• Mersault sahilde Arap’ı vururken, mahkemede hakimi dinlerken olaylara Istvan’ın kayıtsızlığıyla yaklaşır ama Albert Camus bir 20. Yüzyıl yazarı gibi davranır. Klasik bir geleneğin devrimcisidir. David Szalay farkını burada ortaya koyuyor. 21. Yüzyılın herkes için sığlaşmış ilişki dinamiklerine, çağın gerektirdiği ölçüde kısa ve doğrudan cümlelerle, bir TikTok videosu kaydırıp yeni maceraya geçtiğimiz içerikler üretir gibi değiniyor.

BİLGE AKSU

Ödül jürilerinin motivasyonlarına akıl sır ermez ama biz yine de sorgulayıp dururuz. Bir süredir David Szalay’ın etrafında dönüyor bu mesele. 2025’in sonlarında, “Beden” (The Flesh) adlı romanı Booker Ödülüne layık görüldüğünden beri okuyucular ve eleştirmenler iki gruba ayrıldı. Kimisi sıradışı ve yepyeni bir anlatıyla karşı karşıya olduğumuzu iddia ediyor, diğerleri yapay bir sığlığın yüceltildiğinden şikayet ediyor. Bugünün konusu da bu olsun.

Szalay’ın Beden romanı, Elif Ersavcı’nın harika çevirisiyle geçtiğimiz ay İthaki’den çıktı. Halihazırda kitabı bekleyen bir kitle mevcutken, üzerine bir de yönetmen İlker Çatak’ın bir röportajında, bir sonraki projesinin bu kitabın uyarlaması olacağını belirten demeci ortamlara düşünce, son haftaların gündemi doğmuş oldu. Kitaba kısaca bir göz atıp bu tartışmaların çıkış noktalarını gözden geçirelim o halde.

Erkek Dediğinde…

Kitap yaklaşık 340 sayfa. Son dönemin ortalamasının epey üzerinde bir hacmi var. Yazarı Szalay, ilk olarak 2016’da yine Booker’a aday olduğunda ün kazanmış. Türkçeye “Erkek Dediğin” şeklinde çevrilen bu ve sonraki yapıtlarına dair biçimsel tartışmalar yürütülse de (roman mı hikaye mi gibi sorular etrafında), Szalay’ı öne çıkaran asıl unsur seçtiği temalar olmuş. Erkek Dediğin’de, kitabın adından da anlaşıldığı üzere farklı hikayelerde birçok erkeği anlatan yazar, Beden kitabında bu kez tek bir karakterin gelişimini hedeflemiş.

Tabii yine de bir bildungsroman değil bu. Klasik anlamda büyüme, serpilme hikayesiyle karşılaşmıyoruz. Macaristan’da Istvan adlı bir çocuk, 15 yaşında annesiyle yeni bir şehre taşınıyor. Okulda yeni, mahallede yeni bir hayat. Uzun bir yalnızlık dönemi. Ardından annesinin isteğiyle komşu ailenin 40’lı yaşlardaki hanımına, alışverişlerde poşetlerini taşıyarak yardım ediyor. Bazen de kocasının işlerine el atıyor. Zaman içinde komşu kadın Istvan’a öpücükler vermeye, onunla uzun vakitler geçirmeye başlıyor. Bizim çocuk kadını yaşlı bulsa da ergenliğin etkisiyle razı oluyor. Bu yasak ilişkide işler giderek sarpa sarınca, sonucu yıllar sonraya uzanan bir trajedinin içine sürükleniyoruz. Fakat finalden evvel Londra’da geçirilecek aşırı zengin yıllar var. (Uyarı: Buradan sonrası hikayeye dair kilit bilgiler içerir)

Kadavra, ceset, insan eti

David Szalay, kitabın adını koyarken aslında bizdeki manada “beden” kelimesini kastetmiyor. Flesh daha çok kadavra, ceset gibi bir şey. Cansız, ruhsuz insan eti yani. Istvan 15 yaşından belki 55 yaşına kadar türlü çeşitli macera yaşasa da çoğunda ruhen bir mevcudiyet taşımıyor. Mistik bir tınlaması olmasın bu söylediğimin; daha çok psikolojik bir etki. Travmaya dayalı yaşantılarda görülen “derealizasyon” ya da “disosiyasyon” süreci gibi belki. Bedenen oradasınız, olayların ortasındasınız fakat bu yaşananlar sizi pek de etkilemiyor çünkü zihniniz yıllar evvelki travma esnasında yeni bir bölme açtı, gerçek benliğinizle değil, ikame kişiliğinizle sürdürüyorsunuz yaşantınızı. Otomatik pilottasınız diyelim. (Belki Camus de iki psikanaliz okusa Mersault’ya doğru teşhisi koyarmış?)

