- Distopyalar gelecekte işlerin nereye evrileceğine dair bir uyarı niteliğindeydi. 2010’ların ikinci yarısındaysa işler hızla değişti. Akdeniz’de sayısız bot batırıldığında, iklim göçleri başladığında, güney yarım kürede su krizleri büyüdüğünde ve en önemlisi dünyanın başına Trump geçtiğinde, yıllardır heyulasını büyüttüğümüz gelecek çoktan gelmişti.
BİLGE AKSU
Geçmişin çocukları yaşlılardan öğütler değil de korku hikayeleri talep etmekte nasıl ısrarcıysa, şimdinin çocukları da aynı yerde duruyor. Bu haftanın Box Office verilerine baktığımızda, sinemalarda en fazla izlenen 4 filmin korku türüne ait olduğu görülüyor. Sosyal medyada az çok zaman geçiriyorsanız bugünlerde özellikle iki filmin tüm paylaşımları domine ettiğine şahit olmuşsunuzdur. 20 yaşındaki Kane Parsons’ın filmi Backrooms ve 26 yaşındaki Curry Barker’ın filmi Obsessions, sinemada yeni eşikler belirliyor. Biri 10 milyon, diğeri 750 bin dolara mal olan bu iki film şimdiden 250 milyon dolarlık hasılatı geçti ve dahası gelecek gibi.
İlk cümlede varsayımını yaptık ama korku sineması ya da bu hissiyatı veren tüm kurgular tarihin en kadim takıntıları. Bir lunaparkta gondola, hız trenine neden biniyoruz diye sorgulamayız, biner geçeriz. Meselenin arkasında kimi hormonlar üzerinden kimyasal sebepler, kontrolü bırakma dürtüsü üzerinden psikolojik veçheler bulunur illa ki. Korku türüne de böyle bakıyoruz sanırım. Fakat son 10 yılda ortaya çıkan durum, bu türü tekil olarak anlama çabasının ötesine geçmeyi de gerektiriyor. 2010’ların distopyaları belki de yerini bu yeni korku türüne bırakıyor.
Nereden başladık?
Korku türü sinemanın tarihinde de önemli. 1922’nin Nosferatu’suyla çıktık bu yola. Ardından nükleer dehşetin etkisiyle devasa karıncalar, soğuk savaşın rekabetiyle uzaylılar girdi işin içine. 70’lerde Vietnam-Çiçek Çocuklar karşıtlığını Teksas’taki katliamda, yükselen kapitalist modernitenin sonucunu Dawn Of The Dead’de gördük. Kutsal metinlere dayalı hikayeler, ıssız orman anlatıları, cadılar ya da hayaletler geçtiğimiz 100 küsur yılda defalarca karşımıza çıktı. 90’lara geldiğimizde ortalık postmoderne kesmişti ve türün örnekleri de o yolu tuttu. Scream’in maskeli katili Teksas’taki katliamcıdan farklı bir amaca sahip değilse de işin ciddiyeti epey azalmıştı.
Sonra işler yeniden ciddileşti. Kimileri bunu 11 Eylül’e bağlıyor. Liberal dünyanın vitrininde yaşanan gerçek dehşet ve ardından gelen Guantanamo görüntüleri kurguyu da tarihin en kanlı örneklerine yöneltti. Üstelik bu kez korku türü yalnızca meraklısının radarında değil, kolektif biçimde dehşet görüntüleriyle irkilmeyi seçen kitlelerin ilgi alanındaydı. Kendi bacağını kesmek zorunda kalan Testere’deki zavallı adamın, bir Hostel’de başına gelmedik şey kalmayan gençlerin yaşadıkları, 70’lerdeki Gore türünün hem epey sert, hem de ana akıma kadar uzanabilmiş halleriydi. Türkiye’den de bu akıma temsilci verdik, Serdar Akar’ın Barda’sı tam da o dönemin furyasının bir sonucuydu.
