• Heval Fuat’ı yad edip, hakikat ocağında bağdaş kurup ona saygıda kusur etmeden, onu can kulağıyla dinleyeceğim. Aslında hayatımda yaşanmış ve öyle çok da hatırlanan bir kardeşlik bağı da söz konusu olmadı. Aynı düşü, sevdayı ve ortak bir yüreği taşıyanlar hep ortaktırlar, birliktedirler ve onlar için ayrılık yoktur.
  • Anlamın ve hissin yarattığı insan haliyle doğrudan Heval Fuat’a hitap etmek isterim. Sen akışın sevinci, ruhu ve anlamın dile getirmiş gerçeğiydin. Sen bize çağlayabilen bir pınardın. Bir gün uzun bir yol yürüyüşünde sen de kendi yıldızını buldun. Karanlık dağılmaya başladı. Sen kutsanmış diyarların çocuğuydun.
  • Cennetimizin tohumları senin ruhundaydı. Tarih, doğduğun zamanın içinde saklı bir inciydi. Sen kayıp bir tarihin ruhu ve yüreğiydin. Yüreğin kendi akacağı suyun yolunu bulmuştu. Hakikat evrensel kardeşliğimizin ve özgürlük aşkının diliydi. Tanrı yüzbinlerce yıl boyunca bir Dorr’un (incinin) içindeydi ve yaşamı gizliydi.

 

“Aynı yalınlıkta ölmek isterim

Kırda bir çiçek gibi sakin, gösterişsiz

Mum yerine yıldızlar parlasın üstümde

Yeryüzü uzansın altımda, sessiz

Ben aydınlık ve özgürlük delisiyim

Varsın hainleri gizlesinler soğuk bir taş altında

Dürüstçe yaşadım ben, karşılığında

Yüzüm doğan güneşe dönük öleceğim”

Jose Marti

 

HAYATİ DENİZ KAYTAN*

Tutsaklığımın yirmi dördüncü yılına doğru akıyor zaman. Dışarda ve içerde kastik katilin bütün kuşatmalarına rağmen, içerde de ışığın ulaştığı her yerde olduğu gibi yaşama umut tohumu olmaya çalışıyoruz. Karanlığın hükmü kırılacak elbet. Zincirler kırılacak, kelepçeler çözülecek, bu kapılar açılacak ve bizler özlememiz, sevdamız bildiğimiz düşlerimizin mekanı olan anayurdumuz Kürdistan’a döneceğiz... Dilsizlik… “Ses duvarını aşan uçaklardan söz ederiz, ama trajedide söz konusu olan sessizlik duvarıdır.” Kanıksatılmış, kanıksanmış sessizlik, öğretilmiş sessizlik. Sessizlik ontolojisinin tüm toplumsal halleri… Ve 1973’ün bir Newroz gününde Çubuk’un yüzü okşayan hoş kokulu ağaçlarının gölgesinde; her şeyi büyülü tek bir cümleyle yeniden başladı varlık hikayemiz. Ali Haydar Kaytan ve Rıza Altun arkadaşlar bu hikayenin başından beri en bilinen öncülerindendiler...

50 yıllık dolu dolu yaşam

Geçen yıl tarihi 12. PKK Kongresi’nin sonuç bildirgesinde Ali Haydar Kaytan (Fuat) arkadaşın 3 Temmuz 2018 tarihinde; Rıza Altun arkadaşımızın 25 Eylül 2019 tarihinde şehit düştüğü bilgisi paylaşılmıştı. Tarihi 12. PKK Kongresi Fuat yoldaşın “Önderliğe bağlılık, Hakikat ve Kutsal Yaşam” sembolü, Rıza yoldaşı ise “Özgürlük Yoldaşlığı” sembolleri olarak kabul etmişti. 12. Kongre onlara atfedilmişti. Önder Apo, daimi yol göstericilerimiz olan Fuat ve Rıza arkadaşların “ulusal varlık ve demokratik komünalite mücadelesindeki yerlerine dikkat çekerek; yeni dönem paradigmasının inşasında ve yorumlanmasında esin kaynağı olacaklarını belirtmişti. Geçen yıl şehadet bilgileri açıklandığında, ruhumda birkaç yılın birikmiş, olgunlaşmış ve hüznün imbiğinden damıtılmış anıları vardı. Bunları paylaşmalı, ahd-ı derin ama çok derin vefayı, demokratik komünalite toplumsallığımızla ortaklaştırabilmeliydim.

