ESP: AKP-MHP’yi batıdan sıkıştırmalıyız

Dosya Haberleri —

22 Temmuz 2021 Perşembe - 23:00

  • ESP Eşbaşkanı Özlem Gümüştaş: AKP-MHP faşist rejiminin işgalci ve sömürgeci politikalarını teşhir edip onları batıdan sıkıştırmak zorundayız. Kazanmak ve özgürlüğe giden yolu açabilmek için bunu yapmalıyız ama maalesef henüz batıdan özgün bir ses çıkarılamadı. 

MIHEME PORGEBOL

Gittikçe derinleşen bir yoksullaşma, faşizmin kurumsallaşması ve buna mukabil demokratik muhalefetin keskin bir devlet baskısına maruz kalması, kaybolan silahlar, mafya ilişkileri, sınır ötesi işgal ve ilhak operasyonları, kadın kimliğine yönelen saldırganlık, Kürt düşmanı tahkimat…   Türkiye gündemini sıralarken andığımız ilk başlıklar bunlar… Bu durum, Türkiye’deki demokratik muhalefetin de hem varlığını hem de “yokluğunu” tartışma ihtiyacı doğuruyor. Demokratik muhalefet olan bitene ne diyor, nasıl mücadele yöntemleri öneriyor, çubuğu nereye bükmek gerektiğine inanıyor? Hangi eksikleri, hangi yanlışları tespit ediyor? Demokratik muhalefetin çizgileri ya da ağırlık noktaları ile birbirinden ayrışan farklı öznelerine bu soruları yönelteceğimiz bir yazı dizisine başlıyoruz. Kısa aralıklarla farklı muhalefet güçlerini konuk edip söylediklerine kulak vereceğiz. Diziye dair görüş ve önerilerinizi “dosya@yeniozgurpolitika.org” mail adresine yapabilirsiniz.

 

Ezilenlerin Sosyalist Partisi (ESP) Eşbaşkanı Özlem Gümüştaş, AKP-MHP faşist rejiminin son yıllarda yükselen saldırgan politikalarına dair gazetemize yaptığı açıklamada, "Kürt Özgürlük Hareketi kendine dönük tasfiye planının farkında ve canını dişine takmış bir şekilde direniyor. Metîna ve Avaşîn'de direniyor, Rojava topraklarında direniyor, Kuzey Kürdistan'da güçlü bir direniş sergiliyor. Bu direnişin mesajı ve biçiminin Türkiye emekçi sol hareketi tarafından doğru okunması gerek. Bu direniş, batıdan da sahiplenilmeli. AKP-MHP faşist rejiminin işgalci ve sömürgeci politikalarını teşhir edip onları batıdan sıkıştırmak zorundayız. Hem düzeni alaşağı etme mücadelesini kazanmak hem de özgürlüğe giden yolu açabilmek için bunu yapmalıyız" ifadelerini kullandı.

 

‘Yeni yaşamın kapısını açmak’

Faşist saray rejiminin saldırılarını bütün parçalarda Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek ve bütün kazanımlarını geri dönüşsüz bir şekilde yok etmek üzerine kurguladığını vurgulayan ESP Eşbaşkanı Özlem Gümüştaş, "Bu saldırılarla aynı zamanda da Türkiye coğrafyasında emekçi, sol ve sosyalist hareketin iradesini kırmak istiyorlar. Her türlü hak ve özgürlüğü tırpanlayarak sisteme karşı itirazı olan işçiler, emekçiler, kadınlar ve LGBTİ+'ları herhangi bir itiraz yükseltemez hale getirmeyi amaçlıyorlar. Ülkede tam bir mezarlık sessizliği yaratmak istiyorlar. Rejim, saldırısını bu bağlamda yoğunlaştırıyor. Gerçek bir tasfiye politikası izliyor ve oluşacak sessizlik ortamı içinde faşist şeflik rejimini kurumsallaştırmak, güvenceye almak istiyor. 2015 yılından beri daha özel bir pencereden süren bu konseptin bugün gelinen noktasını rejimin gücü ve ilelebet sürdürüp nihayete erdirebileceği bir politik hat olarak görmüyoruz" dedi.

