Büyük alanların dönüşü ve toplumun stratejisi (1)
- Barrack, harekatın başarısını ortakların artık ne kadar sorumluluk taşıyabildiğiyle ölçüyor ve bölgeye kendi geleceğini teslim etmekten söz ediyor. Son Amerikan birlikleri Eylül sonunda Erbil Hava Üssü'nü boşalttı ve Pentagon bunu başarılı kapanışı olarak ilan etti. Her ikisinin arkasında da 2025'te yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi var.
- Belge, Ortadoğu bölümüne yükleri kaydırma ilkesini başlık yapıyor ve ulus-devleti dünyanın temel siyasi birimi ilan ediyor. Roma'daki sessizlik bu ilkenin sahadaki karşılığıdır; devlet olmayan bir ortak, savaş sürerken vazgeçilmezdir, savaş bittiğinde ise adı anılmaz. Çelişki burada başlıyor. Yüz yılı aşkın bir süre boyunca dışarıdan çizilen sınırlar...
- Kürtlerin statüsüz kalması genellikle dört devletin onları bölüşmesiyle açıklanır. Bu açıklama doğru ama eksik. Dört devlet Kürtleri bölüştü, uluslararası sistem de bu bölünmeyi tanıdı. Nesneleştirme iki katmanda gerçekleşti: önce büyük güçler bölgeyi dışarıdan nesneye dönüştürdü, ardından o haritadan doğan devletler kendi halklarını içeriden nesneye dönüştürdü.
SİNAN CUDİ
1 Ekim 2026'da Roma'da, İtalya Dışişleri Bakanlığı'nın Farnesina'daki binasında toplanan IŞİD'e Karşı Küresel Koalisyon, on iki yıllık bir askeri harekatın kapanışını ilan etti. Toplantının eş başkanı ABD'nin Türkiye Büyükelçisi ve Irak ve Suriye Özel Temsilcisi Tom Barrack, aynı gün yayımladığı açıklamada IŞİD'e karşı 2014'ten beri yürütülen Inherent Resolve (Doğal Kararlılık) Harekatını çağımızın büyük askeri seferlerinden biri olarak tanımladı. Zaferin sahiplerini sayarken Amerikalıları, koalisyon ortaklarını ve uluslarının geleceği için savaşan Iraklılar ve Suriyelileri (the Iraqis and Syrians who fought for their nations' futures) andı.
Metinde bir ad yoktu. On yıl boyunca karadaki savaşın ağırlığını taşıyan, Kobanê'den Baxoz'a kadar örgütün toprak hakimiyetini fiilen yıkan Suriye Demokratik Güçleri (SDG-QSD-SDF), zafer anlatısında "Suriyeliler" genellemesinin içinde eriyip gitti. Şubat ayında Riyad'da toplanan aynı koalisyonun bildirisi SDG'nin bu savaşta ödediği bedele açıkça takdir sunuyordu. Sekiz ay sonra Roma'da o takdir de kalmamıştı.
Metnin geri kalanı ise başka bir şey anlatıyor. Barrack, harekatın başarısını ortakların artık ne kadar sorumluluk taşıyabildiğiyle ölçüyor ve bölgeye kendi geleceğini teslim etmekten söz ediyor. Son Amerikan birlikleri Eylül sonunda Erbil Hava Üssü'nü boşalttı ve Pentagon bunu Irak'taki misyonun başarılı kapanışı olarak ilan etti. Her ikisinin arkasında da Aralık 2025'te yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi var. Belge, Ortadoğu bölümüne yükleri kaydırma ilkesini başlık yapıyor ve ulus-devleti dünyanın temel siyasi birimi ilan ediyor. Roma'daki sessizlik bu ilkenin sahadaki karşılığıdır; devlet olmayan bir ortak, savaş sürerken vazgeçilmezdir, savaş bittiğinde ise adı anılmaz.
Çelişki burada başlıyor. Yüz yılı aşkın bir süre boyunca dışarıdan çizilen sınırlar ve vesayet rejimleriyle nesneleştirilen bir bölgeye, ilk bakışta özneliği iade ediliyor gibi görünüyor. Ne var ki bu öznelik yalnızca bir biçimde, yirminci yüzyılın kendi ürettiği ulus-devlet biçiminde iade ediliyor. 1945 sonrası düzenin krizine sistemin merkezinden gelen cevap, ulus-devleti aşmak yerine onu güçlendirmek ve büyük güçlerin kendi alanlarını tahkim ettiği bir dünya kurmak yönünde ilerliyor.
