Evde Mihran’dım, dışarıda Orhan

Dosya Haberleri —

23 Nisan 2021 Cuma - 23:00

  • “Diyarbakır aslında bizim için, Ermeniler için çok zor bir yerdi. Ermeni olarak, Süryani olarak sokağa korkuyla çıkıyorduk. Benim de,  babamın da evde ayrı, dışarıda ayrı ismimiz vardı. Benimki dışarıda Orhan, içeride Mihran’dı; babamınki dışarıda Kemal, evde Karnik.”

OSMAN OĞUZ

 

Mihran Dabağ, Kıbrıs’ta, kavurucu sıcağın hüküm sürdüğü bir yaz gününde, Araksi Manokyan ile karşılıklı oturuyor; aralarında bir masa, üzerinde kayıt cihazı. Az ötede Manokyan’ın kızı oturmuş, annesinin anlatımlarına heyecanla kulak kabartıyor.

Manokyan, “Çok fazla insan öldü, ben geride kaldım” diyor. Kızı araya girip annesine, “Keşke ben de onlarla gitseydim, keşke ben de ölseydim, o zaman tüm bu işkenceyi yaşamazdım” dediğini hatırlatıyor. Araksi Manokyan, yanıtlıyor: “Evet, eskiden hep böyle diyordum. Eğer öyle hissetmeseydim, öyle de söylemezdim. Ölseydim, her şey biterdi. Ölseydim, bu acıyı hissetmezdim. Ama kaldım, yetişkin oldum ve bu acıyı hissediyorum. Onların acısını hissediyorum.”

Mihran Dabağ, araya girmeye çalışıyor: “‘Onların’ acısı derken…”

Manokyan, devam ediyor: “Beni acıtıyor işte, dediğim gibi, acıtıyor beni. Öyle büyük bir aile. Harap oldu, her şey harap oldu. Bir ailede 8 çocuk varsa ne olur? Büyük bir aile olur. 5 oğlan, 3 kız çocuğuydu; hepsi evlenseydi ve bir ev kursalardı. Şimdi hepsi gitti.”

Anlatımların bir yerinde Mihran Dabağ dayanamıyor; Manokyan’a dönüp, “Saçlarınız bana annemi hatırlatıyor” diyor, keza onun annesi de Manokyan gibi en çok da Diyarbakır’a dair bir hatıra.

Ruhr Üniversitesi’nden Prof. Dr. Mihran Dabağ, bir Diyarbakır Ermeni’si. 1966’dan bu yana Almanya’da yaşıyor; bütün düşünsel eforunu da soykırım araştırmaları için harcıyor. Araksi Manokyan ile görüşmesine benzer onlarca görüşme yaptı, sayısız makale yayınladı, kitaplar hazırladı. Kristin Platt ile birlikte çıkardığı son kitabı “Kayıp ve Miras”ta (Verlust und Vermächtnis) da soykırımdan sağ kurtulan yedi Ermeni’nin tanıklıklarını bir araya getirdi.

Dabağ, kendi tanıklığını ve ailesinin soykırım hikâyesini ise bugüne kadar hiç anlatmamıştı. Biz, büyük bir canayakınlıkla kabul ettiği röportajımızı, yalnızca kitapları ve makaleleri ile günaşırı görünür kıldığı bilimsel araştırmalarına daraltmak istemedik; doğrudan hayatına ve duygularına dair de sorular sorduk. Mihran hoca, bir gün sonra aradı, “Gece uyuyamadım” dedi; sonra büyük bir heyecan ve titizlikle röportajı cümle cümle tashih etti.

Babası, soykırım ardından ailesinin tek ferdi olarak hayatta kalmıştı; Mihran Dabağ da bugün bu hikâyenin neredeyse son taşıyıcısı olarak hayatını sürdürüyor.

İki bölüm hâlinde yayınlayacağımız röportajımızın ilk bölümünde Mihran hocanın hafızasındaki Ermeni Soykırımı var.

 

Nerede, ne zaman doğdunuz?

1944 yılında Diyarbakır’da doğdum. Gerçek bir Diyarbakırlı ailenin çocuğuyum. Babam ve ben Diyarbakır’da aynı odada doğduk.

 

Diyarbakır’ın neresinde?