Bu coğrafyada Gezi İsyanı, Rojava Devrimi, Rojava Devrimi'nin bu topraklarla buluşma gücü ve HDP'nin 7 Haziran zaferi gibi gelişmelerin faşist rejime çok esaslı bir şey anlattığını ifade eden Gümüştaş, "Bu coğrafyada işçi ve emekçiler Kürt Özgürlük Hareketi'yle kader birliği yaptıklarında özgürlüğün ve yeni yaşamın kapısını açabilirler. Bu elbette mümkün. Biz bunu tüm irademize dayanarak söylüyoruz. Rejim uzun zamandır bu iradeyi kırmakla uğraşıyor. Bu iradeyi kırmak için çok güçlü katliam politikaları izlendi. Özyönetim direnişlerine karşı bir soykırım politikası izlendi. Bu politika izlenerek Türk halkı zehirlenmek istendi ama nihayetinde bu politikanın Kürt Özgürlük Hareketi’ni, onun direnişini, onun siyasi mücadelesini ve askeri mücadelesini bitiremediğini görüyoruz. Rejim, bu politikalarına ilişkin bir başarı tarifinde bile bulunamıyor" dedi.

 

‘Kesintisiz bir devlet terörü’

Rejimin Garê'den Avaşîn ve Metîna'ya kadar bu yenilgiyi tekrar tekrar yaşadığını da söyleyen Gümüştaş, HDP'ye dönük saldırılara ilişkin olarak da, "Ne emekçi sol-sosyalist hareketi ne de Kürt Özgürlük Hareketi’ni bir program etrafında birleştirip merkezi bir politik mücadele ve siyasi hat izleyen HDP'yi bitirmeyi başarabildiler. HDP, mayası tutmuş bir siyasi varlık olarak bu coğrafyada direnmeye, örgütlenmeye ve yürümeye devam ediyor. Üstelik bugün geldiğimiz aşamada rejim, itirazı olan hiçbir sesi bastıramıyor. Yıllardır kullandığı gözaltı ve hapishane tehditleri, para cezaları, sokakta estirdiği bekçi ve polis terörü, bu hareketleri geriye itebilmiş değil. Tam aksine itirazlar yükseliyor. Bunu geçtiğimiz günlerdeki Onur Yürüyüşü'nde de gördük, Deniz Poyraz'ın katledilmesinden sonra da gördük. Dolayısıyla bitiremiyor, bitiremediği için de çaresizce saldırıya devam ediyor. Hakları tırpanlamaya ve bunun karşısında gelişebilecek itirazları bastırmaya dönük kesintisiz bir devlet terörü sergiliyor" ifadelerini kullandı.

 

‘Rejime gelecek şansı tanımayacağız’

"Devlet, İstanbul'da partimizin taraftarı olan Gökhan Güneş adlı işçi yoldaşımızın kaçırılması ve İzmir'de HDP'ye dönük katliam saldırısında da görüldüğü gibi kaçırma, kaybetme ve fiziki imha gibi biçimleri yeniden devreye soktu. Bunlar devletin saldırılarını daha da keskinleştireceğini gösteriyor" diyen Gümüştaş, bu yöntemlerin güçsüzlükten kaynaklandığını vurguladı.

Gümüştaş, "Sokağa çıkan herkese sokağa çıkmaması için bir mesaj iletmeye çalışan saldırılar örgütleniyor ama artık bu topraklarda, özellikle son altı yılda, hem Türkiye halkları açısından hem de Kürt Özgürlük Hareketi açısından çok özel bir döneme girdik. Bu dönemde rejime bir gelecek şansı tanımayacağız. Birleşik gücümüzün baltalanması imkanını rejime tanımayacağız."

 

‘Erdoğan'ın rejimi elinde tutma imkanları daraldı’

Gümüştaş, sözlerini şöyle sürdürdü: ”Rejim bizim gücümüz ve itirazımız sonucunda böyle bir özgün sıkışma yaşıyor ama onun dışında politikadaki dayanaklarından da yoksun kalmış durumda. Libya ve Suriye'deki çeteci faaliyetleri, bölgeler arası işgal ile yayılma planı ve bu konuda emperyalist devletlerin çelişkilerinden yararlanarak kendilerine uluslararası bir planda pay kapma imkanları da daralıyor. Bunu daraltan Türkiyeli işçi ve emekçilerin itirazları, Kürt Özgürlük Hareketi'nin direniş ve itirazları olduğu gibi asla homojen olmayan AKP-MHP faşist blokunun kendi içindeki krizidir de aynı zamanda. Bu iktidar bizi tasfiye etmekte merkezi davranıyor fakat bütün iç ve dış politikanın yürütülmesi, bu çete ve işgal faaliyetlerinin yürütülmesi, uyuşturucu ticareti ve kadın cinayetlerinden beslenen politik hat ve bunun içerisindeki pasta paylaşımı konusunda merkezi davranamıyor. Erdoğan'ın da bu rejimi tekçi sistemle elinde tutma imkanları daralmış durumda. Ergenekon bağlantıları, çete ve kontralarla bağlantıları, MHP kliği, bütün bu bileşimlerin tek bir elde tutulması ve bu anlamda bir politika yürütülmesi imkanı da yok. Rejim böylesi bir iç krizde. Dolayısıyla bu da aslında saldırıların keskinliği ve çapını belirleyen özel bir konu. Yani bu rejimin gerçek bir gelecek kaygısı var. Dolayısıyla zor ve baskıya dayalı günlük yönetme politikasıyla ilerlemek dışında şansı yok.”

