“Doğum yanlısı ama çocuk karşıtı bir dünyada yaşıyoruz” diyen filozof Donna Haraway; “Bebek yapmayın, akrabalık kurun” sloganı eşliğinde toplumsal cinsiyet akışkanlığı, akrabalık ve “tuhaf akrabalık” konularına dikkat çekiyor. Haraway, nüfus kontrolü, otoriterlik, teknoloji, “yavaş yapay zeka” fikri ve “dünyayı inşa etme” gibi temaları değerlendiriyor.

  • Doğum yanlısı ama çocuk karşıtı bir dünyada yaşıyoruz. Çocuklara, kadınlara ve ailelerine ciddi destek sunmadan, halihazırda doğmuş olanlara gereken özeni göstermeden adeta bir tür zorunlu gebelik anlayışı savunuluyor.
  • Kurumsal nüfus kontrolü tarihsel olarak emperyalist ve ırkçı olmuş, bunu bütünüyle reddediyorum. Dünya nüfusu, doğduğum yıl olan 1944'tekinin yaklaşık üç katı. Bu çoğalmada benim gibi ayrıcalıklı insanların çıkarları gözetildi, dünyanın büyük çoğunluğu ise sömürüldü.
  • Teknoloji, dünyanın işlevsel olarak örgütlenme biçimi. Yapay zekanın ancak sürdürülebilir enerji ilişkileri, sürdürülebilir ekolojik ilişkiler ve emeğin yaratıcı biçimde yeniden örgütlenmesiyle uyumlu olduğu ölçüde geliştirilmesini savunuyorum.

 

* CARMEN PÉREZ-LANZAC – Çeviri: Yeni Özgür Politika

Neredeyse yıldızlararası bir yolculuğa hazır olun. 81 yaşındaki Donna Haraway’i dinlemek, alışılmışın oldukça dışındaki bir düşünce evrenine adım atmak demek. Filozof, biyolog ve feminist kuramcı olan Haraway, fen bilimleri ile beşeri bilimlerin kesişim noktasında geliştirdiği yenilikçi düşünceleriyle tanınıyor. Düşünebilmek için kendisini çürümekte olan maddenin yerine koyduğunu söylüyor. Vizyoner ve kışkırtıcı, yazılarında da punk bir ruh hissediliyor. Bilimkurgudan ilham alan ve ironik bir üslupla yazan Haraway, insanlarla teknolojinin ve diğer türlerin nasıl iç içe geçtiğini görebilmemize yardımcı olmak amacıyla hikayeler örüyor.

Haraway'in yaşamı da düşünceleriyle uyumlu görünüyor. Evini üç tavuk, bir zamanlar sokak köpeği olan iki köpek ve hayat arkadaşı, bilim iletişimcisi Rusten Hogness ile paylaşıyor. Sabahın erken saatlerinde görüntülü görüşmeyle bağlanıyor. Arkasında rahat bir dağınıklığın hakim olduğu bir köşe var: masanın üzerinde bir çift gözlük, kitap yığınları, üst üste bırakılmış kıyafetler ve arkada bir kondisyon bisikleti. Yüzünde geniş bir gülümseme beliriyor.

Sizi tanımlayan özelliklerden biri, ikili karşıtlıkların ötesini görebilmeniz. Düşünce tarzınızı “dokunaçlı bir koreografi” olarak tanımlıyorsunuz. Bu kendine özgü düşünme biçimini nasıl geliştirdiniz?

Bunu kesin olarak bilmek zor. Belleğimiz kusurlu, üstelik geçmişimizi sürekli yeniden kurarız. Ama bir hikaye anlatmam gerekirse, hiçbir zaman net çizgilerle tanımlanmış kategorilere ilgi duymadığımı söyleyebilirim. Daha en başından, yoğun, bedensel ve kolayca parçalara ayrılamayan bir dünyanın içinde büyüdüm.