İşte Booker jürisine verilen tepkilerden ilki buna dair. Yazarın bilinçli biçimde mesafeli ve duyguları dışlayan anlatımı kimilerince soğuk ve yüzeysel bulunuyor. Istvan’ın bir karakter olarak bize anlatılmadığı, ruhsal portresinin üzerinde durulmadığı hatta kitapta doğru düzgün betimlemeye bile rastlanmadığı söyleniyor. Mesela şu cümlelere bakalım: Uçakta uyuyor. Uyanıp etrafına bakıyor. Uyuyakaldığında nasıl görünüyorsa tıpatıp öyle görünüyor her şey.” (S. 71) Yazar, uçağın içindekileri, koltukları ya da diz mesafelerini, hostesleri, karakterin yüzündeki uyku izlerini anlatmak istemiyor gerçekten de. Yazarın finale doğru giden yolda acelesi varmış gibi. Fakat bu acelecilik, karakterin motivasyonunda var zaten. 15 yaşında cinayet işleyip 20 yaşında orduya katıldıktan sonra yaşantınız size ait değildir artık, bir an evvel o belirsiz finali arar durursunuz.

Bölünme hissi

Istvan aynı zamanda, sanki zihinsel bir hasarı varmışçasına tutuk bir görüntü sergiliyor. İnsanlarla olan diyalogları onları geçiştirmeye dayalı. Cevapları tek kelimelik. Çoğunda “Evet” bile demeyip “hı hı” tepkisini veriyor. Kimi okuyucular buna dair de eleştiri getirmiş, herhangi bir derinlik, bir edebilik görememişler kitapta. Gerçekten de Szalay, çağın sıradan okurunun düşkünü olduğu duygusal yoğunluklu, altı çizilmeye aday hiçbir cümle sarf etmiyor. Etkisi yıllar sürecek travmatik bir olayın anlatımı üç cümleden ibaret. Sonra bir zaman sıçraması ve bambaşka bir ortamda yeniden hayata dönüyoruz. Ve en baştan beri sürekli şimdiki zamanla yazıyor. Geçmişi de geleceği de şimdinin sınırlarında görüyoruz. Londra’da açılan dördüncü bölüme “Bu gece yağmur yağıyor.” (S.103) cümlesiyle giriş yapıyoruz. Çoğunlukla rastladığımız, anlatı zamanını şimdiden ayıran, olay gelecekte dahi geçse “O gece yağmur yağıyor(du)” kullanımından kaçınıyor yazar. Yukarıda bahsini ettiğim bölünme hissinin bir çıktısı bu da. Otomatik pilot yalnızca uçağı yere indirmeye çabalar; hiçbir şeyin öncesi ya da sonrası yoktur. Final cümlesinde, birazdan göreceğimiz gibi hayatının merkezindeki annesini toprağa verdikten sonra, nadiren rastladığımız bir betimleme cümlesinin ardından şunlar geliyor: “Tören bittiğinde bir banka oturuyor. (…)Sonra kalkıp eve yürüyor. Ondan sonra yalnız yaşıyor.” (S. 334)

