- Androulla Aristodemou: Hayatımı kayıpların bulunmasına adadım. Evimi bir müzeye dönüştürdüm ki tüm dünya bize neler yaşatıldığını görsün.
- Vasos Christou: Hiçbir savaşın kazananı yoktur, geriye yıkım, ölüm, kayıplar, mülteciler ve acı kalır. Bugün bile acı çekiyoruz. Serbest kaldıktan sonra maalesef unutulduk.
BARAN HEBÛN / LEFKOŞA
1974 Kıbrıs işgali ve sonrasında yaşanan kayıpların acısı, tanıklar ve aileleri için yarım asır geçmesine rağmen hâlâ canlılığını koruyor.
İşgal sırasında esir alınan ve uzun süre Türk cezaevlerinde tutulan Vasos Christou, o dönem yaşadıklarının ne en büyük düşmanına ne de gelecek nesillere yaşatılmasını istediğini söylüyor. Kayıp yakınları için adalet arayışını 50 yıldır sürdüren Kıbrıslı Rum anne Androulla Aristodemou ise tüm hayatını kayıpların bulunmasına adadı. Aristodemou, evini bir müzeye dönüştürerek Kıbrıs’ta yaşananları tüm dünyanın görmesini amaçlıyor.
Hem Christou hem de Aristodemou, işgal sırasında kaybedilen insanların anısını yaşatmak için çaba gösteren Kıbrıslı Rumlar arasında yer alıyor. Onların hikâyeleri, adanın bölünmüşlüğünün yarattığı derin yaraların hâlâ kapanmadığını gösteriyor.
2 bin kişi hâlâ kayıp
Türk devletinin 20 Temmuz 1974’te başlattığı harekat yaklaşık 40 bin asker, zırhlı araçlar ve ağır silahlarla gerçekleştirildi. Operasyonun ikinci aşaması olan 14 Ağustos harekatıyla Türk birliklerinin Lefkoşa’ya girmesiyle süreç son buldu ve kalıcı bir bölünme dönemi başladı.
Saldırılarda binlerce kişi hayatını kaybetti, on binlerce kişi yaralandı ya da sakat kaldı. En az 200 bin kişi göçe zorlandı. İşgal sonrasında kaybolan insanların sayısına ilişkin kesin rakamlar bulunmasa da yaklaşık 2 bin kişinin akıbetinin hala bilinmediği belirtiliyor.
Gelecek nesillere miras
Aradan yarım asır geçmiş olmasına rağmen Kıbrıs halkı için bu süreç hâlâ “kanayan bir yara” olarak görülüyor. Kıbrıslı Vasos Christou da 1974 sürecinin en yakın tanıklarından biri. İşgal sırasında henüz 17 yaşındayken esir alındı ve Türkiye’ye götürüldü. Adana ve Amasya cezaevlerinde tutuldu, ağır işkencelere maruz kaldı.
Yaşadıklarını anlatan Christou, “1974’ün o kara yazını yaşamış biri olarak, o günlerde yaşadıklarımızı ne en büyük düşmanımın ne de gelecek nesillerin yaşamasını isterim” diyor. Christou, bu tanıklıkları gelecek nesiller için tarihsel bir hafıza olarak kayda geçirmek istediğini belirtiyor.
Tüm erkekler esir alındı
Girne’ye bağlı Bellapais (Beylerbeyi) köyünde doğan Christou, köyün 2 Ağustos 1974’te Türk birlikleri tarafından ele geçirilmesinin ardından yaşananları şöyle aktarıyor: “15 ila 55 yaş arasındaki tüm erkekler esir alındı. Kadınlar ve çocuklar köyün dışındaki küçük bir otele götürülerek kapatıldı. Bizi önce Ağırdağ’daki bir ağıla götürdüler ve 6 gün orada tuttular. Daha sonra Lefkoşa’daki Pavlides Garajı’na, oradan da bir gemiyle Mersin Limanı’na sevk edildik.”
Christou ve beraberindeki esirler daha sonra Türkiye’de farklı cezaevlerine dağıtıldı. Bir kısmı Adana’ya, bazıları Amasya’ya, bazıları ise Adıyaman’a gönderildi. Christou, 84 kişiyle birlikte esir alındığını belirterek şunları söylüyor: “Esir kamplarına götürüldüğümüzde Kızılhaç bizi kayda aldı. Yaklaşık 850 kişiydik. Daha sonra küçük gruplar halinde farklı cezaevlerine dağıtıldık. Kızılhaç kayıtlarına göre 2 bin 450 esir geri dönmeyi başardı; 3 bin 320’yi aşkın Kıbrıslı Türk ile takas edildi. Bugün hayatta olan esir sayısı ise 875 kişi.”
Türk askerleri esirleri infaz etti
Christou, Türkiye’de tutuldukları dönemi anlatırken duygulanarak şunları ifade ediyor: “Yakalanan birçok esir Türk askerleri tarafından infaz edildi. Cezaevlerinde ise insanlık dışı koşullarda tutulduk. Bize hayvanmışız gibi davranıyorlardı. Hakaret, dayak ve kötü muamele sürekliydi. Yemek yetersizdi, hijyen koşulları çok kötüydü. Çoğumuz yırtık elbiseler içinde, yalınayak geri döndük.”
Yaşananların psikolojik etkilerinin hala sürdüğünü belirten Christou, “Bugün bile acı çekiyoruz” diyor.
Maalesef unutulduk
Serbest kaldıktan sonra yeterli destek görmediklerini söyleyen Christou, “Serbest kaldıktan sonra maalesef unutulduk. Hiçbir psikolojik destek almadık daha sonra yaşayıp yaşamadığımızı dahi kimse sormadı” diyor.