İkili sınıflandırmalar kimyada, taksonomide ya da biyolojide işe yarayabilir. Felsefe eğitimim sırasında ise, temsilleri şeylerin kendisiyle karıştırdığımızı ifade etmeme imkan veren dili öğrendim. Alfred North Whitehead'in “Bilim ve Modern Dünya” adlı eseri benim için önemliydi. Amerikalı pragmatistler Charles Peirce ve William James de öyle, daha sonra Belçikalı filozof Isabelle Stengers'in çalışmaları da aynı ölçüde etkili oldu. Onlar, dünyada var olmaya ilişkin temel sezgilerime isim verebilmemi sağladılar.

Siborg Manifestosu [“Bilim, Siborglar ve Kadınlar: Doğanın Yeniden İcadı” kitabında yer alan ve 2023'te Alianza tarafından yeniden yayımlanan metin] yerleşik kalıpları sarstı. Bu metinde insanların zaten teknolojiyle bütünleşmiş varlıklar olduğunu söylüyorsunuz. Nasıl?

"Siborg" sözcüğünü ilk kez Vietnam Savaşı sırasında duydum. Dönemin Savunma Bakanı Robert McNamara Honolulu'da elektronik savaş cephesini kurmuştu, ben de o sırada Hawaii Üniversitesi'nde ders veriyordum. Bir aktivist, biyolog ve entelektüel olarak siborgun askerî kökeni benim için her zaman aşikardı.

Daha sonra orduda görev yapmış bir öğrencim bana, "siborg" teriminin uzay yarışı sırasında, insanı Ay'a gönderme çabalarının bir parçası olarak ortaya çıktığını anlattı. Kan şekerini ya da sinirsel sinyalleri düzenleyen implantların maymunlar üzerinde denenmesi gibi çalışmalarla insanın geliştirilmesi fikri de aynı teknolojik ufkun parçasıydı: teknolojiyle geliştirilmiş hayvan modeli. Benim için siborg hiçbir zaman yalnızca bir makine olmadı, etten bedenle dijital teknolojinin birleşimiydi.

Siz hiçbir zaman teknoloji karşıtı olmadınız.

Hayır, hiçbir zaman. Elim de işlevsel kullanım alanları olan bir teknoloji. Teknoloji, dünyanın işlevsel olarak örgütlenme biçimi. Ancak teknolojinin militarize edilmiş ve erkek egemen bir dünyanın inşasına hizmet edecek şekilde kullanılması feminist düşünce açısından çok büyük bir sorundu.

Ben o zeminde düşünmek, onu bükmek ve militarist karakterinden arındırmak istedim. Siborg Manifestosu, ekofeminist dostlarımla dayanışma içindeydi fakat o dönemde (ve gayet anlaşılır nedenlerle) yaygın olan teknoloji karşıtı pozisyonu benimsemiyordu. Ben siborg bir feminist yaklaşımı savunmak istedim.

O denemeyi bugün yazıyor olsaydınız ne hakkında olurdu?

[Dönüp bir kitap alıyor.] Şu tabloya bakın. Adı “İkinci Gelişin Müjdesi” ve arkadaşım Lynn Randolph'a ait. Resimdeki figürlerden birinin, bir çipin üzerinde uzanan kadın bir siborg olduğu açıkça görülüyor, yanında ise bir hamileliği müjdeleyen Cebrail meleği var. Ama neyin hamileliği?

Ben bu siborga “Claudette” adını verdim. Ve bence Anthropic'in dil modeli Claude'a hamile. O siborgun rahminde gelişmekte olan şeyin büyük dil modelleri, sohbet robotları ve bugün dünyamızı dolduran o dijital varlıklar olduğunu düşünüyorum. Dünyamız, devasa veri merkezlerine sürekli veri akışı sağlayan sensörlerle kaplı.

Peki bu muazzam veri ve enerji yükünü taşırken nasıl bir eyleme ihtiyaç duyuyoruz? Örneğin su kaynaklarının tükenmemesi ve biyolojik çeşitliliğin hayatta kalabilmesi için ne yapmak gerekiyor?