 

‘Ya yıkacağız ya da sessizliğe katlanacağız’

Toplumsal alandan yükseltilecek her türlü talebi çok önemsediklerini de belirten Gümüştaş, devam etti: "Bu rejim katletmeye devam ediyor. Gizli işkence merkezlerinde insanları sorgulamaya devam ediyor. Gerçek adalet mücadelesinin kayıpların bulunmasına dönük mücadeleler olduğunu düşünüyoruz. Örneğin Sedat Peker'in açıklamalarıyla suçları ifşa olan faillerin yargılanması için yıllardır mücadele veren Cumartesi Anneleri'nin eylemlerinin büyütülmesini önemsiyoruz. Galatasaray Meydanı'nı yeniden kazanmayı önemsiyoruz. Şenyaşar ailesinin adalet arayışını, Suruç ailelerinin adalet arayışını, Çorlu tren katliamında yaşamını yitirenlerin ailelerinin adalet mücadelesini önemsiyoruz. Bunların tamamı parti olarak da içinde bulunduğumuz mücadeleler fakat bu saydıklarımızın yanında ekolojik yıkıma karşı mücadele olsun, kadın ve LGBTİ+ mücadelesi olsun, bütün bunlarda da artık Türkiye halklarının birleşik bir duruşa ihtiyacı var. Bugün gelinen noktada rejim, her türlü itiraza ve hak talebine tam bir merkezi iradeyle saldırırken artık saflar nettir. Ya bu gerici faşist düzeni anti-faşist mücadelemizle yıkacağız ya da bu saldırı gerçekten ülke topraklarında büyük bir tırpanlama ve siyasi kırımla birlikte başka bir sessizlik ortamına katlanacağız.”

 

‘Antifaşist bir mücadele birliği’

Bugün aslında bir kader tayini sürecine girildiğini de vurgulayan ESP Eşbaşkanı, sözlerini şöyle sürdürdü: "Geride kalan yıllardan daha imkanlı ve şanslı durumdayız, çünkü emekçi sol hareketin içinde de toplumsal mücadeleler yürüten farklı kesimlerin içinde de AKP-MHP faşist rejimine karşı büyüyen gerçek bir isyan var. Bunu Deniz Poyraz yoldaşımızı uğurlarken çok net gördük. Bu saldırı herkesin gözü önünde, Türkiye'nin en temel siyasi odağı olan HDP'ye yapıldı. Mesajı çok netti fakat aynı zamanda hem emekçi sol hareket hem de Türkiye halkları çok iyi görüyor, biliyor ve anlıyor ki bu saldırı asla yalnızca HDP'ye değildi. Bugün bu saldırı karşısında sessiz kalınırsa yarın Kod-29'dan dolayı işten atılan işçiye de aynı saldırı olacak. Kaz Dağları için direnen ekolojistlere de aynı saldırı olacak. Herhangi bir konuda bir Twitter paylaşımı yapan kişiye de aynı saldırı olacak. Biz bütün bu itirazların birleşebileceği bir antifaşist mücadele birliğinin yaratılması gerektiğine inanıyoruz. Şu anda Türkiye siyaseti şuna karar vermek zorunda: Ya birleşik mücadelemizle bu rejimden kurtulacağız ya da çok daha gerici bir siyasi yıkım döneminin kapıları açılacak. Biz de tekil direnişlerimizle bir şeyler yapmaya çalışmış olsak da kıyısında durup izlemiş olacağız. Herkesin bunu anlamasına ihtiyaç var. Kritik eşiğimiz ve kriz gündemimiz budur.

