Dili önce çocuklara sevdirmeliyiz

Kültür/Sanat Haberleri —

ZeleMele ve “Omedya Mestu” konseri

ZeleMele ve “Omedya Mestu” konseri

  • Ana dil temas edilmediğinde hızla geri çekiliyor. Ben ana dilimde üretimi bir kariyer planı değil, sorumluluk olarak görüyorum. Bir dil, ancak o dilde ısrar edenlerin üretimi ve bunu taşıyacak kolektif zeminle yaşayabilir.
  • Bir dilin yaşaması için çocukların o dili sevmesi gerekiyor. Sevgi ise oyunla, neşeyle ve gündelik hayatla kurulur. Çocuk kilamları bu yüzden çok önemli. Ancak bu alanda hala ciddi bir boşluk var ve yapılan çalışmalar yeterince yaygınlaşamıyor.

ERKAN GÜLBAHÇE

Kürtlerin daha çok “Ameyme” parçasıyla tanıdığı ZeleMele, Dêrsim’in sözlü kültür geleneği içinde büyümüş, Kırmanckî dilini müziğin merkezine yerleştirmiş bir sanatçı. İlk kilamlarını çocuk yaşta söyleyen, üniversite yıllarında sahneyle tanışan, ardından albümler ve çocuklara yönelik projeler gerçekleştiren sanatçı müzik yolculuğuna Almanya’da devam ediyor. Dêrsim’de “Omedya Mestu” (Yarınların Umudu) adlı çocuk korosunu oluşturan ve birlikte bir albümde çıkartan ZeleMele, çocuklarla çalışma ve onlara dilini öğretmek ve sevdirmek için çabalarını Bochum’da sürdürüyor. Müziği yalnızca bireysel bir ifade alanı değil, “duruş ve seçim” olarak ele alan ZeleMele ile müzikal yolculuğunu, Kırmanckîyi müzikle yaşatma çabasını konuştuk.

Kirmanckî müzik yapmanızda, büyüdüğünüz ortamın nasıl bir etkisi oldu ve Müzikle ilk temasınız nasıl gerçekleşti?
Sözlü anlatılar ve müzikle iç içe bir ailede büyüdüm. 1975’te Dêrsim merkeze yakın Seyinu (Sinan) köyünde doğdum, merkezde büyüdüm. Evde konuşulan dil Kirmanckîydi; saniklar ve lawikler hayatın parçasıydı. Babam Kirmanckî ve zaman zaman Türkçe kilamlar söyler, saniklar anlatırdı. Annem de sözlü geleneğin içindeydi. Çocukken lawikleri farkında olmadan dinlerdik, ancak saniklar bizim için daha özeldi. Beni en çok etkileyen, evin içinde dolaşan dil ve seslerdi, özellikle babamın sesi. Evimizde müzik hiç eksik olmazdı; o sesler ve tekrar, müziğe yatkınlığımı biçimlendirdi. Babam bağlama öğrenmeye çalışır, çalamasa da denemekten vazgeçmezdi. Evde dolaşan müzik biraz da o yarım kalmış hevesin sesiydi.
Babam Dêrsim’de bir lisede hademe olarak çalışıyordu. Bir gün beni çalıştığı okula götürdü ve iş arkadaşlarına “Oğlumun sesi çok güzel” dedi. Bana kilam söylettiler. Babamdan ezberlediğim iki ya da üç kilam söyledim. Alkışladılar ve her biri bana 50’şer lira verdi. Böylece ilk kez müzikten para kazanmış oldum. Müziği sevmeme rağmen uzun süre çekingenlik yaşadım. Üniversite yıllarına kadar yalnızca kimsenin duymadığı yerlerde, gizlice söyledim.

Kirmanckî ile bir bağ olsa da sonrasında kendi çabanızla geliştirmişsiniz. Nasıl gelişti bu süreç?

Kirmanckîyi öğrenmeye başladığım dönemde ne bu dili öğreten bir okul vardı ne de yeterli materyal. Kirmanckî, Kürtçe kasetler yasaklıydı. Çoğu zaman elimize korsan kasetler geçerdi ve onları da genellikle evde, gizlice dinlerdik. Kayıtların kime ait olduğunu bile bilmiyorduk; muhtemelen yerel ozanlara ait, elden ele dolaşan kayıtlardı. 1990–1991 yıllarında Yılmaz Çelik’in bir albümü elime geçti ve bana çok farklı geldi. Ardından Ozan Serdar’ın albümünü dinledim; onu da çok beğendim. Bizim kuşakta yabancı müziğe de ilgi vardı, imkanlar ölçüsünde dinliyorduk; ancak Kirmanckî ile kurduğum bağ açısından bu iki albüm belirleyici oldu.