Bütün bunlar, İsrail ve ABD'nin İran'a yönelik bombardımanlarında ya da Ukrayna'daki insansız hava araçlarında kullanılan teknolojilerle aynı teknolojik altyapıya dayanıyor. Şunu da eklemek isterim: Teknolojinin başarısız olduğu anlardan hoşlanırım.

Ne demek istiyorsunuz?

Bu kadar değer verilen teknolojiler sürekli başarısız oluyor. En az bizim kadar. Bunu hatırlamak önemli.

Bunlar berraklık anları. Çünkü tam da kırılma anlarında anlama imkanı ortaya çıkar. Yeni fikirleri her şey yolunda giderken değil, işler bozulduğunda ediniriz. Değişim ihtimali de buradan doğar.

İnsanların direnmesinin nedenlerinden biri de bu. Şu sıralar, göçmenlerin sınır dışı edilmeden önce tutulduğu yeni gözaltı merkezlerinin inşasını engellemeye çalışan kişilerle birlikte çalışıyorum. Direnerek bütün bu aygıtın işlemesini aksatmaya, böylece dünyada başka türlü ihtimallerin ortaya çıkabileceği bir alan açmaya çalışıyoruz.

Baskı sistemlerini çökertmeye çalışıyoruz ki canavarın karnından yeni olasılıklar doğabilsin. Sivil haklar hareketinin bunu büyük bir berraklıkla yaptığını düşünüyorum.

Direniş biçimlerine birazdan döneceğiz. Ama önce şunu sormama izin verin: Yapay zekâ kullanıyor musunuz?

Yapay zekayı kullanmamak imkansız. Google'da her arama yaptığımda karşıma, aradığım şeyin yapay zeka tarafından hazırlanmış bir özeti çıkıyor. Bu konuda bir seçim hakkım yok. Onu aktif ve bilinçli biçimde kullanıyor muyum? Hayır. Kullanmayı öğrenemeyecek kadar tembelim. Ama yapay zekayla çok ilginç işler yapan sanatçı dostlarım var. Sanırım bir gün ben de onu seçici biçimde kullanmayı öğreneceğim.

Ama tekrar söyleyeyim: Yapay zeka şeytan değil. Bugün devasa miktarda sermayenin aktığı, çoğu zaman da pek hayırlı amaçlara hizmet etmeyen bir araçlar bütünü. Üstelik çok büyük bir çevresel maliyet yaratıyor.

Ben daha çok “yavaş yapay zeka” fikrinden yanayım. Yapay zekanın ancak sürdürülebilir enerji ilişkileri, sürdürülebilir ekolojik ilişkiler ve emeğin yaratıcı biçimde yeniden örgütlenmesiyle uyumlu olduğu ölçüde geliştirilmesini savunuyorum. İnandığım dünyanın kurulmasına katkı sunan yavaş bir yapay zekadan yanayım, bugün bize dayatılan hızlandırılmış yapay zekadan değil.

Donna Haraway hakkında:

Ideas tarafından teknoloji alanının en etkili on düşünüründen biri seçilen Haraway, 1985 yılında yayımlanan Siborg Manifestosu adlı denemesiyle geniş kitlelerce tanındı. Bu metinde, teknolojinin dışında değil, onunla birlikte ve onun içinde var olduğumuzu savunuyordu. Kaliforniya Üniversitesi Santa Cruz kampüsündeki Bilinç Tarihi Kürsüsü'nde emeritus profesör olan Haraway, daha önce Hawaii'de ABD'nin ilk feminist kuram kürsüsünün ilk kadrolu profesörü olmuştu.

Çalışmaları feminist kuram, queer kuram ve siberkültür araştırmaları üzerinde derin etkiler bıraktı. Farklı alanlarda 60'tan fazla doktora tezine danışmanlık yaptı, eserleri onlarca sanatçıya ilham verdi. Aldığı ödüller arasında 1992 Amerikan Kitap Ödülü ile Rotterdamlı düşünür Erasmus'un anısına Hollandalı vakıf tarafından verilen 2025 Erasmus Ödülü bulunuyor.