 

‘İşgal saldırılarına sessizlik, bizim derin krizimizdir’

Kürt Özgürlük Hareketi, kendine dönük tasfiye planının farkında ve canını dişine takmış bir şekilde direniyor. Metîna ve Avaşîn'de direniyor, Rojava topraklarında direniyor, Kuzey Kürdistan'da güçlü bir direniş sergiliyor. Bu direnişin mesajı ve biçiminin Türkiye emekçi sol hareketi tarafından doğru alınması gerek. Bu direniş batıdan da sahiplenilmeli. AKP-MHP faşist rejiminin işgalci ve sömürgeci politikalarını teşhir edip onları batıdan sıkıştırmak zorundayız. Hem düzeni alaşağı etme mücadelesini kazanmak hem de özgürlüğe giden yolu açabilmek için bunu yapmalıyız. Ama maalesef henüz batıdan özgün bir ses çıkarılamadı. HDP'ye dönük saldırılara dair karşı çıkışlar ne kadar önemliyse, Zap, Metîna, Avaşîn saldırıları ve Güney'deki işgal saldırılarına karşı sessizlik de bir o kadar derin bir krizimizdir. Biz parti olarak bu iki noktada birleşik antifaşist mücadelenin örülmesi konusunu esas vazifemiz olarak görüyor ve Birleşik Mücadele Güçleri'yle hareket ediyoruz. Biz kendimizi asla sadece bir Türkiye partisi olarak görmüyoruz. Kürt Özgürlük Hareketi üzerindeki saldırılara ve özellikle şu an Güney Kürdistan'da bir kardeş kavgasına dönüştürülmek istenen işgal politikasına karşı batıda tutum almak ve kitleleri bu minvalde uyarmak, aydınlatmak konusunda kendimizi sorumlu görüyoruz. Kitlemize süren direnişi sahiplenme noktasında çağrıda bulunuyoruz.”

 

‘İşgal sürerken faşizmin çözülebileceği yanılgısı’

Mücadele birliği ve ortak bir siyasi hattın mümkün olup olmadığıyla ilgili sorularımızı Gümüştaş, şu cümlelerle yanıtlıyor: "Şu an bazı örgütsel gerekçeleri dışarıda bırakırsak mücadele birliğine daha yakınız. Çünkü Türkiye, çok karışık siyasi bir süreç geçirdi. AKP, çok büyük bir değişim söylemiyle iktidara geldi. Ergenekon ve Balyoz yargılamaları, Kürdistan'da JİTEM yargılamalarının kapılarını açmak, anayasa değişikliği gibi adımlar ile halkların adalet beklentilerini karşılamaya soyundu. Bir burjuva değişim programı ortaya koydu. Ordunun siyaset üzerindeki vesayetini geriletti ve bu aslında Türkiye topraklarında sol sosyalist hareketlerde farklı değerlendirmelere konu oldu. Kürdistan işgali sürerken faşizmin çözülüyor olabileceği ve Türkiye demokratikleşebilirmiş gibi bir yanılgıya düşüldü. Biz yıllardır, ‘Bu topraklarda faşist rejim var ve faşist rejimin işgal politikalarıyla yönetiliyoruz’ diyoruz ama kimi çevreler sadece AKP'de somutlaşan bir yönetim tespiti yaptı. Doğal olarak mücadeleler de değişik biçimlerde örüldü. Örneğin biz, bu rejim karşısında HDK ve HDP ile direnirken değişik siyasi hareketler ise değişik noktalardan hareket ettiler. Belki bir noktada birleşemememizin esas sebebi buydu.

 

‘Ortak düşmana karşı mücadele yeteneksizliği’

İçinde bulunduğumuz süreçte birleşik mücadelenin önünde iki temel engel var. Bunlardan bir tanesi, Kürt Özgürlük Hareketi’ni bağlayan bir konu değil, Türkiye emekçi hareketini bağlayan bir konu. Gerçek bir birlik ve ortak düşmana karşı mücadele yeteneksizliğinden bahsedebiliriz. Partimiz her zaman bunu söylüyor. Bizim topraklarımızın siyasi mücadele tarihi birleşmelerden çok bölünmelerle dolu olduğu için bu durum gerçek bir birleşik mücadelede de kültürsüzlük ve pratiksizlik yaratıyor maalesef. Garê süreci buna çok iyi bir örnektir. Ortada çok özgün bir askeri ve siyasi bir başarısızlık var. Türk halkının da ortak edilemediği bir işgal saldırısı var ama bunun karşısında Türkiye'deki emekçi halk kitlelerine bir çağrı yapma girişimine bile girilemiyor. Burada örgütsel darlık ve birleşme yeteneksizliği, bizim aşmamız gereken ana sorun. Ancak en azından artık bundan kurtulmaya biraz daha yakın olduğumuzu söyleyebilirim.