Gazetelerde, basında yer bulan Fuat ve Rıza arkadaşların resimlerinin, PKK 12. Kongresi’nin yapıldığı mekan duvarlarına asılmaları ne çok şey anlatıyordu! 50 yıllık dolu dolu yaşam…

O yaşama sığdırılan nice anılar, nice yücelikler… İlk adımın özneleriydiler. “Dünyanın kabuğunu çatlatan” ilk sözü söylemişlerdi. “Taşta gülü bitirmek” inancının mensubuydular. Düş ile gerçeğin patikalarında yürüyen o ilk hakikat aşıklarını düşündüm. Omuzlarında taşıdıkları heybelerin de en sadesinden bir avuç söz, rafine edilmiş düşünceler ve sevgi vardı. Heval Fuat, yıllar önce İncil’den örnekler vermiş “başlangıçta söz vardı” dibacesini anlatmıştı. Söz neydi, gücünü nereden alıyordu? Sözün ele ayağa düşmediği zamanların duruşu nasıl bir duruştu? Sonra “Ekinci ve Tohum” hikayesini anlatmıştı. Bu idrak gücü olanlar için Önderlik gerçekliğinin modern anlatısıydı.

Ayrılığa inanmam

Ben de sözün büyülü gücüne dayanarak bu satırları yazmaya çalışacağım. Heval Fuat’ı yad edip, hakikat ocağında bağdaş kurup ona saygıda kusur etmeden, onu can kulağıyla dinleyeceğim. Aslında hayatımda yaşanmış ve öyle çok da hatırlanan bir kardeşlik bağı da söz konusu olmadı. Benim çocukluğumun hatırlayışında “yedi kardeşin en büyüğü” olarak bir “ayrılıktı” o. Fiziki anlamda elbet. Yoksa ben hiçbir zaman ayrılığa inanmadım. Aynı düşü, sevdayı ve ortak bir yüreği taşıyanlar hep ortaktırlar, birliktedirler ve onlar için ayrılık yoktur. Yıllar önce Avrupa’da reklam panosunda bir sinema filminin çok etkileyici bir fotoğrafını görmüştüm. Savaş enkazının ortasında bir askerin belli belirsiz suretiydi. Altındaki yazıyı yanımdaki arkadaşıma tercüme ettirmiştim. “Onun artık yaşamak için hiçbir gerekçesi yok! Ama savaşmak için gerekçesi çok” deniliyormuş. Ben ise şunu diyorum: “Benim artık hem yaşamak, hem de mücadele etmek için gerekçem çok. Yüreğimizin dervişi olan Heval Fuat birine bir şey yazarken tekil bir yaklaşım içinde olmazdı. Ruhu komünal olmayı çocukluğunda öğrenmişti. Bir canına şöyle yazmıştı: “Sakın gözlerinin ışığı sönmesin, cehennemin ortasında da olsan, karanlık ortamlar gözlerinin ışığıyla aydınlansın. Yaşama sevincin azalmak bir yana, daha da artsın. Bunu vasiyetim olarak anla.”

Bununla ardında kalanlara yaşamın doğrultusunu çiziyordu. Bizler için ise heval olmanın gereklerini anlatıyordu.

Önderliğe bağlılığın sembolüydün

Anlamın ve hissin yarattığı insan haliyle doğrudan Heval Fuat’a hitap etmek isterim. Sen akışın sevinci, ruhu ve anlamın dile getirmiş gerçeğiydin. Sen bize çağlayabilen bir pınardın. Hatırlıyor musun birlikte akademide Önderliğin huzurundaydık. Önderlik sana “sen hep Dêrsim’e gitmek için uğraştın, Dêrsim’e gidip orada ölmek istedin. Ama ben Dêrsim’e gitmene izin vermedim, seni yaşattım” demişti. Sen suskun kalmıştın. Önderliğe bağlılığınla, hakikatin ve kutsal yaşamın sembolü olacağın hakikat yoluna düşmeden önce, hayat hikayeni yüzeysel de olsa biliyordum. Önderlikle yaşam yolculuğunuz ne çok benziyordu birbirine! Tertelenin acısına ve annemin dinmeyen ağıtlarıyla doğmuştun. Köyümüzün ağıtlarından yola çıkıp yakın köy olan Hakis’te bir Ermeni annenin yanında okula başlamıştın. Annemin kanayan yüreğinin masallarının ardından, o Ermeni ana da sana Giron’un masallarını anlatmıştır. Ruhunda fazlasıyla soru biriktirdiğini biliyorum. Hakis’ten sonra Erzurum yatılıya yolun düşmüştü. Çocukluğunda öğrendiğin her şeye karşın senin de hayatla sorunun vardı. Sorularına cevap arayacak, hayat ile hesaplaşacaktın. Bir Alevi olsan da Erzurum’da dine yöneldin, namaz kılmaya başladın. Arayışını söze döktün, öyküler yazıp ödüller aldın.