Otoriterlikten söz edelim. Kanadalı siyaset kuramcısı Bonnie Honig, Donald Trump'ı görmezden gelerek yaşamayı önermişti. Avrupa'da da sanki sizin izlediğiniz yola doğru gidiyoruz. Bu sersemlemişlik halinden nasıl çıkabiliriz?

Etnik temelli otoriter milliyetçilikler dünyanın birçok yerinde yükselişte. Hindistan'da, Fransa'da, İspanya'da, İngiltere'de, Amerika Birleşik Devletleri'nde... Hepimiz çok geniş bir tarihsel dönemin içinde yaşıyoruz, bir yandan hayatlarımızı sürdürmeye çalışırken bir yandan da ne yapabileceğimizi anlamaya çalışıyoruz.

Ben İspanya'nın Franco'ya karşı mücadelesinden çok şey öğrendim. Ayrıca İspanyol demokrasisinin o dönemden çıkıp dünyaya olumlu bir enerji sunabilmiş olmasından da. Ama aynı zamanda İspanya, neoliberalizmin, Avrupa Birliği'nin çelişkilerinin ve göçün yarattığı sorunların yükünü dünyanın geri kalanına aktarmadan toplumsal birlik üretme zorunluluğunun içinde sıkışmış durumda.

Bugün bütün felaketlerin yükünü göçmenler taşıyor. Otoriteye karşı mücadele, yabancıyı karşılamayı öğrenmekten; başlangıçta bize yabancı gelen insanlarla bağlar kurmaktan, benim deyimimle "akrabalıklar yaratmaktan" ve çok daha heterojen toplumları yeniden kurmayı öğrenmekten geçiyor.

Göç yeni bir olgu değil. Toplumlarımız, iklim yıkımının ve ekstraktivist kapitalizmin zorladığı yeniden bileşimlerin ürünü.

Direnmenin somut yollarına dair birkaç örnek verebilir misiniz?

Etnik milliyetçi otoriterliğe bütün varlığımızla karşı çıkalım. Göçmenlerle dayanışma içinde olalım.

Ben onları destekleyen hızlı müdahale ağının bir parçasıyım. Hukuki gözlemcilik ve tanıklık toplama konusunda eğitim aldım. Göçmenlik denetim görevlilerinin ortaya çıkabileceği bölgelerde devriye geziyorum. Yaşadığım şehirde yaklaşık iki bin kişilik bir grubun üyesiyim, şehir küçük olduğu için bu oldukça büyük bir sayı.

Ayrıca İspanyolca öğreniyorum; umarım bu röportajı yayınlandığı dilde (İspanyolca) okuyabilirim.

Dilin kendisi ve fikirleri birbirine bağlama beceriniz yazılarınızda önemli bir yer tutuyor. Bir hikâyenin dönüştürücü gücüne inanıyorsunuz.

"İnanıyorum" demekten çok "umut ediyorum" derdim. Bir bağlılık umuyorum.

Canlılar olarak hikâyelerin içinde yaşarız. Yaşayan hiçbir şey, zaman içinde anlam üretme sürecinin dışında değil. Ben buna hikaye diyorum.

Bilimkurgu yazarlarına, ressamlara ve dansçılara kendimi yakın hissediyorum. Onların işlerini, dünyayı örgütleyip öneriler sunmanın bir yolu olarak deneyimliyorum.

Bu hikayenin içinde yaşamak ister misin? Onu değiştirmek ister misin? Yoksa onu yeryüzünden tamamen silmek mi istersin?

Hikayeler, insanları bir anlatının parçası olmaya davet eder.

Kullandığınız kavramlardan biri de worlding ("dünya kurma" ya da "dünya inşa etme").

Bu kavramı ben icat etmedim ama kesinlikle sahiplendim. Heidegger de kullanır, fakat ben ona bütünüyle farklı bir anlam yüklüyorum.