 

‘Türkiye solu ve asgari demokratlığın gerekleri’

İkinci temel sorun ise Kürt Özgürlük Hareketi'ni tasfiye konusunda rejimin merkeziliğini görüp aynı merkezi tutumu batıdan geliştirmek konusudur. Antifaşist bir birleşik mücadele örgütleyeceksek, özgürlüğü kazanmak için yan yana geleceksek şunu görmeliyiz: Bu rejim, hangi konuda kriz yaşarsa yaşasın, Kürt Özgürlük Hareketi’ni tasfiye etmek için tam bir merkezi politika işliyor. Bütün devlet organlarının bu konuda yekpare bir tutum aldığını görmek durumundayız. Bu siyasi gelişmelere batı da ortak tutum almak konusunda tereddütsüzüz. Bu, asgari demokratlığın da gereğidir. Tereddütsüz tutum almalıyız. Türkiye'ye sormalıyız: ‘Güney Kürdistan'da, Rojava'da ne işin var? Oralara neden üs kuruyorsun?’ Bunu direnen işçiye de anlatabilmeliyiz. 'Zaten açlık sınırının altında yaşayan işçinin boğazından sıkıp aldığın paraları neden F-16'lara ve mermilere aktarıyorsun?' Bu konuda Türkiye sol-sosyalist hareketinin asgari bir demokratlık gereğini yerine getirmesi gerekiyor.

Genel olarak AKP-MHP rejimine karşı birleşmek ve AKP-MHP rejiminin bölgesel ve yayılmacı savaş politikalarına karşı yan yana durmak konusunda bir frekans birliğimiz var ve değişik alanlarda ortak mücadele etmek artık daha imkanlı ama biz tabii ki sadece eylem birliğinin değil, bu rejimi yıkmak ve özgürleşmek konusunda kesintisiz olarak yan yana durma imkanlarını da zorluyoruz."

 

‘Türkiye halklarının bir seçeneği var’

HDP'nin kapatılma davası ve Kobanê yargılamalarına ilişkin olarak da görüşlerini aktaran Gümüştaş, şu ifadeleri kaydetti: "Bu davalar aslında rejimin bütün siyasi kavgasının özünü anlatan şeyler. Çünkü HDP, hem varlığıyla hem yan yana getirdiği bileşenleriyle hem de siyasette yarattığı etkiyle rejimi çıkmaza sokmaktadır. Bu etkinin gücü, HDP'nin Türkiye'deki sol sosyalist hareketlerle Kürt Özgürlük Hareketi’ni bir program etrafında yan yana getirebilmesi üzerine bir parti ve siyaset formu yaratabilmesindedir. Bunu halklarımızdan aldığı destekle yapıyor. Bu durum rejim açısından 12 Eylül darbesiyle ortaya çıkan anayasanın temellerini esastan sarsan bir şey. Çünkü Türkiye rejimi, başında kim olursa olsun, esasen bu birleşikliği yok etmek, dinamitlemek üzerine kurulmuş bir rejimdir. Şimdi HDP, hem bu iki dinamik gücü yan yana getiriyor hem de bu iki gücün günlük politika ekseninde bir örgüt formuyla hareket etmesini sağlıyor.

7 Haziran seçimleri, bu topraklarda şunu söyledi: Bir darbeyle inşa edilen resmi görüşün dışında Türkiye halklarının bir seçeneği var. Türkiye halkları pekala yan yana gelebilir ve kendi kaderlerini tayin edebilirler. Aslında rejimin Suruç'tan, Medya Savunma Alanları'nı bombalamaktan, özyönetim direnişlerinden ve geliştirdiği bütün işgalci, sömürgeci ve katliamcı planlardan medet umduğu şey, bu birleşik duruşu yok etmektir. O yüzden saldırıların merkezinde HDP duruyor. O yüzden en keskin siyasi baskı, HDP’ye uygulanıyor. O yüzden gerek Cumhur İttifakı, gerek Millet İttifakı ve gerekse de Gelecek Partisi ve Deva Partisi gibi bu ittifaklarla içli dışlı yapılar tarafından HDP'den politikalarını dönüştürmesi isteniyor. Çünkü HDP, rejimin merkezi siyasetini rahatsız ediyor.”