Kontrolün kaybı
Korku türü Testere benzeri filmlerle üst üste gişeyi zorlayacak hale geldiyse de bu ilgi pek uzun sürmedi. Söz konusu filmlerin çıkış noktaları felsefi okumalara açık ve reel politikanın kimi pratiklerini ifşa eder nitelikteydi fakat yeni film üretme baskısı, kısa sürede nitelik sıkıntısını beraberinde getirdi. Yerli işlerimizde gördüğümüz Dabbe’ler, Cinni’lerde de olduğu gibi, dünya genelinde korku sinemasının yavaş yavaş yeniden B tipi kategorisine indiğini ve yalnızca kimi gençlerin güle oynaya izlediği filmlere evrildiğini gördük. Buna bir de, 2010’ları kasıp kavuracak distopik fırtına eklenince, mesele başka bir yöne ilerledi.
Distopyalar çağı
Mark Fisher’ın Kapitalist Gerçeklik kitabında uzun uzun bahsettiği Children Of Men, bir kuşağın kült filmlerinden. Türkçeye Son Umut şeklinde çevrilmesi de güzel hamle. 80 sonrası doğan nesil, öngörüsünden değilse de boşvermişlikten kaynaklı bir ürememe tepkisini kafasında kurarken önlerine düşen bu ikonik filmde, aslında uzundur uykuya yatmış bir türü, distopyayı keşfetti. Children of Men’in anlatı zamanı, 20. Yüzyılın bilindik örneklerine nazaran epey yakın bir geleceği temsil ediyordu. Ardından Black Mirror geldi. Burada ne oluyorsa günümüz gerçekliğinin içinde, zamansız ve bazen mekânsız biçimde yaşanıyordu. Testere’nin katili son dakikada bile olsa amacına ilişkin ipuçları verirken bu yeni nesil dehşet anlatısında sebepler ortadan kalkmış, insanlar olup biteni kabullenmiş haldeydi. Damızlık Kızın Öyküsü uyarlamasında da (kitaptan farklı olarak) günümüze epey yakın bir geleceği izliyorduk; geçmişe ilişkin görüntülerde 2010’ların teknolojik cihazları görülüyordu.
Distopya furyası birçok yapımla devam etti. Açlık Oyunları, Mad Max: Fury Road, Westworld gibi ana akıma ulaşan işlerin yanında Lanthimos’un The Lobster’ı da epey konuşuldu. Bunların hemen hepsinde uyanış ve direniş motifleri söz konusuydu. Haliyle ortada klasik bir kahraman figürü de mevcuttu. Hepsinden önemlisi, bu kurgular gelecekte işlerin nereye evrileceğine dair bir uyarı niteliğindeydi. Dünyanın liberal vitrini için hala güzel zamanlardı ve iklim krizinin yakıcı etkileri sadece akademiyi ilgilendiriyor, küreselleşme tüm hızıyla sürüyor ve dünyayı tarihte ilk kez demokrat bir siyah yönetiyordu. 2010’ların ikinci yarısındaysa işler hızla değişti. Akdeniz’de sayısız bot batırıldığında, iklim göçleri başladığında, güney yarım kürede su krizleri büyüdüğünde ve en önemlisi dünyanın başına Trump geçtiğinde, yıllardır heyulasını büyüttüğümüz gelecek çoktan gelmişti.