Bir otomatik pilot sebeplerle, meseleyi oraya getiren yaşantılarla nasıl ilgilenmezse Istvan da öyle davranıyor. Kitabın başından sonuna hiç duymadığımız babasına dair tek bir düşüncesi yok. Fakat yaşadığı olayların hemen hepsinde bu yokluğun etkisi büyük. Komşu kadın veya Londra’daki zengin Helen ondan yaşça epey büyükler. İkisinin kocasıyla da bir iş ilişkisi var. Yani bunlar onun patronu, bir diğer deyişle otorite/baba figürleri. Kolaya kaçıp meseleyi Freud’a bağlamak istemem ama Istvan’ın ilkinde komşu kocayı öldürdükten sonra dünyayı göremeyeceği bir ıslahevi deneyimi yaşaması, ikincisindeyse zengin kocanın kendiliğinden ölmesi sonucu Helen’in ergen oğluyla bir nevi kardeş rekabetine tutuşması, yazarın niyetinden bağımsız bir psikanalitik yön sunuyor bize. Baba figürünün ortada olmadığı, anneninse sürekli etrafta bulunduğu böyle bir ilişkide çocuğun rol karmaşasına girmesi son derece olağan. Istvan, hadi iyimser olalım, “aşık olduğu” kadınların hiçbiriyle eşit bir ilişki düzlemine gelemiyor. Başından sonuna dek onlarla sevişmek, onların yanında durmak ve onlardan beslenmek tek amacı. 15 yaşındayken kendini bir şeyi başarmış hissetmek için, 30 yaşındayken de hayatta kalmak için o “yaşlı” kadınlara ihtiyacı var.

Bu da bizi son kavramımıza getiriyor. Istvan aslında bir parazit. Ya da böyle hakaretamiz konuşmayalım, Irigaray’ın nazik yaklaşımına sığınalım: Kadınları “kullanım değerlerine” göre sıralayıp tüketen, varoluşu itibarıyla bir erkek özne olarak, ama aynı zamanda disosiyatif bir özne olarak, kendisi hiçbir şey üretemeden kadınları mekan gibi kullanıp hayatta kalan bir canlı türü. Kitabın ilk sayfalarında (S.13), sınıfta dalgın dalgın dışarıyı seyrettiği esnada işlenen dersin biyoloji olması, konununsa evrim teorisinde üreme ve hayatta kalmaya dair olması boşuna değil. Istvan, başına ne gelirse gelsin uyum sağlayarak hayata tutunan sıradan bir erkek tipi; kadınların tüm sermayesi (bazen bakım, bazen para, bazen şefkat) onun için kullanılabilir metalardan ibaret.

Booker jürisi neye ödül verdi?

Tabii şimdi en başta konuya girdiğim yere dönmem lazım. Üç beş aydır sorulan o soruya… Booker jürisi bu kitapta tam olarak neye ödül verdi? Dümdüz haliyle bakarsak, senede elli milyon kere anlatılıp duran bir erkek öyküsü bu. Son yıllarda erkeğin eleştirilmesi de bir yenilik olmaktan çıktı. Bizde biliyorsunuz lüks arabasıyla otobanda sarhoş ilerlerken bir ailenin ocağını söndürecek denli hızlı ve delikanlı ama eserlerinde erkekliği eleştirecek denli solcu yazarlar bile var. Kaldı ki Anayurt Oteli’ni, Yabancı’yı da böyle okusan okunur. O halde mesele ne?

Mersault sahilde Arap’ı vururken, mahkemede hakimi dinlerken olaylara Istvan’ın kayıtsızlığıyla yaklaşır ama Albert Camus bir 20. Yüzyıl yazarı gibi davranır. Dönemine göre şok edici olarak betimlemeleri kısa, aktarımları mesafelidir gerçi. Yine de örneğin Hemingway gibi karakterine sempatiyle değil duygusuzca bakmayı başarır. Klasik bir geleneğin devrimcisidir. David Szalay farkını burada ortaya koyuyor. 21. Yüzyılın herkes için sığlaşmış ilişki dinamiklerine, tıpkı Mersault gibi yabancı bir karakteri merkeze yerleştirerek; çağın gerektirdiği ölçüde kısa ve doğrudan cümlelerle, bir TikTok videosu kaydırıp yeni maceraya geçtiğimiz içerikler üretir gibi değiniyor. Çoğu okuyucu için bu kitap, şimdiye kadar gördüğü en bol diyaloglu kitap. Fakat diyaloglarda bizi temaya dair besleyen neredeyse hiçbir şey yok; tam da bu çağın ilişki kurma şekli gibi.