Kendi yıldızını buldun

Sen köyümüzün kadınlarının göz bebeğiydin. Sen geldiğinde seni soru yağmuruna tutarlardı. Gözlerini kadınların gözlerinden kopardığında kızıyorlardı sana. Doğallığını yaralamıştı kent ve onun dünyası. Sen de Önderlik gibi İstanbul Hukuk’a gitmiştin. Arayışına yanıt olamadığını gördüğünde Ankara’ya Siyasal’a geçmek istedin. Ankara’da aynı sıraları paylaşmaya başlamıştın. Sen sendeki karanlığa son verecek bir yıldız arıyordun. O yıldızı Ankara’da buldun. Bir gün uzun bir yol yürüyüşünde sen de kendi yıldızını buldun. Karanlık dağılmaya başladı. Sen kutsanmış diyarların çocuğuydun. Işığı bulduğunda o ışığı artık yitirmemen gerektiğini bildin. Hemen yörüngesindeki yerini aldın ve en yakın gezegen oldun. Ondandır ki sende de varlık kazandı hayat. Artık kıblen “Anlamın ve Hissin Yaşattığı İnsan”dı. Sen  “bizler çağdaş havarileriz” diyordun. İsa bir keresinde onlara şöyle demişti: “Her şeyi ardınızda bırakın! Evlerinizi, balıkçı ağlarınızı, tarlalarınızı ve de çocuklarınızı… Kuşağınıza altın, gümüş ya da bakır para koymayın. Yolculuk için ne torba ne yedek mintan, ne çarık ne de değnek alın. Çünkü işçi yiyeceğini hak eder…” O vakitler bir elin parmak sayısı kadardınız. Dünyanın en ağır yükünü sırtlamıştınız. Sofranızda iki zeytin tanesi, bir parça kuru ekmek vardı. “Bir lokma, bir hırka” sizler için bir yaşam felsefesiydi. Şimdilerde gafiller için ise bir retorik!

Annem hep seninleydi

Çocukluğumda sen annem için ilk ayrılık olmaya başladığında her günün sabahına ağıtlar ile uyanıyordum. Annem hep seni özlüyordu. Ayrılığın, onu kendi çocukluğuna döndürüyordu. Tertelenin yaşandığı an’a. Sürgün yolculuğuna çıkarken kaç gün yürümüşlerdi hatırlamaya çalışıyordu. Yakılan evlerinden ormana kaçıp uzaklarda bir mağaraya sığındıktan günler sonra “Artık kimse öldürülmeyecek sürgüne gönderilecek yaşayanlar” denildiğinde inanmamıştı. Annem için sürgün “ölümden ölüm beğen” anlamı taşımıştı. Sürgüne götürüleceklerin başındaki adam, anneme bir parça ekmek uzatıyor, almıyor ekmeği. Bir kadının arkasına saklanıyor. Orada ölümü taşıyanların rengini tanıyor. Hayatı yeni yeni öğreniyor 7-8 yaşlarında. Çocuklar için sürgün ölümün de ötesi. Hayatının hiçbir kesitini unutmuyor. Seni çok özlüyordu annem. Sen onun umudu, yaşamın yeniden canlandığı evreni ve geleceğiydin. Her sabahın güneşinde dua ederken topladığı ışığı kendi sevgisiyle yoğurup-yıkayıp sana içirmişti. Tarihin tüm ağırlığını senin omuzlarına yüklemişti. Annemin sabah yıldızıydın. O nedenle senin hayatına dair aldığın her kararda seninleydi. Sen tarihin önüne koyduğu yolda onurla yürüyeceğini biliyordun. Mıntıka-i memnunun çocuğuydun. Köyünü, çocukluğunu çepeçevre saran dağların zirvesini, o zirvelerin büyüleyiciliğini hissettin. Yaşam kavramını düşünce ve yürekte yakaladığında doğduğun diyarlar bir cennet parçası iken, neden insanların cehennem azabı yaşadığı bir yere dönüştüğünü sorgulamıştın.