Dört Ayaklı Minare’ye ve Surp Giragos Ermeni Kilisesi’ne yakın Köprülü Sokak’ta.

 

Anneniz?

Deriklidir. Aslen Süryani, çok inançlı bir Protestan ailesinden geliyordu. Protestan olması, kendisinde öncelik taşıyordu. Annem ve babam Kürt aileleri tarafından kurtarılmış yahut saklanmıştır.

Dedemin, babamın babasının Diyarbakır civarında birçok köyü varmış; yanlış hatırlamıyorsam, babam 13 köyden bahsetmişti.

 

Nerede bu 13 köy?

Babam bu konuları konuşmazdı. Bana bu felaket günleriyle ilgili hiçbir şey anlatmadı. Bu suskunluğu, içinde taşıdığı hislerine bağlıyorum: Ailenin diğer fertlerinin hepsinin yok olmasının ve tek başına hayatta kalmasının suçluluğu. Bana sadece bazı şeyleri anlatıyordu. Evde misafirler için 36 tane yatak olduğundan ve babasının bir Kürt ortağı ile çalıştığından bahsederdi. Bu Kürt ortağının oğlu da bize hep ziyarete gelirdi, hatırlıyorum. Gelirken köyden kavun, yağ gibi şeyler getirirdi. 

 

Babanız neden suçluluk duyup konuşmuyordu?

Nedeni, benim yorumumla, şuydu: Soykırım tehciri başlarken kendisi 20 yaşında bilinçli bir kişiydi. Antep’teki Amerikan Koleji’nde okuyordu ve 1915’in yaz tatili için Diyarbakır’a gelmişti. Dedemin Kürt iş ortağı, tehcir başlarken ya da herhalde başlayacağının hissedildiği bir zamanda, dedeme, bütün aileyi kendi evine götürüp saklamayı, kurtarmayı teklif etmiş. Dedem herhalde Diyarbakır’ın önde gelen kişilerinden biri olduğu için, “Herkes gidiyor, ben de kaçmayacağım” diyerek bu teklifi kabul etmemiş.

Babam, Batı ve Protestan rasyonelliğiyle yetişmiş bir kişi olarak babasını kendisini birlikte götürmemeye ikna etmiş. Babamın küçük kardeşi Mihran ise dedemin yanında kalmış. Babam, dedemi, “Ben senin en büyük oğlun olduğum için en önce beni öldürürler, kimseye bir yardımım da olmaz” diyerek ikna etmiş ve gitme rızasını almış. Dedemler altınları yemenilerin içine bağlamışlar, diğer altınları da nereye sakladıklarını gösterip babamı yolculamışlar. Babamın kardeşi Mihran, dedemin Kürt ortağıyla giden babama, “Sen yaşamaya gidiyorsun, ben ölmeye” diyor. Bu, sanırım babamın en büyük sorunu olarak kaldı ve belki de bu yüzden bütün hayatı boyunca bu borcu ödemek için Ermeni cemaatinin hizmetinde kaldı. Diyebilirim ki her şeyini de kaybetti. Babam, İstanbul’a taşındıktan sonra, Diyarbakır’dan İstanbul’a talebeler getirirdi. İlk getirdiği talebeler arasında Mıgırdiç Margosyan da vardı.

 

Dedeniz ve Mihran amcanız daha sonra öldürüldü mü?

Evet. Babama ailesinden kalan yalnız Mihran ismi oldu. Bu ismi bugün ben taşıyorum. Herhalde bu kuşaklar arası aktarım, beni de bugüne kadar en fazla etkileyen şeylerden biri olmuştur.

 

Babanızın adı neydi?

Babamın adı Karnik ama asıl soyadımız Dabağ olmamıştır, Bıduşyan olmuştur. Dabağ soyadı, nüfus memurunun verdiği bir soyadı; babamın mesleğinden geliyor. 

 

Babanıza yardım eden Kürt dostunun adı aklınızda kaldı mı?

Sadece oğlunun adı aklımda kaldı: Veli. Ama dediğim gibi babam hiç konuşmazdı. Annem yaşadıklarını az da olsa anlatıyordu. 

 

Anneniz soykırım sırasında kaç yaşındaydı?