Dili öğrenirken bir yöntem geliştirdim: Dinledim, anlamaya çalıştım, sorup not aldım, defterime küçük bir sözlük oluşturdum. Hatalar yaptım ama vazgeçmedim. Başlangıçta ailemin yaklaşımı mesafeliydi; zamanla tutumları değişti ve benim devam etmemden memnun oldular. Çevrede ise farklı tepkiler vardı; alay edenler de oldu. Ama vazgeçmedim. Kirmanckîyi öğrenme sürecimi müzikle birlikte yürüttüm.

İlk sahne deneyiminiz ne zamandı? O zamanlar Kirmanckî müzik yapma koşulları nasıldı?

İlk sahne deneyimim üniversite yıllarında kurduğumuz Grup Diyar ile başladı. O dönem Kurmancî, Kirmanckî ve Ermenice gibi diller “sorunlu” görülüyordu. Bu yüzden repertuvarı bilinçli bir dengeyle oluşturduk. Ağırlık Türkçeydi ama farklı dillere de yer verdik. Üniversite içinde ve çevre illerde konserler verdik.

Kirmanckî’nin yok olma riskiyle karşı karşı olduğu sıkça dile getiriliyor. Bunu engellemek için sanatçılara ve topluma nasıl bir sorumluluk düşüyor?

Kirmanckî’nin yok olma riski maalesef abartı değil. Müzik bu gidişatı tek başına durduramaz ama en etkili araçlardan biridir; çünkü hem duygusal bağ kurar hem de dili fark ettirmeden öğretir. Ancak bir dilin yaşaması için eğitim dili olarak varlık göstermesi ve üretilen müziğin televizyon, radyo, dijital platformlar ve konserler aracılığıyla dolaşıma girmesi gerekir. Aksi halde üretim dar bir çevrede kalır. Bu nedenle sorun yalnızca bireysel değil, yapısaldır. Sanatçılar estetik olarak güçlü, genç kuşaklara hitap eden üretimler yapmalı. Toplum ise dili evde, sokakta ve kamusal alanda canlı tutacak zemini oluşturmalıdır. Kalıcı etki, ancak bu ortak çabayla mümkündür. Dilin evde, sokakta, kamusal alanda duyulması gerekir. Müzik bu sürecin güçlü bir parçasıdır. Ancak kalıcı bir etki yaratması, onu taşıyacak toplumsal ve kültürel ortamın varlığına bağlıdır.

Kirmanckî müzik yapan sanatçıların sayısını, üretim düzeyini ve son yıllarda daha “yaygın” dillere yönelme eğilimini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kirmanckî müzik yapan sanatçıların sayısı geçmişe göre azalmış değil. Ancak mesele sayıdan çok üretimin sürekliliği ve derinliği. Birçok sanatçı Kirmanckî ile başlayıp zamanla başka dillere yöneliyor ya da müziği bırakıyor. Bunun nedeni çoğu zaman isteksizlik değil, yapısal sorunlardır. Kirmanckî müziğin güçlü bir pazarı yok; konser ve medya imkanları sınırlı, dijital görünürlük düşük. Geçimini müzikten sağlamak isteyen sanatçılar daha geniş kitlelere ulaşabilecek dillere yönelmek zorunda kalabiliyor. Bu yönelimi yalnızca kültürel sorumluluktan kaçış olarak görmek doğru değil, çoğu zaman bir zorunluluk. Ancak erteleme duygusu bazen kalıcı bir kopuşa dönüşebiliyor. Ana dil temas edilmediğinde hızla geri çekiliyor. Ben ana dilimde üretimi bir kariyer planı değil, sorumluluk olarak görüyorum. Bir dil, ancak o dilde ısrar edenlerin üretimi ve bunu taşıyacak kolektif zeminle yaşayabilir.

Dêrsim “Omedya Mestu” (Yarınların Umudu) adlı çocuk korosu

Dêrsim’deki çocuk ve kadın korosu yoğun ilgi görmüştü. Bu koroyu kurma fikri nasıl doğmuştu?

