Çözüm süreçleri, Sisifos hikayesi
Hüseyin GEDİK yazdı —
- Çözüm adına yola çıkılıyor ama çözümsüzlükte ısrar ediliyor. Türk iktidarının, kendi iç barışını sağlamaya dönük söylemi ile emeli arasında dağlar kadar fark vardır.
HÜSEYİN GEDİK
Kürdistan Özgürlük Mücadelesinin en uzun süren barış ve demokratik çözüm sürecinin kritik eşiğine yaklaşmışken devletin adım atmaması nedeniyle kaygı ve kuşkular ilk günkü gibi duruyor. Çözüm sürecinin başlaması üzerinden 18 ay gibi bir süre geçmesine rağmen beklentileri karşılayacak somutlukta pratik bir gelişmeden bahsedilemez. Elde sadece umut var. Umut, ufuk çizgisi gibidir. Yaklaşmaya çalıştıkça uzaklaşan bir çizgidir.
PKK’nin çözüm arayışı, Mart 1993’te ilan ettiği tek taraflı ateşkesle başladı ve günümüze kadar da devam ediyor. Defalarca başlayan ve akabinde biten süreçler, bir döngü içinde kalarak yol alamadı. 1993 ateşkesinden günümüze çözüme dair çok şey yaşandı. Devlet ile dolaylı veya dolaysız ilişkiler kuruldu. Birçok yol ve yöntem denendi. Kalıcı barışa, köklü çözümler yerine her seferinde palyatif, siyasi çıkarlar elde etme temelinde yaklaşıldı. Kürt tarafı, barışa ve demokratik çözüme şans tanımak için üzerine düşeni fazlasıyla yerine getirdi. Taktiksel değil, stratejik yaklaşarak paradigmasal değişikliğe gitti. Birkaç kez silahları susturarak ateşkes yaptı. Tutuklanma ve yıllara varan cezalara rağmen Barış Gruplarını Türkiye’ye göndererek barışa kapı araladı. Devlet heyeti ile Oslo deneyimi ve sonrasında İmralı’da yüz yüze yapılan görüşmelerle uzun diyalog süreçleri yaşandı.
Zorunluluklardan çözüme
Türkiye, bölgedeki savaşta duyduğu endişeyle çözüme geldi. Bölgesel ve küresel gelişmeler nedeniyle devletin güvenliğini esas alan zorunluluktan kaynaklı 'iç cepheyi tahkim etme' adına yeni bir süreç başlattı. Devletin sağ kanadını temsil eden MHP lideri Devlet Bahçeli’nin beklenmedik çağrılarıyla yeniden başlayan çözüm görüşmeleri neticesinde PKK kendini feshetti ve sembolik de olsa bir gerilla grubu silahlarını yaktı. Örgüt geri dönülmez bir yola girerek iyi niyetini, samimiyetini ortaya koydu, çözüm zemini için eldeki bütün imkanlarını kullandı. Bütün bunları da pazarlık konusu yapmadı, karşılığı verilmeyen tek taraflı atılan adımlarla ilerletti.
Karşılık verilmedi
PKK’nin Kürt sorununa ilişkin barış ve çözüm girişimlerinin tümü, bir şekilde istenen karşılığı görmedi. Bütün süreçler devlet tarafından boşa çıkarıldı, tekrar başa dönüldü. Her seferinde başlayıp sonuç almaya doğru bir hava yaratılıyor ve sonra tekrardan başa dönülüyor. Her süreç, kendi içinde çok ciddi zorlukları barındırmasına rağmen hassasiyetine, barış gibi hayati bir kavramın hatırına her şey göze alınarak tavizler de verildi fakat sonuç alınamadı. Bütün girişimlerin sonuçsuz kalması bizlere mitolojideki Sisifos (Sisyphos) hikayesini anımsatıyor. Bölgede yaşanan savaşlardan dolayı ‘iç cepheyi tahkim etmek’ amacıyla Kürt-Türk barışını sağlama adına başlayan sürecin, barışın ruhuna uygun yürümediği artık sır değildir. Devlet kendi yükümlülüklerini yerine getirmede ayak diretmeye devam ediyor. ‘Terörsüz Türkiye’ tanımı bile barışı içeren bir söylem olmaktan uzaktır.
Çözümsüzlüğe terk
Çözüm adına yola çıkılıyor ama çözümsüzlükte ısrar ediliyor. Türk iktidarının, kendi iç barışını sağlamaya dönük söylemi ile emeli arasında dağlar kadar fark vardır. AKP'nin barış kavramıyla uyumlu olmayan icraatları, barışın muhtevasına da uygun değildir. Samimi olmadıklarına dair birçok gösterge mevcuttur. Kürt düşmanlığıyla 'iç cephenin tahkimi' birbirine zıt politikalardır.
Türkiye’nin Ortadoğu politikasının tamamen Kürt karşıtı olduğu biliniyor. Rojava kazanımlarının berhava olmasını sağlayanların başında Türkiye geliyor. Benzer düşmanca politikalar İran’da olası 'Kürt kartı' için de geçerlidir. Hal böyleyken Türkiye’de gerçekleştirilmek istenen iç barışın seyrini tahmin etmek zor olmayacaktır. Sürecin ruhuna uygun adım atmaması, güvensizlik oluşturmakla birlikte sonlandıracak emareler de beliriyor. Siyasi ve hukuki gereksinmelerin karşılanmaması; baş müzakereci sıfatıyla Önder Apo’nun koşullarının düzeltilmemesi sürecin boşa çıkacağına dair kaygıları arttırıyor.
Siyasi partilerin çoğu, toplumun kahir ekseriyeti barış sürecini sahipleniyor. AKP-MHP ittifakı ise barış gibi hayati konuyu kendi tekeline alıp siyasi çıkarlarına uygun politikaların malzemesi haline getiriyor. Süreci ağırdan alan, provokasyonlara ve sabote etmeye açık hale getiren bir taktik izliyor.
Demokrasisiz çözüm olmaz
Çözüm sürecini Suriye iç savaşı ve Rojava şartına, şimdi de İran savaşının sonuçlarına bağlayan bir mantığın amacı, barış değildir. Amacı gerçekten barış olsa CHP başta olmak üzere muhalefeti ortadan kaldırmaya yeltenmezdi. Hemen her gün yeni operasyonlarla muhalefeti yıldıran, yıpratan, hırpalayan durumda olmazdı. Çözüm kavramını amaç olmaktan çıkarıp araç haline getirdiler. Kendi kanunlarını, bağlayıcı AİHM kararlarını bile uygulamıyor. Figen Yüksekdağ, Selahattin Demirtaş, Bekir Kaya, Osman Kavala, Can Atalay gibi rehin tutulan birçok siyasi tutsak ile hasta tutsakların bırakılmaması, infaz yakmalar, kayyumlar ve daha birçok uygulama, barışa, demokrasiye, hak ve özgürlüklere tezatlık teşkil ediyor. Demokrasinin olmadığı yerde barış ve çözüm gerçekten mümkün mü?
AKP-MHP ikilisinin çözüm konusunda iyi polis-kötü polis gibi rol dağılımı olsa da bize Sisifos hikayesini anımsatsa da her şeye rağmen barışa ve demokrasiye olan inanç ve ihtiyaçla toplumsal barışı, demokratik toplumu inadına savunmanın dışında başka bir seçenek yoktur.