“1915’te ikinci dişlerim çıkıyordu” diye anlatırdı, demek ki 7-8 yaşlarında olması lazım. Annem anlatabiliyordu, çok cesur da bir kadındı. Kendisini kurtaran Kürt, Müslümanlaştırmak istemiş fakat o, bir tabanca ile ayağına atılan fişekle bile Müslümanlaşmayı reddetmiş.

 

Daha 7-8 yaşlarındayken hem de…

Evet, belki de 9 olmuştu.

 

Bu tabanca hikayesini biraz daha açar mısınız?

Efendim, bildiğiniz gibi, Müslümanlıkta gayrimüslimi Müslümanlaştırmak bir vazife olarak görülür. Bu anlayıştan hareket eden o Kürt, annemi Müslüman olmaya zorlamış. Annem bunu o yaşta reddediyor; o da, “Olmazsan seni öldüreceğim” diyor. Annem de diyor ki, “Öyleyse beni, babamı ve annemi de öldürmüş olduğunuz yerde öldürün.” Annemi alıyor, Derik’teki o bölgeye götürüyor ve orada tabancayı çıkarıyor, bir daha soruyor: “Müslüman olacak mısın, olmayacak mısın?” Annem yine, “Olmayacağım” diyor. Annemin bir ayağına sıkıyor. O Derik Dağı vardı, onun eteğinde. Annem yine, “Hayır” diyor. Bunun üzerine acıyor o Kürt anneme. Herhalde vazifesini de yerine getirmiş olduğunu düşünerek alıp geri getiriyor. 

Annem daha sonra, “5 sene yanlarında kaldım, bana çok iyi baktılar” dedi. Sonra da Süryani akrabaları bulunuyor, annemi  5 altınla geri satın alıyorlar. Böylelikle annem, 5 sene sonra Diyarbakır’a, kendi akrabalarının yanına geliyor.

 

Peki siz kaç yaşınıza kadar Diyarbakır’da kaldınız?

Diyarbakır aslında bizim için, Ermeniler için çok zor bir yerdi. Ben ilkokulun 4. sınıfından itibaren İstanbul’a gittim. İstanbul’da Demokrat Parti sürecinde din adamları ve öğretmenler yetiştirmek için ilk defa yeni bir okulun açılmasına müsaade edildi. Daha doğrusu eskiden kapatılmış bir okulun yeniden açılmasına müsaade edildi. Bu okul, Anadolu’dan gelen çocuklar içindi. Her şehirden talebeler vardı: Kayseri, Musadağ, şu bu falan. Onların anlattıklarıyla bizim anlattıklarımız çok farklıydı.

Diyarbakır’da biz Ermeni olarak, Süryani olarak sokağa korkuyla çıkıyorduk. Maalesef bunları yapanlar da Türkler değildi, daha çok Kürtlerdi. O zaman bir Kürt-Ermeni ayrımından fazla Müslüman-gayrimüslim ayrımı vardı. Fılle derlerdi bize.

İlkokul dördüncü sınıftan itibaren İstanbul’daki Ermeni yatılı okulunda okumaya başladım. Önce Karagözyan İlkokulu, ardından Surp Haç Tıbrevank Ortaokulu ve Lisesi’nde. 1964’e kadar her yaz İstanbul’dan okul tatillerinde Diyarbakır’a, ailemin yanına gelmeye başladım. Trenle üç gün sürüyordu, her dönüşümde de bir karpuz alıp İstanbul’a götürüyordum.

 

Biraz daha açar mısınız? Diyarbakır’da günlük hayatınız neden bu kadar zordu?

Mesela benim de, babamın da evde ayrı, dışarıda ayrı ismimiz vardı. Benim ismim dışarıda Orhan’dı, içeride Mihran’dı; babamın ismi dışarıda Kemal’di, evde Karnik’ti. Öyle ki imzasında hep K yazıp sonra nokta koyup “Dabağ” yazardı.

Normalde Diyarbakır’da “Efendi” kelimesi gayrimüslimlere kullanılmaz ama babama “Kemal Efendi” diyorlardı. Çok saygı da duyulan biriydi aslında. İngilizce ve Osmanlıca bilirdi. Diyarbakır’da tabakhanesi vardı. Hatta vidala türü deriyi Diyarbakır’a ilk getiren kişidir.

