• Henüz çok küçük bir çocuk iken ailesiyle İngiltere’ye sığınmak zorunda kalan Kürt yönetmen Yad Deen, Saddam rejiminin yol açtığı 1991 Kürt mülteci krizini “Safe Haven” oyunuyla tiyatro sahnesine taşıdı. Yad Dee, “Bu, benim hafızam ve kimliğim” dedi.

 

AYTEN TEKİN BAGOK/LONDRA

Dağlara sığınan iki milyon Kürt’ün hikâyesi “Safe Haven” isimli oyunla Londra’da sahneye taşındı. Oyun, 1991 göçünün tanıkları, mağdurları ve dönemin aktörlerinin anlatılarından yola çıkarak hazırlandı. Britanyalı eski diplomat Chris Bowers'ın kaleme aldığı, Kürt-Britanyalı yönetmen Yad Deen'in yönettiği oyun, 23-27 Haziran tarihleri arasında Londra'daki Arcola Theatre'da sahnelendi. Yönetmeni Deen ile oyunun ortaya çıkışını, 1991 Kürt göçünün hafızasını ve tiyatronun rolünü konuştuk.

Yad Deen kimdir?

Yad Deen, Londra'da yaşayan İngiliz-Kürt bir film yapımcısı, yönetmen, senarist, yapımcı ve fotoğrafçıdır. Yad Deen bebekken ailesi Saddam Hüseyin rejimi nedeniyle ülkesinden kaçmak zorunda kalmış.  Göç, kimlik, insan hakları ve çatışma bölgelerindeki yaşam gibi derin temaları işleyen eserlere imza atan Yad Deen, sekiz yıl bonuca Başûrê Kurdistan ve Irak’ta belgesel yapımcılığı ve fotoğrafçılık yapmıştır.

Bu oyunun yönetmenliğini üstlenmeye nasıl karar verdiniz? Sizi “Safe Haven”a çeken ne oldu?

Bir Kürt olarak halkımızın yaşadığı acılara ve mücadelelere dair farkındalık yaratma isteğim her zaman vardı. Ancak Safe Haven bana, Suriye rejiminin Rojava’ya yönelik saldırılarının yaşandığı bir dönemde ulaştı. O süreçte birçok medya kuruluşu QSD güçlerini yanlış biçimde yansıtıyordu. Oysa aynı güçler DAİŞ’i yenilgiye uğratan güçlerdi. Kürdistan’ın dört parçasında Kürtler, Rojava için hep birlikte, tek ses ayağa kalktı. Bu dayanışma kısa sürede uluslararası diaspora topluluklarına da yayıldı. O süreçte elime ulaşan Safe Haven, eski İngiliz diplomat Chris Bowers tarafından özen ve samimiyetle kaleme alınmıştı. Haberlerin hızla tüketildiği günümüz dünyasında, bu eser izleyicilere durup düşünme, olanları özümseme, öğrenme ya da hatırlama fırsatı sunuyordu.  

Oyun, Birinci Körfez Savaşı sonrasında yaşanan Kürt mülteci krizine dayanıyor. Sahneye taşırken nasıl bir yaklaşım benimsediniz?

Chris ve ben hikayeyi ve karakterleri geliştirmek için birlikte çalıştık. Bu sürecin önemli bir parçası olarak göçten sağ kurtulan kişilerle röportajlar gerçekleştirdik.

1991 yılında yaklaşık iki milyon Kürt’ün dağlara sığınmak zorunda kaldığı düşünüldüğünde, bu hikayelere ulaşmak için aile çevremin dışına çıkmama bile gerek kalmadı. Dinlediğim her hikaye, başlı başına bir oyunu hak edecek kadar güçlüydü. Asıl zor olan ise hangi hikayelerin ve hangi bölümlerin sahneye taşınacağına karar vermekti.

Bu yapımın merkezinde özgünlük yer alıyor. Her insanın yaşadığı deneyim kendi başına anlatılmayı hak ediyor. Biz de göçün evrensel yönlerine odaklanarak bu ortak insanlık deneyimini sahneye taşımaya çalıştık.

Karakterlerimizden ikisine ilham veren iki isim de ilk prova gününde bizimleydi. Oyuncularımız, Whitehall’da harekete geçilmesini sağlayan isimlerden Catherine Doe ve Dlawer Al’Aldeen’e sorular yöneltme fırsatı buldu. Ayrıca göçten sağ kurtulan Anwar Hamarash da bizimleydi. Birinci elden tanıklığını ve deneyimlerini bizimle cömertçe paylaştı.

Kürt-Britanyalı bir yönetmen olarak bu konu sizin için kişisel açıdan bir anlam taşıyor mu?

Kesinlikle. Bu olayların televizyonda nasıl geliştiğini Londra’dan izlediğimi hatırlıyorum. Bu, 24 saat kesintisiz yayınlanan ilk büyük insani krizdi. Ailemin memleketteki yakınlarımız için duyduğu üzüntüyü ve endişeyi çok net hatırlıyorum.

O dönem henüz altı yaşındaydım. Ancak beş yıl önce ailemle birlikte yaşadığımız zorunlu göç  nedeniyle savaşın ve yerinden edilmenin ne anlama geldiğini biliyordum. Bu nedenle oyunda anlatılanlar benim için yalnızca tarihi olaylar değil aynı zamanda kişisel hafızamın ve kimliğimin bir parçası.