Bu tespitten iki soru doğuyor. Birincisi, ABD'nin bölgedeki askeri varlığını geri çekmesi ve onu taşıyan strateji Ortadoğu'da nasıl bir düzene işaret ediyor? İkincisi, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan'ın "Barış ve Demokratik Toplum" çağrısıyla çerçevelenen demokratik entegrasyon stratejisi bu düzende nerede duruyor?
Dosyanın iddiası, bu stratejinin tam da ulus-devletin güçlenerek çıktığı bir dünya için tasarlandığıdır. Strateji, güçlenen devletin içinde örgütlenmeyi, güvenlikleştirme döngüsünü kırmayı ve hukuki güvenceyi beklemeden fiili durumu kurmayı öneriyor. Devletten beklediği tek şey ise engel olmaktan çıkması.
Büyük alan ve nomos
Carl Schmitt, 1 Nisan 1939'da Kiel'de, Almanya'nın Çekoslovakya'nın geri kalanını işgal etmesinden iki hafta sonra verdiği konferansta "alan dışı güçlere müdahale yasağıyla birlikte uluslararası hukukta büyük alan düzeni" fikrini ortaya attı. Kavramın üç unsuru var: tek bir devletin sınırlarını aşan siyasi ve ekonomik bir alan, bu alana yön veren önder güç ve belirleyici olanı, alana yabancı güçlerin oraya müdahalesinin yasaklanması.
Schmitt bu düzenin ilk başarılı örneğini 1823 Monroe Doktrini'nde buluyordu. Ona göre ABD bu doktrini daha sonra bozdu: Wilson'la birlikte Monroe, liberal demokrasi ve serbest ticaret adına her yere müdahale etme hakkını taşıyan evrensel bir ilkeye dönüştü. Schmitt bu evrenselciliğin karşısına birden çok büyük alandan oluşan bir dünyayı koyuyordu.
Schmitt, 1950'de yayımladığı Der Nomos der Erde (Yeryüzünün Nomosu) adlı kitabında bu fikri daha genel bir teze bağladı. Yunanca nomos genellikle "yasa" diye çevrilir. Schmitt ise kelimeyi kökenindeki anlamıyla, almak ve bölüştürmek anlamındaki nemein fiiliyle birlikte okur. Ona göre her hukuk düzeninin başında bir toprak edinimi (Landnahme) vardır; önce mekan alınır ve paylaşılır, hukuk bu paylaşımın üzerine kurulur. Bu tez, yirminci yüzyıl Ortadoğu'sunu okumak için güçlü bir mercek sunuyor; önce sınırlar çizildi, uluslararası hukuk o sınırları daha sonra tanıdı ve korudu.
Schmitt'in büyük alan teorisinin Nazi yayılmacılığının hukuki gerekçesi olarak doğduğunu da belirtmek gerekiyor. Kavram burada bir benzetme aracı değil, bir düzen düşüncesinin yapısını görünür kılmanın aracıdır; kim önder güç olmak istiyor, kime müdahale yasağı konuyor ve kim aradaki sınır hattında kalıyor.
Güvenlikleştirme ve onun tersi
Kopenhag Okulu'nun geliştirdiği güvenlikleştirme kavramı, Barry Buzan, Ole Waever ve Jaap de Wilde'ın 1998'de yayımlanan Security: A New Framework for Analysis (Güvenlik: Analiz İçin Yeni Bir Çerçeve) kitabında sistematik biçimini aldı. Kavrama göre bir mesele nesnel bir tehdit olduğu için değil, bir aktör onu varoluşsal bir tehdit ilan ettiğinde ve bu ilan kabul gördüğünde güvenlik meselesine dönüşür. O andan itibaren mesele olağan siyasetin dışına çıkar; müzakere yerini güvenlik bürokrasisine bırakır, hukuk geri çekilir, istisna kalıcılaşır.
