- Kürt kadın kurtuluş hareketi, emperyal güçlerin kadın mücadelesini araçsallaştırmasını uzun süredir eleştirmektedir. Ancak hareketin fikirleri yaygınlaştıkça, devrimci siyasi çerçevesinden koparılmakta ve yalnızca dili, sembolleri ile kavramları seçici şekilde benimsenerek içi boşaltılmaktadır.
- Kürt özgürlük hareketi siyasal ufkunu bir ulusal bağımsızlık üzerine değil, özgürlük fikri üzerine kurdu. Temel soru Kürtlerin devletine sahip olup olamayacağı değildi. Asıl mesele; sömürgecilik, kapitalizm, emperyalizm ve ataerkilliğin köklü biçimde dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğiydi.
- Abdullah Öcalan’ın 1970’lerin sonu ile 1980’lerde geliştirdiği değerlendirmeler, onun “egemen erkeklik” olarak tanımladığı yapıya yönelik bir eleştiri içeriyordu. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyet rollerinin yalnızca kadınları değil, erkekleri de hiyerarşik ve baskıcı beklentilerin içine hapsettiğini savunuyordu.
Akademisyen Özlem Goner’in, Ortadoğu’nun siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerine odaklanan Jadaliyya için kaleme aldığı "İmparatorluğa karşı feminizmi sahiplenmek: Kürt Kadın Hareketi’nin öğrettikleri" başlıklı araştırma yazısının 1. bölümü
Özlem Goner * - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Emperyalist güçler uzun zamandır feminizmi kendi çıkarları doğrultusunda kullanıyor; savaşları, işgalleri ve hatta soykırımları meşrulaştırmak için kadın hakları söylemine başvuruyorlar. Kadınların özgürlüğü ve hakları, şiddet içeren müdahalelere meşruiyet kazandıran bir vitrin işlevi görüyor. Oysa bu müdahaleleri haklı göstermek için öne sürülen ataerkil koşulların önemli bir kısmı, bizzat sömürgecilik, kapitalist sömürü ve emperyalizmin yol açtığı ekolojik yıkım tarafından yaratılmış ya da pekiştirilmiştir.
Feminizmin emperyalizm tarafından bu şekilde sahiplenilmesi, özellikle emperyal merkezlerde feminist mücadelelerle anti-emperyalist mücadeleler arasında sorunlu bir ayrışmaya da yol açtı. Bu yazıyı iki farklı kesimi düşünerek kaleme alıyorum. Bir yandan, mücadelelerinin devrimci ve anti-emperyalist temellerini korumak için zaten önemli bir emek veren Kürt kadın hareketindeki kız kardeşlerime sesleniyorum. Diğer yandan ise emperyal merkezin içinde birlikte örgütlendiğim anti-emperyalist yoldaşlara sesleniyorum: Emperyalizmin onu araçsallaştırma girişimleri nedeniyle feminizmi terk etmek yerine, onu anti-emperyalist mücadelenin meşru ve vazgeçilmez bir parçası olarak yeniden sahiplenmeye çağırıyorum.
Kürt kadın özgürlük hareketi içinde yer alan birçok kadın, emperyal güçlerin kadın mücadelelerini kendi amaçları için kullanma girişimlerini yıllardır eleştiriyor. Ancak hareketin fikirleri, özellikle Amerika Birleşik Devletleri’nde küresel ölçekte yaygınlaştıkça, bu fikirlerin ortaya çıktığı devrimci siyasal çerçeveden koparılarak yalnızca dilinin, sembollerinin ve kavramlarının seçici biçimde benimsenmesi eğilimi güçlenmeye başladı.
Özlem Goner kimdir?
Özlem Goner, Staten Island Koleji Sosyoloji ve Antropoloji Bölümü'nde ve New York Şehir Üniversitesi Lisansüstü Merkezi Ortadoğu Çalışmaları Bölümü'nde Doçenttir. "Türk Milli Kimliği ve Dışlanmışları: Dersim'de Devlet Şiddetinin Anıları" adlı kitabı Haziran 2017'de Routledge tarafından yayımlanmıştır. Devlet şiddeti, kesişimsel feminist hareketler ve sömürgecilik karşıtı öz belirleme temaları üzerine akademik ve popüler dergi makaleleri yazmıştır.
Başkalarının anlatıları aracılığıyla okunuyor
Bu kopuş yalnızca emperyalist çevrelerden kaynaklanmıyor. Kürt siyasal alanının bazı kesimleri de (özellikle Kürt özgürlük hareketinin devrimci projesine uzun süredir mesafeli ya da karşıt olanlar) Kürt kadın hareketinin başarılarını sahiplenirken, bu başarıların ortaya çıktığı tarihsel ve siyasal bağlamı görünmez kılabiliyor.