Kürtlerin diktatörlük ve işgal altında yaşadığı acıların uzun vadeli etkilerine doğrudan tanıklık ettim. Bu nedenle hikayenin son derece dikkatli ve saygılı bir biçimde ele alınması benim için her zaman çok önemli oldu.

Oyun, siyasette ahlaki sorumluluk fikrini ele alıyor. İzleyiciler arasında nasıl tartışmalar başlatmasını umuyorsunuz?

Öncelikle izleyicilerin şu soruyu sormasını istiyorum: Bir insani kriz dünyanın gözleri önünde yaşanırken ve zaman bu kadar kritik bir faktörken, 1991 Kürt göçü sırasında Whitehall'da alınan kararlardan bugün ne öğrenebiliriz?

O dönemde alınan kararlar, daha fazla Kürt’ün yaşamını yitirmesini ve olası bir soykırımı önlemek amacıyla güvenli bölgenin oluşturulmasını sağladı. Bunun yanı sıra genç Kürtlerin anne babalarıyla, hatta büyük ebeveynleriyle 1991'de yaşadıkları deneyimler üzerine konuşmaya başlamasını umuyorum. Pek çok aile, anlaşılır nedenlerle çocuklarını bu acı hatıralardan korumayı seçmiş olabilir. Ancak insanın kendi geçmişini ve ailesinin hayatta kalmak için neler yaşadığını öğrenmesi son derece önemli.

Ayrıca izleyicilerin, mültecilerin büyük çoğunluğunun ülkelerini terk etmek istemediğini de anlamalarını isterim. İnsanlar güvenlik arayışıyla yollara düşüyor ve güvenlik aramak suç değil. Tiyatro da insanlara durup düşünme, yaşananları yeniden değerlendirme ve empati kurma fırsatı sunuyor.

Bu nedenle Kürtler için bu eser, yaşanmış deneyimlere ve kuşaktan kuşağa aktarılan kolektif hafızaya seslenen tarihi bir drama niteliği taşıyor. Kürt olmayan izleyiciler için ise tanıdık ve evrensel temaların farklı bir bağlam içinde anlatıldığı güçlü bir insan hikayesi olarak değerlendirilebilir.

Hikaye 1991 yılında geçmesine rağmen, ele aldığı temaların birçoğu bugün de güncelliğini koruyor. Bu durum yaklaşımınızı etkiledi mi?

Kesinlikle. Bunun etkilerine hem Şengal'de hem de Ukrayna'da bizzat tanık oldum. Bu nedenle hikaye ilerledikçe mağdurların ve yaşadıklarının izleyicilerin zihninde canlı kalması benim için çok önemliydi. Provalar sırasında özellikle gerçeklerle yüzleşmeyi ve yeniden kavuşmayı konu alan sahneler beni en çok etkileyen anlar oldu.

Hikayenin siyasi boyutuyla karakterlerin kişisel deneyimleri arasında nasıl bir denge kurdunuz?

Bu denge büyük ölçüde Chris Bowers'ın metni ne kadar özenle kaleme aldığından kaynaklanıyor. Chris, siyasi sonuçlarla karakterlerin ahlaki motivasyonları arasında güçlü bir denge kurmayı başarmış. Sonuçta bu bir siyasi drama ancak aynı zamanda güçlü bir insani sorumluluk duygusu taşıyor. İzleyici de karakterlerin yaşadıkları aracılığıyla bu sorumluluğun ağırlığını hissediyor.

Ana akım Britanya tiyatrosunda Kürt temsili tarihsel olarak sınırlı kaldı. Sizce bu durum değişmeye başladı mı?

Bu değişimin büyük ölçüde Kürt yazarlara ve Chris Bowers gibi Kürdistan'da yaşamış, Kürtlerin doğru temsilini önemseyen yazarlara bağlı olduğunu düşünüyorum. Safe Haven'ın bu alanda bir katalizör görevi görmesini umuyorum. Özellikle Birleşik Krallık genelinde planladığımız turne düşünüldüğünde bunun önemli bir başlangıç olabileceğine inanıyorum.

Chris Bowers'la yürüttüğümüz çalışma da bu yaklaşımın önemli bir parçasıydı. Oyunun ilk sahnelenmesinin ardından metni birlikte yeniden gözden geçirdik. Özellikle dağ sahnelerini zenginleştirmeye ve hikayeye farklı bakış açıları kazandırmaya odaklandık. Chris'in diplomasi geçmişi ise Whitehall'da kriz dönemlerinde yaşananları sahneye gerçekçi bir şekilde taşımamız açısından büyük katkı sağladı.

***

Tiyatronun cesareti

Tiyatro bazen insanların sormaya cesaret edemediği soruları ortaya çıkarır. İzleyiciye düşünme, sorgulama ve empati kurma alanı açar. Hikayenin gözlerinizin önünde canlanması yaşananları çok daha somut ve sarsıcı hale getirir. Bu yakınlık, seyircinin hikayeden uzak durmasına izin vermez. Karakterlerle duygusal bir bağ kurmamak neredeyse imkansız hale gelir. Bu nedenle tiyatro benzersiz ve güçlü bir deneyim sunar.

Umarım izleyiciler Safe Haven'dan ayrılırken şunu düşünürler: Doğru olanı yapmak tesadüflere bırakılmamalıdır. Bu anlayış hem politikalarımızın hem de ahlaki değerlerimizin ayrılmaz bir parçası olmalıdır.