Kusura bakmayın, anlatıyorum bunları: Biz çocukken Diyarbakır’da okulda ve sokakta bizi tutarlardı, illa haç üzerine tükürtürlerdi ve zorla “Eşhedu enla ilahe illallah, Muhammeden Resulullah”ı söyletirlerdi. İlkokul öğretmenimin ise ismi Rabia hanımdı; onun ters bakışları bugüne kadar gözlerimin önündedir.

Diyarbakır’da zamanında gayrimüslimlerin ilkokuldan sonra ortaokul ve liseye gitmeleri, hemen hemen mümkün olmayan bir şeydi. Öyle ki benim Diyarbakır’dan İstanbul’a gelişim bir kurtuluş yolunun başlaması demektir. Diyarbakır’da o zamanlar, bir papaz yalnız başına sokağa çıkamazdı. Yanında bir bekçi vardı ve hep bir düdük taşırdı, saldırıya uğrarsa hemen haberdar edebilsin diye. Şimdi her şeyin değişmiş olduğu söyleniyor. Çok iyi hatırlıyorum: Diyarbakır’ın Ermeni kilisesi, zamanında Sümerbank’ın deposuydu ve babam orayı kanuni yollarla geri almayı başarmıştı.

Babam benimle başlarına gelenlerle ilgili konuşmazdı; yaşadıklarını, gördüklerini anlatmazdı. Konu açıldığı zaman, büyük bir anahtarı vardı, onu alırdı ve evden dışarı çıkardı. Hiç konuşmamıştır, hem de hiç. Ama konu neler yapmamız gerektiği olduğunda benimle çocukken bile sanki olgunlaşmış biriymişim gibi konuşurdu. Mesela o kiliseyi gösterip, “Bu kiliseyi bizim için büyük bile olsa bir gün geri alacağız” derdi.

Düşününüz ki bu kilise, Sümerbank’ın deposuydu ve biz çocukken içine bakmaya bile korkardık. Top oynardık ve topu içeriye atardık ki içeriye koşalım ve bir kez içine bakalım, nasıl görünüyor.

 

Surp Giragos Kilisesi’nden bahsediyorsunuz, değil mi?

Evet.

 

Peki en son tam ne zaman gidebildiniz Diyarbakır’a?

En son 1964’ün yazında gittim.

 

Ondan sonra hiç imkân olmadı mı?

Yok. Zaten ailem de İstanbul’a taşındı. 1973’ten beri Türkiye’ye de gitmedim.

 

Neden gitmiyorsunuz?

Başta bir askerlik sorunu vardı, ondan sonra da benim Ermeni Soykırımı ile ilgilenmem engelledi. Biliyorsunuz, zamanında bu konuyla ilgili çok bilinen bir kişiydim, uluslararası konferanslar hazırlıyordum. Almanya’nın tanınmış gazetelerine makaleler yazıyordum. Bana bazı kanallardan gitmememi söylediler. 

 

Bütün bu yaşadıklarınıza rağmen özlüyor musunuz oraları?

Muhakkak ki çok özlüyorum. Diyarbakır’ı tekrar görmeyi çok isterdim. Maalesef bu son olaylarda bizim mahallenin tamamen yıkılmış olduğunu gördüm. Sokakta hiçbir şey kalmamış artık. Gidip bir görmek isterdim ama Diyarbakır çok değişti tabii. Diyarbakır’ın ben bağlarını hatırlıyorum.

İstanbul’a da gitmeyi, okulumu görmeyi isterim ama orada yaşamak istemiyorum.

Doğu’yu dolaşmak, bazı yerleri, mesela Ani Harabeleri’ni görmek, Van’a bir sefer gitmek isterim. Buralar hep kitaplardan, anılardan okuyarak bildiğim yerler ve görmek isterim, böyle arzularım var.

 

Ben de Diyarbakır’da 2012’ye kadar 6 yıl kaldım, sizin çok eskiden gezdiğiniz sokaklarda gezdim. Sur’da Surp Giragos Ermeni Kilisesi’ni ve Meryem Ana Süryani Kilisesi’ni gördüm…

Meryem Ana Kilisesi’ne iyi bakmadığıma bugün çok üzülüyorum. Babamın tabakhanesi hemen onun yakınındaydı, hep önünden geçerdik ama o kadar eski olduğunu bilmiyordum.