Kavramın en verimli tarafı ise tersini de düşünmeye imkan tanıması. Waever'in güvenlik dışılaştırma adını verdiği süreç, bir meselenin tehdit alanından çıkarılıp yeniden olağan siyasetin, pazarlığın ve hukukun konusu haline gelmesidir. Yüz yılı aşkın bir süredir dört devletin de öncelikle bir güvenlik meselesi olarak tanımladığı Kürt meselesi için kavram, hem sorunun nasıl sürdürüldüğünü hem de çözümün hangi mekanizma üzerinden işleyebileceğini açıklıyor.
İki kavram birbirini tamamlar. Büyük alan düzeni, alanın içindeki ya da sınırındaki devlet dışı özneleri bir fazlalık olarak görür; güvenlikleştirme ise bu fazlalığın devletler tarafından nasıl yönetildiğinin adıdır.
Kapitalist modernite ve demokratik modernite
Bu iki kavramın ortak bir varsayımı var: ikisinde de özne devlettir. Devlet biçimine bürünmemiş bir toplum bu kavramlarda yalnızca nesne olarak görünür; ya bölüştürülen alanın bir parçası ya da yönetilmesi gereken bir tehdit.
Önder Apo'nun savunmalarında ve Demokratik Uygarlık Manifestosu'nda geliştirdiği çerçeve, soruyu bu varsayımın kendisinden başlayarak yeniden kurar. Ulus-devlet, kapitalizm ve endüstriyalizmin oluşturduğu sistemi kapitalist modernite olarak adlandırır ve karşısına demokratik ulus, toplumsal ekonomi ve ekolojiye dayanan demokratik moderniteyi koyar. Immanuel Wallerstein'dan aldığı kaos aralığı kavramı da tam bu anı anlatır; bir sistem krize girdiğinde çıkışın yönü önceden belli değildir ve örgütlü müdahaleler sonucu belirleyebilir.
Önder Apo'nun bu ikiliği, devletle demokrasiyi birbirinin yerine koyan bir seçim olarak kurmaması önemli. Devlet artı demokrasi formülü, devleti yıkmayı ya da çöküşünü beklemeyi önermiyor. Devletin varlığını kabul ederken alanını daraltmayı ve toplumu örgütleyerek kendi kurumlarını oluşturmayı öneriyor. Büyük alan mantığının geri döndüğü ve güvenlikleştirmenin derinleştiği bir kaos aralığında soru da buradan doğuyor: Devlet biçimine bürünmeyen bir toplumsal özne nasıl var olabilir?
Haritayı çizenler
Kürtlerin statüsüz kalması genellikle dört devletin onları bölüşmesiyle açıklanır. Bu açıklama doğru ama eksik. Dört devlet Kürtleri bölüştü, uluslararası sistem de bu bölünmeyi tanıdı. Nesneleştirme iki katmanda gerçekleşti: önce büyük güçler bölgeyi dışarıdan nesneye dönüştürdü, ardından o haritadan doğan devletler kendi halklarını içeriden nesneye dönüştürdü.
Mayıs 1916'da İngiltere ile Fransa arasında gizlice imzalanan Sykes-Picot Anlaşması, Osmanlı'nın Arap ve Kürt topraklarını savaş henüz sürerken nüfuz alanlarına ayırdı. Savaşın ardından bu paylaşım bir hukuk metnine dönüştü. Milletler Cemiyeti Misakı'nın 22. maddesi, eski Osmanlı topraklarındaki halkları "modern dünyanın çetin şartları altında henüz kendi kendini idare edemeyen halklar" olarak tanımladı ve onları "ileri ulusların" vesayetine bıraktı. Schmitt'in nomos tezi burada adeta birebir işledi; toprak önce paylaşıldı, hukuk o paylaşımı sonradan kayda geçirdi.
Kürtler bu süreçte bir an için haritaya girdi. Ağustos 1920'de imzalanan Sevr Antlaşması, yerel bir Kürt özerkliğini ve belirli koşullarda bağımsızlık ihtimalini öngörüyordu, ama hiç yürürlüğe girmedi. Temmuz 1923'te imzalanan Lozan Antlaşması'nda Kürtlerin adı geçmiyordu. Lozan bu yüzden yalnızca Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş belgesi değil, Birinci Dünya Savaşı sonrasında Ortadoğu'da kurulan devlet sisteminin uluslararası meşruiyet belgelerinden biri. Dörde bölünmüş Kürdistan, tarihsel bir sonuç olmanın ötesinde, uluslararası hukukun koruduğu bir statükoya dönüştü.