Öyle ya “Nasıl Yaşamalı?” sız bir yolun yolcunun ne manası olabilirdi ki…

Umudun ışığıydın

Ana yurdunu sevdin, ona sevdalandın. Kutsallarımız sana aşka adanmış bir yürek vermişlerdi. Karanlığın, yangınların, tertelenin sancısının ertesinde, sürgün dönüşü yakılmış köyünde yeni bir umut olarak doğdun. Umudun ışığıydın. Köydeki yaşamına klan yaşamı demiştin. Doğanın yüreğinden ana kadının klanından şehre gittiğinde, yabancı bir dünya vardı. Uçurumların ayırdığı dünyaların farkını anlamaya çalışıyordun. Ağıtlar neyi anlatıyordu? Hayat, durmaksızın senin için cevaplanması gereken sorular biriktirirken, yüreğini en çok da klanımızın kadınlarına cevap olamamanın acısı yakıyordu.

Ve madem ki ışık siliyordu tüm karanlıkları, hayatı tüm hücrelerine kadar bilmek gerekiyordu. Sadece görünen değil, görünmeyeni de bilmeliydin. Minevra’nın bilge baykuşu da alacakaranlıkta uçmayı tercih etmemiş miydi?

Babam, tepeden tırnağa devam eden bir tertelenin sürgün acısıydı. Ruhumuzu arındırıp doğaya verdikleri için, her hasat sonrası doğaya teşekkür eder ve ona adak sunmaya giderdi. Buyere Gölü ziyaretinin yolunda Keşiş’in üstündeki patikanın yanı başında dedem vurulmuştu. Babam soykırıma uğramanın öfkesi ile doluydu. Soykırımla hesaplaşmak istiyor ama bir yol da bulamıyordu. Soykırım, hakikati mezara gömmüştü. Karanlığın tanrılarına isyan, bir farzdı klanımızın lisanında. İnsandan çok topraklarımızın ruhu kanamıştı. Tüm ağıtlarımızı toprak dinliyordu. Ondandır ki bizim zamanımızda en büyük acıyı topraklarımız yaşamıştı. Munzur’un iniltilerini unutabilir miyiz? O ırmağa kendini uçurumlardan atan kız kardeşlerimizin ardından, elini dağlara veren Kürt’ün gelininin bıraktıklarını… Dahası, kirvelerimiz olan Ermeni kavmi ile aynı toprağı, ölümleri ve tarihi paylaşıyorduk. Tanrılar Giron’un kavmini istediğinde, “Biz kirvelerimizi ölüme vermeyiz” demiş, onları korumuşlardı.

Sen kayıp bir tarihin ruhuydun

Cennetimizin tohumları senin ruhundaydı. Tarih, doğduğun zamanın içinde saklı bir inciydi. Sen kayıp bir tarihin ruhu ve yüreğiydin. Yüreğin kendi akacağı suyun yolunu bulmuştu. Hakikat, evrensel kardeşliğimizin ve özgürlük aşkının diliydi. Tanrı yüzbinlerce yıl boyunca bir Dorr’un (incinin) içindeydi ve yaşamı gizliydi. Bu devr-i alemde kendi tarihimizin sırrını bilmeliydik. Ardına düştüğün hakikat seni başlangıca götürüyordu. Yaşadığın zamandan ve mekandan koparken kendi köklerinin ardına düşecektin. “Tarihin başlangıcında gizli olan” hakikatimizi çözebildiğimizde, varlığın birliği de gerçek olur. Tanrının insanda olduğunu, incinin senin kendi yüreğinde olduğunu bildiğinde sırrı bildin. Yürütmek için ışından bir yol açıldığında “Ardımdan gelin” çağrısı da evrensel bir çağrı oldu. Ama çarmıhınızı da sırtlamıştınız. Sırtı büken bir yük değil, arınmanın ve adanmanın imgesiydi çarmıh. Öyle birden insan başlangıca ulaşamazdı elbet… Her şeyi insan kendi elleriyle, tırnaklarıyla kazıyıp kazanmalıydı ki, hakikate olan hürmette kusur etmesin.