İronik olan şu ki, bu durum ABD’deki anti-emperyalist solun bazı kesimlerinin Kürt meselesine yaklaşımını da etkiledi. Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesi, Kürt halkına yönelik soykırımcı şiddet politikaları ve Kürt hareketleri arasındaki tarihsel-siyasal farklılıklar yeterince dikkate alınmadığında, Kürt kadın hareketi çoğu zaman ya emperyal güçlerin ürettiği çarpıtılmış temsiller üzerinden ya da devrimci harekete karşı duran Kürt aktörlerin anlatıları aracılığıyla okunuyor. Bunun sonucunda bazı çevreler, bölgedeki diğer sömürgecilik karşıtı mücadelelerle somut dayanışma içinde gelişmiş olan anti-emperyalist ve anti-sömürgeci bir hareketin içinden doğan bu mücadeleye mesafe koyuyor.
Bu mesafe başka bir sorunu da derinleştiriyor. Emperyal merkezin içinde yaşayan birçok Kürt genç, anti-emperyalist örgütlenmeler içinde kendi sömürgeleştirilme deneyimlerine ve mücadelelerine yer bulamıyor. Hayatlarını devrimci mücadelelerle ilişkilendirebilecek politik eğitim ve dayanışma ağlarından mahrum kaldıklarında, bazıları soldan tamamen uzaklaşabiliyor. Bazıları ise hem Kürt mücadelesini yeterince tanımayan bu çevrelere hem de Kürt özgürlük hareketine karşı öfke geliştirebiliyor. Böylece yabancılaşma ve siyasal uzaklaşma sürekli yeniden üretilen bir kısır döngüye dönüşüyor.
Bölgede süren emperyalist savaşların sivillerin yaşamını almaya devam ettiği bir dönemde (örneğin 28 Şubat’ta İran’ın güneyindeki Minab kentinde bulunan bir kız okuluna yönelik ABD füze saldırısında çoğu genç kız olmak üzere 175 kişinin öldürülmesi gibi olaylar yaşanırken) devrimci kadın mücadelelerini daha geniş özgürlük mücadelelerinin ayrılmaz bir parçası olarak yeniden sahiplenmek her zamankinden daha büyük önem taşıyor. Bölgenin kendi tarihsel deneyimlerinden, toplumsal koşullarından ve siyasal geleneklerinden doğan mücadeleler, feminizm üzerinde söz sahibi olduğunu iddia eden emperyal güçlere kuvvetli bir yanıt sunuyor. Çünkü aynı güçler, “kadınların güçlendirilmesi” söylemini kullanırken kadınları ve onların yakınlarını öldürmekten, hapsetmekten ve işkenceye maruz bırakmaktan geri durmuyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, açık biçimde anti-emperyalist ve anti-kapitalist bir siyasal zeminde gelişen daha geniş Kürt halkının kendi kaderini tayin mücadelesi içinde ortaya çıkan Kürt kadın özgürlük hareketidir.
Bugün özellikle bu temelleri sahiplenip savunmak istiyorum. Emperyal güçlerin özgürlüğe dair tahayyüllerimizi şiddet yoluyla gasp etmeye çalıştığı ve ABD’deki anti-emperyalist solun görünür bazı kesimlerinin bölgedeki kadın mücadelelerinden giderek uzaklaştığı, hatta Kürt kadınlarının anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı direnişinin, kendilerine “feminist” diyen liberal müdahalecilerin söylemleriyle aynı kefeye konduğu bir dönemde, bunu yapmak her zamankinden daha önemli.
Başlangıcından itibaren kesişimsel bir hareket
1970’lerde Bakur’da (Türkiye sınırları içindeki Kürdistan’da) Kürdistan İşçi Partisi (PKK) adıyla ortaya çıkan Kürt özgürlük hareketi, önce ulusalcı bir mücadele olarak başlayıp sonradan feminizmi bünyesine katmış bir hareket değildi. Daha en başından itibaren, birbirine iç içe geçmiş eleştiriler üzerine kuruldu ve bu durum kesişimsel bir bakışı kaçınılmaz hale getirdi.
Öncelikle hareket, Kürdistan meselesini yalnızca ulusal kendi kaderini tayin hakkı çerçevesinde ele alan, ancak sınıfsal sömürüyü ve küresel kapitalizm ile emperyalizmin etkilerini göz ardı eden Kürt milliyetçi örgütlerini eleştiriyordu. Yeni hareket, sömürgecilik karşıtı kurtuluşun sosyalist dönüşümden ayrı düşünülemeyeceğini savunuyordu.
İkinci olarak hareket, Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesini yeterince kavrayamayan Türkiye soluna da eleştirel yaklaşıyordu. Kürtlerin maruz kaldığı baskıyı kabul eden Marksist örgütlerin çoğu bile bu sorunu ikincil bir mesele olarak görüyor, oysa Kürt devrimciler Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesinin Türkiye kapitalizminin gelişiminde ve küresel kapitalizm ile emperyalizmle bütünleşmesinde merkezi bir rol oynadığını vurguluyordu.