Haritayı koruyanlar
İkinci katman, bağımsızlığını kazanan devletlerin sahneye çıkmasıyla başladı. Bu devletlere öznelik tanındı, ama yalnızca ulus-devlet kalıbına uydukları ölçüde. Kalıba uymanın bedeli ise sınırların içinde kalan farklılıkların tasfiyesiydi.
Temmuz 1937'de Tahran'da imzalanan Sadabad Paktı bu katmanın en açık belgesi. Paktın 7. maddesine göre taraflardan her biri, "sınır bölgesindeki ya da başka bir bölgedeki diğer bağıtlı tarafların kurumlarını yıkmak, düzen ve güvenliğini sarsmak veya politik rejimini bozmak amacıyla silahlı çeteler, birlikler veya örgütlerin kurulmasını ve eyleme geçmelerini engellemeyi" yükümleniyordu. Pakt Kürtlerin adını anmıyordu, ama uygulamada Kürt hareketlerine karşı bir koordinasyon mekanizması olarak işledi. Pakt sonraki yıllarda yürürlükten kalksa da 7. maddenin mantığı bu devletler arasındaki ilişkilerin temel harçlarından biri olarak sürdü.
1946'da Sovyet desteğiyle kurulan Mahabad Kürt Cumhuriyeti, Moskova Tahran'la petrol pazarlığına girip birliklerini çekince bir yılı doldurmadan çöktü.
Soğuk Savaş bu iki katmanı tek bir stratejik çerçevede birleştirdi. Çerçevenin düşünsel zeminini Hollanda doğumlu Amerikalı jeopolitikçi Nicholas J. Spykman kurmuştu. Spykman 1942'de yayımlanan America's Strategy in World Politics (Dünya Siyasetinde Amerika'nın Stratejisi) adlı kitabında, ABD'nin kendi yarımküresine çekilerek güvende kalamayacağını, Avrasya'nın kıyı kuşağını (Rimland) birleştiren bir gücün eninde sonunda Amerika'yı da kuşatacağını savundu ve bu tezi doğrudan Monroe Doktrini'ne itiraz olarak kurdu. Schmitt'in model aldığı ve 2025 stratejisinin geri döndüğü doktrinin karşısında duran ses, Spykman'ın sesiydi.
Truman Doktrini, Türkiye'nin NATO'ya alınması ve 1955'te kurulan Bağdat Paktı bu kuşağın Ortadoğu halkasını oluşturdu. Paktın üyeleri Türkiye, Irak, İran ve Pakistan'dı; Sadabad'ın devletleri bu kez Sovyetler'e karşı ve Batı'nın desteğiyle yeniden bir aradaydı. Kürdistan, İngiliz coğrafyacı Halford J. Mackinder'in 1904'te kara gücü ile kıyı kuşağının birbirine değdiği eşik olarak tarif ettiği bölgedeydi. Her iki jeopolitik geleneğin haritasında da bir özne olarak değil, bir sınır bölgesi olarak yer aldı.
Kesişim: Cezayir, 1975
İsrail 1960'ların başından, ABD ise Şah'ın talebiyle 1972'den itibaren, Irak'taki Barzani önderliğindeki Kürt hareketine İran üzerinden gizli destek sağladı. Destek, Şah'ın Bağdat'la rekabetinde bir koz olarak işliyordu. Mart 1975'te Şah ile Saddam Hüseyin Cezayir'de Şattul Arap sınırı konusunda anlaştığında destek bir gecede kesildi ve Kürt hareketi kısa sürede çöktü. CIA'nın gizli operasyonlarını soruşturan ABD Temsilciler Meclisi İstihbarat Komitesi'nin 1976'da basına sızan raporu (Pike Raporu), ne Washington'un ne de Tahran'ın Kürtlerin kazanmasını istediğini, amaçlarının Irak'ı yıpratmak olduğunu ortaya koydu.
Cezayir, iki katmanın tek bir belgede buluştuğu andır. Dışarıdaki büyük güç Kürtleri bir araç olarak kullandı, bölgedeki devletler ise sınır anlaşmazlıklarını Kürtlerin sırtından çözdü. Bu örüntü sonraki yarım yüzyılda farklı biçimlerde tekrar edecekti; dış güç sahadayken Kürtler vazgeçilmez ortak olur, dış güç çekildiğinde ise mesele bölge devletlerinin iç işine indirgenir.