Siyaset bilimci Murat Özbank ile CHP’ye yapılan operasyonları, bu operasyonların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkilerini konuştuk...
- Mutlak butlan kararı, gerçekten de darbe niteliği taşıyan bir müdahale olarak okunabilir. Yargı bağımsızlığının yoğun biçimde tartışma konusu olduğu, yargının siyasallaştığı bir ortamda, bunun mahkeme kararıyla yapılmış olması, bu müdahaleyi meşrulaştırmıyor.
- CHP'ye müdahale eden bir iktidarın, yarın Kürt siyasal hareketinin demokratik siyaset hakkını güvence altına alıp almayacağı sorusu ortaya çıkıyor. Bu nedenle CHP’ye yönelik müdahaleler yalnızca muhalefeti değil, çözüm sürecinin inandırıcılığını da etkiliyor. İki süreç birbirinden bağımsız değil.
- Türkiye çok ağır bir demokratik krizden geçiyor ve ciddi bir baskı altında. Ancak buna rağmen sahada bu krizi aşabilecek bir siyasal hareketlilik de var. Hem CHP’nin hem de Kürt siyasal hareketinin demokrasi ve demokratikleşme yönündeki talepleri, bu açıdan umut verici bir zemin oluşturuyor.
ERDOĞAN ALAYUMAT/İSTANBUL
AKP’nin, CHP’nin 31 Mart 2024 yerel seçimlerinde birinci parti olarak çıkmasının ardından partiye ve belediyelerine yönelik yargı eliyle yürüttüğü operasyonlar ve eski genel başkan Kemal Kılıçdaroğlu’nu ‘mutlak butlan’ kararıyla göreve getirmesi, CHP’yi fiilen kapanma noktasına getirdi. CHP’nin seçilmiş Genel Başkanı Özgür Özel ise, Kılıçdaroğlu’nun yakın zamanda kurultay yapılmasını kabul etmemesi halinde yeni bir parti kurma seçeneğini de masada tutuyor. CHP’ye yapılan operasyonları, bu operasyonların Barış ve Demokratik Toplum Süreci’ne etkilerini siyaset bilimci Murat Özbank ile konuştuk.
CHP Grup Toplantısı Salı günü seçilmiş Genel Başkan Özgür Özel başkanlığında yapıldı. Tablo, parti örgütü ve milletvekillerinin büyük ölçüde Özel’in arkasında durduğunu gösterdi. Sizce bu tablo demokrasi, seçilmiş irade ve siyasal temsil açısından ne ifade ediyor?
Mutlak butlan kararı, gerçekten de darbe niteliği taşıyan bir müdahale olarak okunabilir. Yargı bağımsızlığının yoğun biçimde tartışma konusu olduğu, yargının siyasallaştığı bir ortamda, bunun mahkeme kararıyla yapılmış olması, bu müdahaleyi meşrulaştırmıyor. Sonuçta siyaset alanına siyaset dışından bir müdahale var. Bir partinin iç işleyişinin doğrudan dışarıdan şekillendirilmeye çalışıldığını görüyoruz. Ancak bana göre bu hamle ters de tepmiş görünüyor. Kararın açıklanmasından bu yana Özgür Özel’in her çıkışı, parti örgütünün, tabanın ve seçmenin desteğini gösteren bir güç gösterisine dönüştü. Bunu yalnızca CHP içi bir mesele olarak görmek yanlış. Yaşananlar, Türkiye’de demokrasiyle ilgili bir mesele ve bir rejim tartışmasına dönüşmüş durumda. Bu açıdan seçilmiş CHP yönetiminin ve muhalif kamuoyunun verdiği tepki genel olarak doğru ve haklı. Salı günkü grup toplantısı da bu çerçevede güçlü bir siyasi gövde gösterisiydi.
Özgür Özel’in grup konuşmasında mücadele ve direniş vurgusu öne çıkarken, Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik daha uzlaşmacı bir dil kullandığını söyleyebilir miyiz? Sizce Özel bu konuşmayla parti içine ve kamuoyuna nasıl bir mesaj vermek istedi?