Kürt devrimciler çok önemli bir gerçeği fark etmişti: Kürtlere yönelik sömürgeci şiddet yalnızca siyasal baskıdan ibaret değildi. Bu, kaynakların yağmalanmasına, zorunlu göçe ve sistematik şiddete dayanan bir sömürge projesiydi. Bu süreç Kürdistan’ın ekonomik ve toplumsal gelişimini engellerken, aynı zamanda güvencesiz koşullarda çalışan ve aşırı sömürüye maruz bırakılan bir Kürt işçi sınıfı yaratıyordu. Dahası bu mekanizma, Türkiye devletinin sınıf ilişkilerini düzenlemesinin ve kapitalist gelişimini sağlamlaştırmasının temel araçlarından biriydi. Toprak politikaları, zorunlu yerinden etmeler ve ırkçı şiddet uygulamaları yoluyla devlet, emperyalist sistemle bütünleşmiş özel bir Türkiye kapitalizmi biçiminin oluşmasına katkıda bulundu. Bu yapı, bir yandan Kürt emeğinin aşırı sömürüsüne dayanıyor, diğer yandan Türkiye’deki daha geniş işçi sınıflarını denetim altında tutuyordu.
Bu nedenle sömürgecilik, kapitalizm, emperyalizm ve ırkçılık birbirinden bağımsız sorunlar olarak görülmüyordu. Bunlar birbirini üreten, birbirini besleyen ve ancak birlikte anlaşılabilecek yapılardı.
Hareket daha ilk yıllarından itibaren siyasal ufkunu dar anlamda bir ulusal bağımsızlık hedefi üzerine değil, özgürlük fikri üzerine kurdu. Temel soru yalnızca Kürtlerin kendi devletine sahip olup olamayacağı değildi. Asıl mesele, sömürgecilik, kapitalizm, emperyalizm ve ataerkillik üzerine kurulu tahakküm ilişkilerinin köklü biçimde dönüştürülüp dönüştürülemeyeceğiydi.
Kadınlar “devrimden sonra” vaadini reddettiğinde
Tarih boyunca birçok sömürgecilik karşıtı hareket, kadınların emeğine ve katılımına büyük ölçüde dayanmıştır. Kadınlar gerilla saflarında savaşmış, toplulukları örgütlemiş ve yeraltı dayanışma ağlarının ayakta kalmasını sağlamıştır. Buna rağmen, bu hareketlerin önemli bir bölümünde kadınların maruz kaldığı baskı ikincil bir mesele olarak görülmüş; emperyalizm ve sömürgecilik analizinden ayrı ele alınmış ve çözümü “kurtuluştan sonraya” ertelenmiştir.
Çoğu durumda, resmi bağımsızlık elde edilmiş olsa bile ataerkil yapılar varlığını sürdürmüştür. Bunun bir nedeni, sömürgeci mirasın ve emperyalist müdahalelerin bağımsızlık sonrası toplumları şekillendirmeye devam etmesi ve gerçek anlamda bir özgürlüğün önünü kesmesiydi. Ancak bunun başka bir nedeni daha vardı: Pek çok hareket, kapitalizm, sömürgecilik, emperyalizm ve ataerkillik arasındaki iç içe geçmiş ilişkileri maddi temelleriyle ele alan kesişimsel bir analiz ve mücadele pratiği geliştirememişti.
Kürt özgürlük hareketi bu çelişkiyle erken dönemde yüzleşmeye başladı. Abdullah Öcalan’ın 1970’lerin sonu ile 1980’lerde geliştirdiği değerlendirmeler, onun “egemen erkeklik” olarak tanımladığı yapıya yönelik bir eleştiri içeriyordu. Bu yaklaşım, toplumsal cinsiyet rollerinin yalnızca kadınları değil, erkekleri de hiyerarşik ve baskıcı beklentilerin içine hapsettiğini savunuyordu.
Ancak bu fikirler tek başına teorik bir üretimin sonucu değildi. Hareket içindeki kadınların deneyimleri ve mücadeleleriyle teori arasında kurulan sürekli etkileşim sayesinde şekillendi. Sömürgecilik karşıtı feminist perspektifler başka kurtuluş hareketlerinde de ortaya çıkmıştı fakat Kürt kadın hareketini özgün kılan şey, kadınların hareket içinde özerk biçimde örgütlenmesini mümkün kılan ve bunu güçlendiren kurumlar yaratma konusundaki ısrarı ve başarısıydı. Öz savunma mekanizmalarından eğitim çalışmalarına, feminist adalet anlayışına dayanan kurum ve uygulamalara kadar uzanan bu yapıların inşası, hareketin ayırt edici özelliklerinden biri haline geldi.[1]
Bu süreci en güçlü biçimde temsil eden isimlerden biri kuşkusuz Sakine Cansız’dır. Kürdistan İşçi Partisi’nin (PKK) kurucularından biri olan Cansız, aynı zamanda Kürt kadın hareketinin şekillenmesinde merkezi bir rol oynamıştır.
[1] Yeter Tan, “Abolition Feminism in Practice: An Alternative Justice Model of the Kurdish Women’s Movement”, Kurdish Women Through History, Culture, and Resistance, der. Shahrzad Mojab, Mazda Publishers, 2024, s. 396–415.