Heidegger'in kullanımı son derece hümanistti, dünyanın merkezine insanı yerleştirme fikriyle bağlantılıydı. Benim kullanımım ise bilimkurgudan geliyor: Yazarların önerdiği dünyalarda yaşamayı öğrenmekten.

Bilimkurgu yazarları, bir hikayeyi taşıyabilecek kadar sağlam dünyalar kurarlar. Biz de birbirimizle birlikte sürekli bir dünya kurma sürecinin içindeyiz, geleceğe layık dünyalar yaratabilmek için. Ve bu dünyalar her zaman insandan daha fazlasını içerir.

Kendinizi posthümanist olarak tanımlamıyorsunuz; bunun yerine hayat arkadaşınızın önerdiği bir sözcüğü tercih ediyorsunuz: "kompost".

İnsanlar beni sürekli posthümanist olarak tanımlıyor ama bu etikete direniyorum. Kendimi yakın hissettiğim ve bu tanımı memnuniyetle sahiplenen düşünürler var: örneğin İtalyan filozof Rosi Braidotti. Ben ise daha çok kompostla ilgileniyorum: katmanlarla, çürüyen maddeyle, çürümekte olan kompost yığınının sıcaklığıyla. Düşünmeye başladığım yer tam da orası.

“Sorunla Kalmak: Chthulucene'de Akrabalık Kurmak” kitabınızı "tuhaf akrabalıklar" kuranlara adıyorsunuz. Bundan neyi kastediyorsunuz?

Herhalde heteronormatif çekirdek aileyle ve onun soy ilişkileriyle pek rahat olmadığımı fark etmişsiniz. Benim ilgimi çeken şey, [aralarında kan bağı olmayan] insanlar arasında akrabalık yaratan pratiklere katılmak.

Antropologlar "kinship"i/akrabalığı "yaygın ve kalıcı bir dayanışma" olarak tanımlar. Bu, bütünüyle isteğe bağlı bir şey değil; çoğu zaman akrabalarınızı siz seçmezsiniz. Bir kuzeniniz varsa, o kuzen de sizin akrabanız; hoşunuza gitse de gitmese de. Arkanızı dönüp bu ilişkiyi ortadan kaldıramazsınız.

Ama akrabalığı bilinçli olarak da kurarız. Benim ilgimi çeken şey onun kalıcılığı (umarım kuşaklar boyunca sürer); yaygınlığı (aynı evde yaşamayı gerektirmez); ve dayanışmacı niteliği: birileri için var olmak ve birileriyle birlikte olmak.

İnsanlarla olduğu kadar insan-ötesi varlıklarla da akrabalık kurmak ilgimi çekiyor. Kendimi siborglarla, köpeklerle, geyiklerle, mayayla, bakterilerle ve sekoyalarla aynı akrabalık ağının parçası gibi hissediyorum. Aramızda derin bağlar var.

Yakın arkadaşım antropolog Susan Harding ve evlatlık oğlu Marco, Rusten ve benimle birlikte otuz yıldır bu türden bir "tuhaf akrabalık" örneği oluşturuyor. Biz bilinçli olarak kurulmuş bir aileyiz.

Peki nüfus kontrolünden yana mısınız?

 Hayır. Ama bir sloganım var: "Bebek yapmayın, akrabalık kurun."

Kurumsal nüfus kontrolü tarihsel olarak emperyalist ve ırkçı olmuş; bunu bütünüyle reddediyorum.

Ben insan nüfusunun büyüklüğünden söz ediyorum. Bugün dünya nüfusu yaklaşık 8,5 milyar. Bu olağanüstü yüksek bir sayı. Benim doğduğum yıl olan 1944'teki nüfusun yaklaşık üç katı. 2,5 milyardan 8,5 milyara çıkarken benim gibi ayrıcalıklı insanların çıkarları gözetildi, dünyanın büyük çoğunluğu ise sömürüldü.

Bugünkü nüfus, hem biyolojik çeşitliliğin hem de insanların gelişip serpilmesi için gerekenden fazla. Ben başka biçimlerde akrabalık kurmaktan ve halihazırda var olan çocuklara bakmaktan yanayım.