Aslına bakarsanız, Özgür Özel’in Salı günkü tutumunu Kemal Kılıçdaroğlu’na yönelik bir yumuşama olarak okumuyorum. Daha önce Güven Park’ta ve İzmir’de de “Hain Kemal” sloganlarının yerine “İktidar” sloganı atılmasını istemişti. Grup toplantısında salondan yükselen sloganlara müdahale ederken de Özel’in yapmaya çalıştığı şey, Kılıçdaroğlu’na yönelik öfkeyi asıl hedef olarak gördüğü siyasi iradeye yönlendirmekti. Çünkü bu süreçte asıl belirleyici aktör Kılıçdaroğlu değil. O daha çok kullanılan bir figür konumunda. Asıl görülmesi gereken ise bu figürü kullanan siyasi güç.
Bu nedenle Özel, parti içine yönelik “Hain Kemal” sloganlarının yerine, rejim sorununu öne çıkaran ve iktidarı hedef alan bir siyasal söylem kurmaya çalışıyor. Yani Kılıçdaroğlu’nu korumaya çalışmıyor; tam tersine, Salı günkü konuşmasında o cepheye yönelik eleştirilerini daha da sertleştirdi ve yaşanan sürece ilişkin itirazlarını tek tek sıraladı. Bu açıdan konuşmayı, Kılıçdaroğlu’nu rahatlatan değil, onu daha zor bir siyasi konumda bırakan bir konuşma olarak okuyorum. Dolayısıyla burada bir yumuşamadan çok, siyasi mücadelenin yönünü belirleme çabası var. Özel’in vermek istediği mesaj, sorunun kaynağının yalnızca Kemal Kılıçdaroğlu olmadığı, asıl mücadele edilmesi gereken adresin bu sürecin arkasındaki siyasi irade olduğu yönünde. Asıl hedef partiyi yeniden ele geçirmek değil, Türkiye’de demokrasiye vurulan darbenin karşısında durmak.
Cumhurbaşkanı Tayip Erdoğan, mutlak butlan tartışmalarına ilişkin “CHP’nin iç meseleleri bizi ilgilendirmez” dedi. Ancak birçok kesim yaşananları yalnızca CHP’ye değil, demokrasiye yönelik bir müdahale olarak görüyor. Bu mesele CHP’nin sınırlarını aşan sonuçlar doğurur mu?
Bu sürecin yalnızca CHP’nin iç meselesi olarak görülmemesi gerektiğini belirtmiştim. Ortada demokrasiye vurulan bir darbe var ve bunu bu çerçevede değerlendirmek gerekir. Türkiye’de halkın siyasal süreçler üzerindeki etkisinin giderek azaldığı, karar alma mekanizmalarının ise daha merkezi hale geldiği otoriter bir rejimin inşa süreci yaşanıyor. CHP’ye yönelik hamleler de bunun önemli parçalarından. Kürt siyasal hareketi, Türkiye’de siyasi baskıların ve parti kapatma süreçlerinin ne anlama geldiğini en iyi bilen geleneklerden biri. Dolayısıyla bugün yaşananlara yabancı değiller. Nitekim DEM Parti’nin ve Kürt siyasal hareketinin CHP’ye yönelik bu hamlelerden memnun olmadığını da görüyoruz. Bunu açıkça ifade ediyorlar. Abdullah Öcalan’ın açıklamalarında da demokrasi vurgusu vardı. DEM Parti yönetiminin Özgür Özel’i ziyaret etmesi ve Tuncer Bakırhan’ın son DEM Parti grup toplantısında söyledikleri de bu konudaki hassasiyeti açıkça ortaya koyuyor.