"Onurlu ölmek"

Ben de taşıdığın yüreğe çocukluğumda sevdalanmıştım. Sizler çocukluğumun ilahlarıydınız, demiştim. “Onurlu ölmek” diye bir metafor vardı. Bu onurlu yaşam çok uzun olmayabilir ama kendinin haini olmaktan iyidir. Babamı bir sürgünde, başı kucağımda yitirdiğimde, benden pek çok şey öldü. Artık sana açılan bir kapı bulmalıydım. Benim yaşamımın yolları sana açılıyordu. Zamanın ve mekanın sınırlarının dışına çıkabilen yegane varlığın insan olduğunu söylemiştin. Önder Apo’nun dediği gibi, “Bulunduğum çağdan ve zamandan ne kadar koparsan bütün çağların ve zamanların içine o kadar açılabilirsin.”

Özgürlük, zamanın ve mekanın tüm kısıtlayıcı ve sınırlarından bağlarından kopmakla başlar. Yoksa varlığın kaderidir. “İnsanın bir karşı yazgı olması zamanın ve uzayın dışına uzanabilen biricik varlık olmasıyla bağlantılıdır” demiştin yine. Bu mekanlarda kaç kez yüreğim kanadı hatırlamıyorum.

Bazen sadece yüreğimden ve onun yaralarından akan kanı durdurabiliyorum ancak. Acıya ve zorluklara dayanacak bir enerji kaynağı bulmaya çalışıyorum. “Değerli metaller” değil aradıklarım. Biz, insan denen varlığın güç sınırlarını genişlettik. Genişletmediysek bile, uygarlığın atıl bıraktığı kapasitelerini önemli oranda aktifleştirdik. Yaşam denilen şey, uygarlıkla birlikte hastalandı. Kapitalizmde öldü veya komalıktır. İşte biz, sanki komalık ve hatta ölü halimizden uyanıp ya da dirilip bir zamanlar sağlıklı olan halimizi hatırlayan durumdayız. Bu kendini hatırlama durumu bile, potansiyelimizde atıl olan kapasiteyi aktifleştiriyor, müthiş güçlü kılıyor.”

Sende bedenleşen hakikat aşkı

Seninle en son bir kabus gibi hepimizin üzerine çöken Şubat karasının hemen ertesinde vedasız ayrılmıştık. Suskundun, senin suskunluğun başkaydı. Şems’ini yitiren Mevlana’ydın ve bu kez ben büyük korkularla uzak bir mekana gidiyordum. O karanlığın ruh halinde “Bir daha dönecek miyim ve döndüğümde kimler olmayacak” korkusu kabusum olacaktı. Öyle oldu, dönemedim. Döneceğim ama pek çok sevdiğimi göremeyeceğim. Pek çok sevdiğim gibi sen de birçok kez düşlerime misafir oluyorsun. Nedense düşlerimin tüm mekanları Aden’i çağrıştırıyor. Bize bir cennet gibi bahşedilen, doğanın eşsiz güzelliği. Ve ben “aşkın uzun yol arkadaşlarının” yüreğinin birer Aden Bahçesi olduğunu biliyorum. Cennetimizi ve onun kutsal hakikatini düşlerken Dêrsim’de Gole Buyere’ye giden patikalarda çok kez yol aldığını biliyorum. Her türlü kötülükten koruyan ve bizim de onları koruduğumuz kutsal jar’larımız. O kutsal mekanda bir düşümde seni görüyorum. Gölden akan küçük suyun kurbanlarımızı kestiğimiz yerden dönüp doğuya, Güneşe bakmak isterken seni görüyorum. Ardından aden’in -cennetin kapısını çağrıştıran yemyeşil bir vadi uzanıyor.