Elevated Horror: Yeni nesil korku
Tarihte akımlar ve geçişler lineer çizgide ilerlemez. Dünyanın “güzel zamanları” yavaş yavaş geride kalırken ABD’de bir stüdyo, A24, piyasaya nitelikli korku filmleri salmaya başladı. It Follows ve The Witch’in ilk örneklerini oluşturduğu bu filmler klasik örneklerde karşımıza çıkan “jumpscare” (seyirciyi yerinden fırlatan) tekniklerini neredeyse hiç kullanmıyordu. Korku daha çok oluşturulan atmosferin içinde yavaşça yükseliyor ve neticede günümüz toplumunun kodlarına uzanarak bitiyordu. It Follows’da genç kuşağın cinsellik dürtüsü, The Witch’te genç bir kadının kendini keşfetme yolculuğu, Get Out’ta genç bir siyahın beyaz komünitede geçireceği bir hafta sonu korkunun temelini oluşturuyordu. Ari Aster, Hereditary’de aileyi, Midsommar’da ise günlük güneşlik bir ortamda toplumu bir korku öğesine dönüştürdü. Talk to Me’de yarım akıllı gençlerin kahkahalarla ruh çağırmalarını dehşetle izledik.
Tüm bu yapımlarda gördüğümüz ortak öğeler belliydi. Artık belirsiz bir gelecek anlatısında sistemin bireyleri kapana kıstırdığını değil, günümüzün katı gerçekliğinde dolanıp durduğumuzu görüyorduk. Karakterler kaçmaya çalışmak şöyle dursun, içlerine doğdukları bu dünyanın gerçekliğini kabullenmeye heveslilerdi. Öte yandan bu filmler zamanı ve mekanı olabildiğince belirsiz kılarak tekinsizlik hissini tüm çevrelerden seyircisine yayabiliyordu.
Yeni bir zirve
Geleceğin çoktan geldiğini düşünen yeni nesil, internet forumlarında imece usulü korku hikayeleri yazıp (creepypasta) "buluntu film" türünü (kurbanın kamera kayıtlarına ulaşılan film) yeniden canlandırırken, hikayelerini toplumsal travmalara, gözetim çılgınlığına, sosyal ilişkilere dayandırmayı seçti. Pandeminin etkisindeki dünyada hızla yükselen klostrofobi, yeni nesil üretimlerin en önemli motiflerinden biri haline geldi. 2022’nin Severance’ını izleyenlerin yaşadığı duygu, tam da o dönem yaygınlaşan “Liminal Space” (eşik mekan) tekinsizliğinden doğuyordu. Boş duvarlarla örülü ofisler, kimsenin olmadığı devasa yapılar bu yeni yapımlarda hem distopyanın mekandan münezzeh tedirginliğini hem de modern dünyanın yalnızlık ve kapatılma hissini tetikliyordu.
Yazının girişinde belirttiğim yeni zirveye işte bu yollardan geldik. 2026’da Kane Parsons’ın Backrooms’u, forumlarda başlayan hikayesiyle yine A24 tarafından görece düşük bütçeli bir filme dönüştürüldü ve bugün görülmemiş bir hasılata doğru ilerliyor. Eş zamanlı gösterime giren Curry Barker’ın Obsessions’ı ise modern ilişkilerin çıkmazlarının yarattığı klostrofobiden el alıp benzer bir başarı hikayesi yazıyor.
Yeni nesil dehşeti zombi istilasında, testereli bir katilin tehdidinde yahut geleceğin karanlık sistemlerinde görmüyor. Mark Fisher’a yeniden atıf yapalım; dünyanın sonunu tahmin etmenin, kapitalizmin sonunu tahmin etmekten daha kolay olduğunu bilen ve bunu kabullenen yeni bir çıkış var karşımızda. Dünyanın sonuna gidip uyanış ve direniş motifleriyle bir kahraman yaratmayı hem didaktik hem yavan buluyorlar. Günümüz gerçekliğinin, yazılabilecek en tuhaf distopyadan bile daha tuhaf olduğunun farkındalar belki de. O yüzden Midsommar’ın sonundaki Dani’nin her şeyi kabullenmiş gülümsemesiyle Backrooms’un sonundaki Dr. Mary’nin gülümsemesi aynı yere çıkıyor: Geleceğin heyulasına ihtiyacımız yok, biz zaten oradayız ve bunu yaşamak zorundayız.