Bu fikir, Almanya’dayken çocuklara ulaşma üzerine düşündüğüm bir dönemde olgunlaştı. Kirmanckî’nin yaşaması için müziğin önemli olduğunu biliyordum; ancak çocuklara uygun üretim neredeyse yoktu. Bu nedenle çocuklar için Kirmanckî kilamlar bestelemeye başladım. Dêrsim’de dönemin Belediye Eşbaşkanı Edibe Şahin ile yaptığımız görüşmenin ardından mevcut çocuk korosunu inceledim ve repertuvarın uygun olmadığını gördüm. Koroyu çalıştırmayı, repertuvarın tamamen çocuk kilamlarından oluşması şartıyla kabul ettim ve bir çocuk albümü yapılmasını önerdim. Başlangıçta yoğun ilgi vardı, daha sonra katılım azaldı. Ailelerle görüşerek yaklaşık 30 kişilik bir çekirdek grup oluşturduk. Koronun adını “Omedya Mestu” koyduk ve 2012’de “Omedya Mestu ZeleMele” adıyla bir çocuk albümü yayımlandı. Ayrıca yaklaşık 30 kişilik bir kadın korosu kurduk. Kadınların ana dille kurduğu bağın aktarımı güçlendireceğine inanıyordum. Her iki çalışma da 2014’te sona erdi. Ancak Dêrsim’de dili çocuklar ve kadınlar üzerinden merkeze alan önemli bir deneyim oldu. Bu çalışma bana, müziğin yalnızca sahneyle sınırlı olmadığını, doğrudan toplumsal bir sorumluluk taşıdığını bir kez daha gösterdi.

Kürt müziği ve özellikle Kirmanckî açısından çocuklara dönük bu tür çalışmalar sizce yeterince destekleniyor mu? Kurumsal ya da toplumsal düzeyde ciddi eksiklikler var mı?
Açıkça söylemek gerekir ki, çocuklara dönük Kirmanckî ve genel olarak Kürtçe müzik çalışmaları yeterince desteklenmiyor. Hem kurumsal hem toplumsal düzeyde ciddi eksiklikler var. Bu alan çoğu zaman kişisel çabalarla ayakta duruyor; atılan adımlar ise kalıcı ve istikrarlı olmuyor. Oysa çocuklarla yapılan çalışmaların uzun soluklu olması gerekir. Toplumsal düzeyde de benzer bir durum var. Aileler çocuklarının ana dili öğrenmesini istiyor ancak destekleyici alanlar olmadığında çekingen davranabiliyorlar. Ayrıca çocuklara sunulan içerikler çoğu zaman onların dünyasına uygun değil; bu da dili sevdirmek yerine uzaklaştırabiliyor.
Uzun süre çocuklara, onların dünyasına uygun olmayan, acıyı, fedakârlığı ve ağır tarihsel yükleri taşıyan sözlerle kilamlar söylendi. Bu da çocukları dile yaklaştırmak yerine çoğu zaman uzaklaştırdı. Bir dilin yaşaması için çocukların onu sevmesi gerekir. Sevgi ise oyunla, neşeyle ve gündelik hayatla kurulur. Bu nedenle çocuk kilamları çok önemli. Ancak bu alanda hala ciddi bir boşluk var ve yapılan çalışmalar yeterince yaygınlaşamıyor. Dil çocukta yaşar ama çocukta yaşaması için sadece iyi niyet değil, sürekliliği olan üretim ve bu üretimi taşıyacak kolektif bir zemin gerekir.

Bochum’daki çocuk korosu nasıl bir süreçle ortaya çıktı?
2019’da Bochum’da çocuk korosunu başlattım. Dersim Derneği bünyesinde, belediye destekli bir projeydi. 2020’de pandemi nedeniyle ara verildi; 2024’te yeniden başladık ve çalışmalar sürüyor. Bu yıl partnerimiz Bochum Müzik Okulu. Elimde 10–12 yeni çocuk şarkısı var; koro bunları seslendirecek. Önümüzdeki yıl bir çocuk albümü çıkarmayı planlıyoruz. Hedefim 3-5 yıl içinde bestelediğim Kirmanckî çocuk şarkılarını 40-50’ye ulaştırmak.

7 Şubat’ta çocuklarla bir konser gerçekleştirdiniz. Biraz bundan bahseder misiniz?
Her yıl düzenli konser yapıyoruz. 7 Şubat’ta çocuklarla çalıştığımız parçaları seslendirdik. Ayrıca yaklaşık 30 kişilik, ebeveynlerden oluşan “Yeni Zaza Can” adlı bir yetişkin koromuz var; zamanla çalışmanın önemli bir parçası haline geldi. Çalışmaları belediyeyle iş birliği içinde sürdürüyoruz. Planladığımız gibi ilerlerse, önümüzdeki yıl Bochum Müzik Okulu’nun filarmoni salonunda daha kapsamlı bir proje gerçekleştirmeyi düşünüyoruz.

Önümüzdeki döneme dair planınız nedir?
Çocuk şarkılarının dışında yaklaşık 60-70 tamamlanmış Kirmanckî eserim var. Bir kısmını canlı ya da solo kayıtlarla sosyal medyada paylaşmayı, bir kısmını ise güçlü aranjmanlarla stüdyo kaydı olarak yayımlamayı planlıyorum. Önümüzdeki yıllarda özellikle çocuklara ve gençlere yönelik çalışmalar yapmayı; sonrasında daha sade ve otantik bir müziğe yönelmeyi düşünüyorum. Müzik, hayatımın ayrılmaz bir parçası.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.