Sen ve doğa nasıl da güzelsiniz, nasıl da birbirinize yakışıyorsunuz. O güzelliğin aynı zamanda yüreğin olduğunu biliyorum. Akışta ve arayışta, sana yakınlıkta ya da uzakta biraz da senin için yaşadım. Sende bedenleşen hakikat aşkı için. Öyle ki benden yana güzelliğine ve soylu gerçeğine bir toz zerresi ya da bir gölge düşmemeliydi. Halen aynı kaygıdayım. Yoldayken ve yürürken hakikat aşkının en iyi taşıyıcısı olduğun için sana yürüyorum. Varlık bulan anlama, yol’a ve yolculuğa... Bana özlediğim yüreğinden bir zaman var. Kendi bilincinden, ruhundan ve kudretinden bana zamanı bükebilme kudreti ver ey yüreğim. Öyle ki sana yeniden dönebileceğim. Seni yeniden bulup yaşayabileyim. Böyle bir zamanı yaşamadım ben. Dergahında arkadaşlık ocağının eşiğindeyim ey yüreğimin dervişi! Sana sarılabileceğim bir zaman ver bana. Özgür ruhundan, düşlerinden, büyülü sözlerinden, sırrın sırrından bana bir zaman ver” demek istiyorum ama sen de ne bitiyorsa bana, canlara verdin zaten.

Hakikatiz

Ölümsüz olan ruhumuzla bizler görünmez, sırra ermiş bir hakikat olarak buradayız. İnsan eksik Tanrı, Tanrı kendi sırrına ermiş insandı inancımızda. Ondandır ki dünyayı değiştirirsek de, bedenimiz toprağa değse de bizler, başlangıçtan bugüne evrensel tarihte bir bütün olan hakikatiz. İlk yurdumuz dağların yüreğiydi. Yaşam düşmanı kastik katillerin elinden dağların kuytularına sığındık. Ana kadının yanı başındaydık. Kadın ki, insanda anlam bulan her değerin yaratıcı, doğurucu, besleyen ve büyüteniydi hayatın. Bizim evrensel doğamızdı. Hayatın kanayan ve ışık alan yüzündeydik tüm ölümlere ve zulme inat. Sen ise “Ben İnsandım”da anlatmıştın yerini. “Ey Dirok”ta “Akış Sevinci”nde. Seni çepeçevre saran ve en çok da hakikat aşkının bilincini taşıdığın özgürlüğünü arayan kadının yanı başındaydın. Ondandır ki şimdi biz, tarihin yeni bir sayfasını yeniden açmanın kudretini biriktirdik. Şehadetini açıkladıklarında kendinde soylu ve yüceleşen gerçeği yaratan kadınlar, yürek ortaklarının son karesine seni yerleştirmişlerdi. Gördün değil mi, bildin ve hissettin.

Ali Haydar Kaytan ve Helmet

Sen gerçek bir komünalistsin

Seninle Önderlik sahasındaydık. “Sen bir komünistsin” demişti Önderlik... Yüzünde gülümseyişle geliyordun Heyecanlıydın. “Ne oldu” dedim. “Önderlik bana sen bir komünistsin dedi” demiştin. O an istesen kanatlanabilirdin. Şimdi olsa “sen gerçek bir komünalistsin” derdi. Öyle hissediyorum ki yaşanan bu anın içinde “özgürlüğünü arayan kadınlarımızın” sana bahşettikleri ve hak ettiğin bu onur karşısında da aynı sevinçle taşmıştır ruhun. Ben de onurlandım elbet! Kendi köklerimizde kendimizi ararken tarihin başlangıcına gittik. Şimdi özgürlük zamanı diyor rüzgar. Sözü bulup onu doğuran, yüreğinde yaratan kadınlar şimdi yaşam denilen çocuğun elinden tutup yola çıkıyorlar. Halen iç içe işliyor her şey kendi zamanının içinden akıyor hayat. İlk sözü, ilk ışığı, ilk sevgiyi yaratan, insan olmamızı sağlayan, kadının ardı sıra yürürken hiçbir şeye son olarak bakmıyoruz. Kendimizi özgürlüğe taşırken de kendimizi arıyoruz. Kendimizde bulduğumuz her bir parçamızla kendi özgürlük evrenimizi kuruyoruz. Önderlikle yeniden doğaya dönüyoruz, ondaki doğuran, üreten, besleyen ve koruyan doğaya. Ve sonra bin bir hasetle ona ihanet edip ondan koptuğumuz doğaya. Ondan koparken kendimizden, varlığımızdan, insanlığımızdan çıktığımız doğaya...