Öte yandan devam eden bir çözüm ve müzakere süreci de var. Bu süreçte silahsızlanma konusunda Öcalan’ın rolü ve PKK’nin açıklamalarıyla yeni bir aşamaya geçildi. Böyle hassas bir ortamda bazı eleştirilerin daha temkinli, biraz daha kısık bir sesle dile getirildiğini düşünüyorum. Bu, müzakere sürecini koruma, müzakere masasını devirmeme kaygısıyla ilişkili bir tercihe benziyor. Bununla birlikte CHP’ye yönelik bu müdahalelere karşı daha güçlü bir tepki verilmesinin, süreci kesintiye mi uğratacağı, yoksa orta vadede daha sağlam bir demokratik zemine mi oturtacağı sorusunun da enine boyuna düşünülmesi gerekir.
Bir yandan barış ve demokratikleşmeden söz edilirken, diğer yandan muhalefet üzerindeki baskılar nasıl okunmalı?
Ben bu iki sürecin birbiriyle çeliştiğini düşünüyorum. 19 Mart’tan bu yana CHP’ye yönelik yürütülen baskı politikaları ile Kürt sorunu bağlamındaki çözüm süreci Türkiye’yi iki farklı yöne çekiyor. Bir tarafta muhalefeti zayıflatmaya ve siyasal alanı daraltmaya dönük daha otoriter bir yönelim var; diğer tarafta ise doğası gereği demokratikleşmeyi, hak ve özgürlüklerin genişlemesini gerektiren bir çözüm süreci bulunuyor. Türkiye’nin aynı anda bu iki yönde ilerlemesi mümkün değil. Bugün gelinen noktada “negatif barış” yani çatışmasızlık aşamasında bir tıkanıklık yaşandığını görüyorum. Kürt siyasal hareketi açısından silahlı çatışma döneminin sona erdiği ve bundan sonrasının demokratik siyaset zemini olduğu yönünde güçlü bir netlik var. Ancak devletin bu süreci ilerletecek adımları henüz atmadığını görüyoruz. Temel sorun şu: Çatışmasızlığın kalıcı hale gelmesi için demokratik siyasetin önünün açılması gerekiyor. Silahlı çatışma döneminin kapandığı bir yerde, insanların demokratik siyaset yapabileceklerine inanması gerekir. Ancak böyle bir demokratik alanın oluşması iktidar, özellikle de Erdoğan açısından kısa vadeli siyasi maliyetler doğuruyor; toplumsal destek kaybı ve yeni siyasal denge riskleri gibi.
Bu nedenle CHP’ye yönelik baskılarla çözüm sürecini tamamen ayrı görmek zor. Hatta iktidar, çözüm sürecinde atacağı adımların yaratacağı siyasi maliyetleri dengelemek için CHP üzerindeki baskıyı artırmış bile olabilir. İlk aşamada, mutlak butlan sonrasında çözüm sürecinde yeni adımlar gelebileceğini düşünmüştüm. Ancak CHP’nin güçlü yanıtı ve oluşan birlik görüntüsü bu hesabın da pek tutmadığını gösterdi. Öte yandan bu durum Kürt seçmen açısından da bir güven sorunu yaratıyor. CHP gibi köklü bir partinin siyasal alanına müdahale eden bir iktidarın, yarın Kürt siyasal hareketinin demokratik siyaset hakkını güvence altına alıp almayacağı sorusu ortaya çıkıyor. Bu nedenle CHP’ye yönelik müdahaleler yalnızca muhalefeti değil, çözüm sürecinin inandırıcılığını da etkiliyor. İki süreç birbirinden bağımsız değil, birbirini doğrudan etkiliyor.
Bu yaşananlar çözüm sürecinin toplumsallaşmasını nasıl etkiler?