 

‘HDP’nin ışıkları sönerse…’

HDP'yi kapatmanın AKP-MHP faşist ortaklığını uluslararası alanda da zora sokacak bir adım olacağını vurgulayan Gümüştaş, bu konuda şu değerlendirmelerde bulundu: ”HDP'nin kapatılması, rejimi Türkiye'de şu ya da bu şekilde özgürlük mücadelesi veren bütün toplumsal dinamikler karşısında da zora sokacak bir adımdır ancak kesintisiz bir saldırganlık siyaseti dışında hiçbir şansı kalmayan rejimin çaresizce HDP'yi kapatmak ve yok etmek dışında da bir seçeneği kalmadı. Çünkü HDP var oldukça onlar, gelecek kaygısı yaşayacak. HDP kurulduğu günden bu yana sayısız saldırı ve baskıyla karşılaştı. En son İzmir il binasında Deniz yoldaşımızı bizden alan bir katliam gerçekleştirildi. Oysa ne olursa olsun vazgeçmeyen, ne olursa olsun direnip çalışan, sözünü söylemekten vazgeçmeyen bir HDP var. HDP'nin programı bu yüzden halklar için gerçek bir seçenek artık. Halk tarafından karşılık bulup onaylanmış bir seçenek. İşte rejim böyle bir seçenek tarafından tehdit edildiğinin farkında, bu yüzden de katliamcı politikalarla HDP'yi kitleden koparmak istiyor. Uydurma Kobanê davası ve kapatılma davalarıyla HDP'yle uğraşıp HDP'yi yok etmek istiyorlar. Eğer HDP kapatılır ve faşist rejim amacına ulaşırsa bu coğrafyada demokrasi ve özgürlükler adına kimsenin ağzını açıp söz söyleme şansı da kalmayacaktır. HDP'ye dönük saldırıları bu kadar merkezi görüyoruz. Bu yüzden de esas mesele HDP'nin etrafında kenetlenmek ve Kobanê kumpas davasına karşı da bir birleşik duruş inşa etmek gerekiyor. HDP'yi hep beraber savunmamız gerek. HDP'nin ışıkları sönerse Türkiye'de demokrasi ve özgürlük adına hiçbir şey kalmaz.”

 

Özsavunmanın gerekliliği

Özsavunma gerekliliğine de vurgu yapan Gümüştaş son olarak şu ifadeleri kullandı: "HDP'ye dönük katliam boyutundaki saldırılar, bizi özsavunmaya dair duyargalarımızı açmaya da itiyor aslında. Öte yandan hukuki ve siyasi saldırılara karşı semt semt, sokak sokak, fabrikalarda, atölyelerde savunma komiteleri kurmak ve bu komiteler içinde hem HDP'yi savunmak hem de kendimizi savunmak konusunda uyarıcı işler, daha esas olarak da bu tür formların yaratılması konusunda yoğunlaşıyoruz. İzmir'deki saldırı sonrası HDP binasında tutulan nöbetler de bu savunmanın bir biçimidir. Deniz Poyraz'ın taziyesindeki kenetlenme de bu savunmanın bir biçimidir. Sokak sokak saldırganları teşhir ediyoruz. Savunmadan kastımız budur. Saldırıları önleme odaklı bir hareket tarzı geliştirmemiz gerektiğini öneriyoruz." ifadelerini kullandı.

 

 

Ezilenlerin Sosyalist Partisi

 

Marksist-Leninist çizgide, 29 Haziran 2010 tarihinde kurulan Ezilenlerin Sosyalist Partisi, aynı zamanda HDK ve HDP'nin de ana bileşenlerinden. Eşbaşkanlık görevi Özlem Gümüştaş ve Şahin Tümüklü tarafından sürdürülen parti, kurulduğu günden bu yana devlet tarafından geliştirilen siyasi baskıların da hedefinde. Yüzlerce üye ve yöneticisi bin yılları bulan ceza istemiyle yargılanırken son olarak gönüllülerinden Gökhan Güneş'in polis tarafından kaçırılıp işkence görmesiyle gündeme gelen Ezilenlerin Sosyalist Partisi’nin gençlik yapılanması, Suruç’ta, 20 Haziran 2015’te Türkiye tarihinin en kanlı saldırılarından birinin de hedefi haline geldi.

ESP, aynı zamanda Kuzey Kürdistan'da da aktif ve etkili bir örgütlülük içindeyken Türk devletini Kürdistan'da işgalci olarak tanımlıyor.

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.