Christou aynı zamanda Kıbrıs’ta kurulan “1974 Tutuklular Derneği”nin başkanı. Son yıllarda dernek aracılığıyla eski esirlerin tanıklıklarını kayıt altına aldıklarını, kitaplar yayımladıklarını ve belgeseller hazırladıklarını belirtiyor. Ayrıca okullarda, kışlalarda ve yurt dışında bilgilendirme çalışmaları yürüttüklerini ifade ediyor.
Mezar yerleri bilinmiyor
1974’te yaşananlar yalnızca esirlerin geri dönüşüyle sınırlı değil. Christou gibi bazıları hayatta kalmış olsa da o dönemden bu yana hala akıbeti bilinmeyen çok sayıda kayıp bulunuyor.
“Kayıplar meselesi insani bir sorundur. 1974 trajedisinin en acı yönlerinden biri budur” diyen Christou, kayıplara ilişkin bilgi verilmediğini ve toplu mezar yerlerinin açıklanmadığını söylüyor.
“Hiçbir savaşın kazananı yoktur, geriye yıkım, ölüm, kayıplar, mülteciler ve acı kalır” sözleriyle, yaşananların etkisine dikkat çekiyor.
Evini müzeye çevirdi
Kayıp yakınlarının mücadelesi yarım asırdır sürüyor. Bu mücadelenin sembol isimlerinden biri de Androulla Aristodemou. Aristodemou, “House of the Missing Persons” (Kayıp Kişiler Evi) adlı girişimi kurarak kayıpların hikayelerini görünür kılmayı amaçlıyor.
Evini bir hafıza mekanına dönüştüren Aristodemou, duvarları fotoğraflar, notlar, gazete küpürleri ve kayıplara ait eşyalarla kapladı. “Kayıp Kişiler” adını verdiği odada her fotoğrafın altına “1974 Türk işgali sırasında kayboldu” notunu düşüyor.
50 yıldır kayıplarını bekleyenler
Pitsilia bölgesindeki Kyperduna köyünde doğan Aristodemou, 50 yıldır sürdürdüğü mücadelesini şu sözlerle anlatıyor:
“Akrabalarımı kaybettim ve hâlâ akıbetlerini bilmiyorum. Hayatımı kayıpların bulunmasına adadım. Evimi bir müzeye dönüştürdüm ki tüm dünya bize neler yaşatıldığını görsün. Birçok aile 50 yıldır kayıplarının geri dönmesini bekliyor. Birçok insan sevdiklerine ne olduğunu öğrenemeden hayatını kaybetti.”
***
Kürdistan’a ve Kıbrıs’a özgürlük!
Aristodemou, benzer acıları yaşayan halklarla dayanışma içinde olduklarını belirterek, “Kürtlerin acısını ve öfkesini hissediyoruz. Mücadeleleri haklıdır. Kürtler kendileriyle gurur duymalı” dedi.
Kürt annelerinin yaşadığı acılarla kendi acıları arasında bağ kurduğunu ve onların yıllardır sürdürdüğü direnişi örnek aldıklarını ifade eden Aristodemou, şu mesajı veriyor:
“Acı çekseler bile, Türk ordusuna karşı kahramanca ve fedakarca savaşan çocuklarıyla gurur duysunlar. Cephede kaybettiğimiz evlatlarımız, özgürlük mücadelemizi sürdürmemiz için bize güç veriyor. Kahramanlarımız için ağlamıyoruz çünkü onlar tarih yazıyorlar. Kıbrıs halkı sizi seviyor ve mücadelenizi destekliyor.”
Son sözünün “Kürdistan’a ve Kıbrıs’a özgürlük” olduğunu belirten Aristodemou, Cumartesi Anneleri’nin mücadelesini selamladığını ve evinin kapısının her zaman Kürtlere açık olduğunu söylüyor.
***
6–7 Eylül pogromu başlangıç
Türk devletinin 20 Temmuz 1974’te Kıbrıs’a yönelik başlattığı harekat genellikle bu tarihle anılsa da, sürecin tarihsel arka planı 1950’li yıllara kadar uzanıyor. Pek çok araştırmacıya göre Kıbrıs’taki gelişmelerin başlangıcı, 1955 yılında İstanbul’da gerçekleşen 6–7 Eylül pogromuna kadar gidiyor.
Dönemin Özel Harp Dairesi Başkanı Sabri Yirmibeşoğlu’nun yıllar sonra yaptığı, “6–7 Eylül bir özel harp işiydi. Muhteşem bir örgütlenmeydi ve amacına ulaştı” açıklaması, olayların kendiliğinden gelişmediğine ve devlet politikalarıyla ilişkisine dair tartışmalarda sıkça referans gösteriliyor.
6-7 Eylül 1955’te İstanbul’da Rum, Ermeni ve Yahudiler başta olmak üzere gayrimüslimlere ait evler ve işyerleri yağmalandı. Olaylar sırasında çok sayıda kişi hayatını kaybetti, yüzlerce kadın cinsel saldırıya uğradı. Bu süreçte “Kıbrıs Türk’tür, Türk kalacaktır” sloganı yaygın biçimde kullanılmaya başlandı. Soğuk Savaş döneminde şekillenen bu söylem, Kıbrıs meselesinin siyasal çerçevesini belirleyen unsurlardan biri haline geldi. Bu yönüyle 1955 pogromu, 1974’e uzanan sürecin önemli dönemeçlerinden biri olarak değerlendiriliyor.