Ben bu haliyle toplumsallaşmasının mümkün olmadığını düşünüyorum. Hangi siyasi kimlikten olursa olsun, insanlar böyle bir baskı ortamında demokratik bir alan açılacağına inanmaz. Kürt seçmen de, Türk seçmen de, milliyetçi seçmen de buna ikna olmaz. Bu nedenle bu şekilde bir sürecin toplumsal karşılık üretmesi çok zor. Burada önce “iktidar” dediğimiz yapıyı doğru anlamak gerekiyor. İktidarı tek parça, homojen bir yapı olarak görmüyorum; farklı önceliklere ve çıkar hesaplarına sahip aktörlerin oluşturduğu zorunlu bir koalisyon söz konusu. Bu, AKP-MHP ittifakını da içeren, ama ondan ibaret olmayan, siyasi ve bürokratik bileşenlerden oluşmuş bir yapı. Erdoğan bu yapının sahibi değil, önemli bir bileşeni ve kendi siyasi geleceğini önceleyen bir pozisyondan hareket ediyor. Gücünü de artık toplumsal tabandaki desteğinden çok, bu yapı içindeki farklı çıkar odakları arasındaki çekişmelerde nihai arabuluculuk yapabilmesinden ve bunu yaparken kendi siyasi çıkarlarını gözetebilmesinden alıyor.
Bu koalisyon içinde sürecin Türkiye’nin çıkarına olduğunu düşünen aktörler de var, uzun süredir var olan dışlayıcı milliyetçi refleksleri taşıyan kesimler de. Velhasıl iktidar dediğimiz şey dışarıdan göründüğü gibi yekpare bir irade değil; içeride sürekli pazarlıkların, gerilimlerin ve çekişmelerin yaşandığı bir yapı. Bu çerçevede Erdoğan’ın önceliği kendi siyasi konumunu korumak ve içinde merkezi rol oynadığı iktidar düzeninin geleceğini güvence altına almak. Bir dönem daha seçilmek ve kim bilir, belki kendi seçeceği halefine iktidarı düzenli ve güvenli bir şekilde devretmek. Sonuç olarak, böyle bir baskı ortamında bu sürecin toplumsallaşması mümkün değil. Bu nedenle muhalefetin ve Kürt siyasal hareketinin pozisyonu kritik. Demokratik tutumun ne kadar net ve kararlı ortaya konacağı, sürecin ve dolayısıyla Türkiye’de demokrasinin geleceğini belirleyecek temel unsurlardan biri olacak.
CHP’deki son durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?
19 Mart sürecinden bu yana atılan her adımın CHP’yi zayıflatacağı, böleceği ve parçalayacağı düşünülüyordu. Ancak her seferinde tam tersi bir sonuç ortaya çıktı. Bunun temel nedeni, Özgür Özel yönetiminin geri adım atmayan, mücadeleyi sürdüren bir çizgi izlemesi oldu. Bu tutum CHP’yi her seferinde biraz daha büyüttü ve konsolide etti. Ben CHP’deki bu dönüşümün Türkiye’nin demokratikleşmesi açısından olumlu olduğunu düşünenlerdenim.
CHP’ye yönelik müdahaleler ve genel demokrasi krizini birlikte düşündüğümüzde, Türkiye’yi önümüzdeki dönemde nasıl bir tablo bekliyor?
Ben umudun partisindenim diyebilirim. Türkiye çok ağır bir demokratik krizden geçiyor ve ciddi bir baskı altında. Ancak buna rağmen sahada bu krizi aşabilecek bir siyasal hareketlilik de var. Hem CHP’nin hem de Kürt siyasal hareketinin demokrasi ve demokratikleşme yönündeki talepleri, bu açıdan umut verici bir zemin oluşturuyor. Özellikle çatışmasızlık sürecinin kalıcı bir siyasal sonuca dönüşebilmesi için bunun mutlaka demokratikleşme perspektifiyle desteklenmesi gerekiyor. Evet, kriz derin ve ağır. Ama Türkiye’de bu krizi aşma potansiyeli de mevcut. Eğer demokrasi aktörleri ortak bir zeminde buluşur ve bu zemini birlikte büyütebilirse, Türkiye’nin geleceğine dair daha demokratik bir ihtimal ortaya çıkabilir. Bugün dünyada demokrasiler genel olarak gerilerken, Türkiye doğru bir siyasal yönelimle önümüzdeki yıllarda bölgede, hatta daha geniş ölçekte, istisnai demokratik örneklerden biri haline gelebilir. Bu kesin bir öngörü değil elbette ama gerçek bir ihtimal. Bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğini ise zaman içinde hep birlikte göreceğiz.