Doğum yanlısı ama çocuk karşıtı bir dünyada yaşıyoruz. Çocuklara, kadınlara ve ailelerine ciddi destek sunmadan, halihazırda doğmuş olanlara gereken özeni göstermeden adeta bir tür zorunlu gebelik anlayışı savunuluyor.

Ben çocuklardan yanayım ama natalist (doğum yanlısı) değilim ama antinatalist (doğum karşıtı) da değilim. Bebek sahibi olmanın daha nadir ve daha kıymetli bir şey olması gerektiğini düşünüyorum.

Çocuklara bakmak gerçekten çok önemli. Üstelik neredeyse yavru köpekler kadar güzel kokuyorlar... (Gülüyor.)

ABD'deki ilk feminist kuram kürsüsünün ilk kadrolu profesörüydünüz. Feminizminiz nasıl şekillendi?

Rahibeler tarafından yönetilen bir Katolik kız okuluna gittim. Öğrencilerini çok ciddiye alırlardı: basketbolcu olarak da, düşünür olarak da, insan olarak da. Bu hayatımın büyük armağanlarından biriydi.

Üniversitede ise her şeyi değiştiren bir felsefe hocam oldu. Dört yıl boyunca büyük filozoflarla birlikte ve zaman zaman onlarla dalga geçerek kahkahalar attık.

Daha sonra Yale'de, biyoloji alanındaki ataerkil yapılara karşı mücadele eden Women in Cell Biology komitesine katıldım. Açık biçimde feminist olmam 1960'lı yıllara dayanır.

İspanya'da feminist hareket uzun süredir bölünmüş durumda. Birçok kentte, kabaca söylemek gerekirse, trans haklarını savunanlarla karşı çıkanlar ayrı yürüyüşler düzenledi. Sanırım siz trans haklarını savunan tarafta yer alırdınız. Neden?

Feminizm iyiliğin eş anlamlısı değil. Her zaman çatışmalar ve bölünmeler içermiş. Faşist feministler de vardı, bugün de varlar.

Ama feminizmin temelinde kadınlara ve kız çocuklarına duyulan sevgi ile patriyarka ve erkek üstünlüğü adına verilen zararın (erkeklere verilen zarar da buna dahil) farkına varmak yatar.

Benim için feminizm toplumsal cinsiyeti pekiştirmekle değil, onu çözmekle ilgili. Toplumsal cinsiyet kategorilerinin doğal değil, tarihsel olarak inşa edilmiş olduğunu anlamakla ilgili. Ve bunların başka türlü de olabileceğini kabul etmekle: daha az şiddet içeren, daha az ikili, daha açık ve daha kapsayıcı biçimlerde.

Toplumsal cinsiyet akışkanlığının ve kişinin kendi bedeni üzerinde belli ölçüde söz sahibi olmasının (bu ifadeyi kullanırken dikkatli olsam da) önemli olduğunu düşünüyorum.

Toplumsal cinsiyetin evrimsel bir tarihi var ve bugün bu akışkanlık son derece güçlü biçimde hissediliyor. Nehirler coşkuyla akıyor. Feminizm de o nehrin bir parçası.

Toplumsal cinsiyeti sabitlemek, kesin biçimde tanımlamak ve önceden ne olduğunu belirlemek isteyen feministlerin hem kategoriler konusunda hem de siyasal düzlemde hatalar yaptığını düşünüyorum ve önerilerine katılmıyorum.

Ama yine de onları okumaya devam ediyorum. Onları iptal etmeyi reddediyorum. Hâlâ Harry Potter okuyorum. Benimle aynı fikirde olmayan insanları iptal etmeyi bütünüyle reddediyorum.

Kaynak: El Pais 

Kaynak link: https://elpais.com/ideas/2026-05-30/donna-haraway-filosofa-vivimos-en-un-mundo-pronatalista-y-antiinfancia-tener-bebes-deberia-ser-algo-escaso-y-valioso.html