyor.
Cannes 2026, sinemanın estetik arayışlarının yanı sıra günümüzün jeopolitik gerilimlerini, savaşları, aşırı sağ yükselişini ve kültürel hegemonya mücadelelerini de yansıtıyor. Festivalin “tarafsız” bir sanat platformu olma iddiası bu yokluklar ve tercihlerle bir kez daha sınanıyor. CANNES