Seni anlatmanın sınırı yok

Ah Pir’i canımız…

Bir zamanlar kavim olarak neydik sahi? Doğadan koparken hayattan ve Ana’dan kopmuş, çöle düşmüştük. Sonra sürgün edilmiştik. Kendimizi yitirmiştik. Sözün kadrinden, gücünden ve yüceliğinden de uzaklaşmış, kayıp bir kavim olmuştuk. Çağlar sonra ışıkla yeniden buluştuğumuzda kendimizi hatırladık. Işıktan ve sözden yeniden doğduk. Hayatla aramızda açılan mesafeleri kapatmalıydık. On yıllara binlerce yılı sığdırdık. Şimdi özgürlüğün baharına akarken, yaratılmış tüm güzellikleri topluyoruz. Tarihin hafızası oluyor geçmişimiz. En onurlu zamanlarımızın mirası… Önderlik sana “ilk arkadaşım” diyordu. Sonra “O bizim petrusumuzdur” demişti. İlk kayamız olmuştun. Petrus da İsa’nın ilk arkadaşlarındandı. İsa O’na “evimi senin üzerine kuracağım” demişti. Petrus hakikatin ve umudun bedenleşmiş haliydi. Sen de Önderlik için böyleydin. Zaman kuantum evreninde kanatlanıp yol alır haldeydi. Bizde varlık bulanın evrensel olduğunu sen de biliyordun. Yıllar yılı bunları bizlerle de paylaşmış, tayfa merdiven dikmenin, oraya yürümenin mucizevi heyecanını anlatmıştın. Seni anlatmanın sınırı yok biliyorum. Şimdilik erdemle, bilgelikle, arkadaşlıkla donanmış, dervişane sofrandan alacağım şu lokmayla yetineceğim. “Biz Kürtler tarihi gelecek zamanda olan bir halkız. Sadece yurdunu değil, dünyayı kendi vatanı bilen bir halk. Sadece yurdunda değil, evrende oluşan bir halk. Bu geleceğin şafağı olan bir halktır. Ve her birimiz sen-ben ve ötekiler bu hakikatin taşıyıcılarıyız. Bir tarihsel anlamın taşıyıcısı olmak ve onu yaşamsallaştırmak zordur. Hatta genelde imkansızı hedefler. Ama tam da bize göredir. Yalandan arınmış bir tarihi kurmak için…”

Hep yolumuzu aydınlatan ışık olacaksınız

Devlet ve komün arasındaki diyalektik mücadele tarihinin içinden bugüne akarken, sırtta taşıdığımız hançerin sahiplerine, yeni kastik katillere karşı direnen insan varlığının ışıktan yüzüyüz. Biz bu günümüzü on binlerce yıllık insanlığın direniş tarihinden topladık. İlk tanrıçalardan - Ana kadından bugüne insanlık için yaratılmış her değeri tarihin dehlizlerinde arayıp bugüne taşıyoruz. Yarım kalan hayaller, düşler, direnişler, idam sehpasında, arenalarda biten hayatlar, bir kentten başka bir kente doğru sıra sıra çarmıha gerilmiş özgürlük için başkaldıran kölelerin ölü bedenleri… Ana kadından Spartaküslere, Hallac-ı Mansurlardan Sühreverdi’ye, Bruno’dan Babek’e, Leyla ve Mecnun’dan Siyabend û Xece’ye, Kerem ile Aslı’dan Şeyh Bedreddin’e, Pir Sultan’dan Baba İshak’a. Yani insanlığın direnen yüzünde akan tüm ırmakların toplamıyız. Onlardan toplayıp kendi hakikatimizde evrensele dönüşeni, sentezleneni, yeniden evren ile paylaşıyoruz. Hayatın aktığı tüm mecralarda birey olarak asla tarihsel sorumluluklarımız bitmiyor. Bu yalın gerçeğin en açık ifadesi, “Benim ölümüm dirimden fazla iş yapar” diyen Önder Apo’dur. Tarihimizin yeni sayfasında, hem yerel-bölgesel, hem de evrensel bağlamda başta sen ve akranların ve tüm şehitlerimiz olmak üzere yine önümüzde yolumuzu aydınlatan ışık olacaksınız.

Hep birlikte, birbirimizden hiç ayrı düşmeden, evrensel birlik halinde…

Hep ışık olarak kalacak olanlara bağlılıkla...

 

Bolu F Tipi Cezaevi*