Belki sizin için ilginçtir: Süryaniler ile Ermeniler, iki Hristiyan cemaat oldukları halde birbirleriyle çok ilişki içinde değillerdi. Cemaatleri birbirinden uzak tutmak, Osmanlı İmparatorluğu’nun da politikasından gelen bir gelenekti. Bir de Süryaniler, Ermenilerle ilişki kurmaya biraz çekinirlerdi, çünkü Ermeni ile ilişki kurmak bir çeşit tehlike gibi görülüyordu.

 

Peki yıllar sonra Diyarbakır’da Surp Giragos Kilisesi’nin restore edilmesi size ne hissettirdi?

Diyarbakır benim için kaybolmuş bir şehirdir artık. Hatta ben o kilise yapıldığı zaman bizim Diyarbakırlılara biraz şaşırdım. Evet, o kiliseyi restore etmelerini doğru buluyorum fakat o kadar büyük bir masrafla, altın renkler içinde bir sunuma boğarak yapmalarını pek doğru bulmamıştım. Gördünüz, yine yıkıldı. Onu saklamak için belli bir anıt gibi kalması daha doğrudur.

Beni şimdi en çok ilgilendiren konulardan biri, Kürt sorunudur. Bunu burada da hissediyorum. Kürt talebelerle ilişki içine girdiğim zaman her ne kadar Kürt çocuklarından çok dayak yemişsem de, Kürtleri bir ezilen grup olarak düşünüyorum. Kürt talebelerin, hele de kadın talebelerin, çok çalışkan ve muhakkak bir şeye ulaşmak istemelerini görünce büyük bir sevinç duyuyorum ve onları daima desteklemeye çalışıyorum.

Bana ne hissettiğimi sordunuz. Ben hislerimi daha çok bu kişilere rastladığım zaman yaşıyorum. Şehir, evet; o Dicle’yi görmek isterdim, o köprüyü bir daha görmek isterdim, Mardinkapı’yı görmek isterdim. Şimdi buradaki bu Kürt talebelere ve bölgeden gelen diğer kişilere, hele de biri Diyarbakırlıyım derse, büyük bir ilgiyle yaklaşıyorum ve içimde belli hisler doğuyor.

 

Benim Diyarbakır’dayken öğrendiğim bir şeydi: Sur’da Ermenilerin kovulduğu evlere daha sonra köylerinden kovulan Kürtler yerleşti. Yani kovulanların evlerine yine başka bir bağlam içinde kovulanlar yerleşti. Bunun Kürtlerde Ermenilerin yaşadıklarına dair empatiyi artırdığını düşünmüştüm. Buna ne kadar katılırsınız?

Böyle olduğunu ben de öğrendim. Ama neydi, biliyor musunuz? Bizim annelerimiz, babalarımız bizimle fazla konuşmak istemiyorlardı. Annem hem anlatırdı ama hem de, “Oğlum geçmiştir” derdi.

Size bizim oradaki yaşantımızla ilgili birkaç şey söyleyeyim, çünkü bunlar belki unutulur zamanla. 

Kıbrıs olaylarını biliyorsunuz. Ben 1955’te Şişli’deki Karagözyan Ermeni Okulu’ndaydım. Bizim okul, Rum mezarlığının hemen yanındaydı, bir duvar ile mezarlıktan ayrılmaktaydı. Tam 6 Eylül günü, yatak odasından çıktığımızda Rum mezarlığından dumanlar yükseldiğini hatırlıyorum. Çok pis bir koku vardı. 

O yaz da ben her sene olduğu gibi Diyarbakır’a gittim. “Diyarbakır’da miting olacak” dediler. Kürt dostlarımız ve Türkler, “miting” lafının ne anlama geldiğini bilmiyorlardı, herhalde tekrar talan olacağını zannettiler. Ertesi gece, bir talan olacağı ümidiyle, bir sürü kişi gelip evlerimizin önüne yatmıştı. “Gavurun talanı” bir çeşit gelenekti. Miting kelimesini de bilmiyorlardı ve akıllarına ilk gelen talan olmuştu.

Hatırlıyorum: Babam, papaz ve Süryaniler Vali’ye gittiler ve o günkü miting durduruldu. Bir ay sonra miting tekrar yapıldı ama önce camilerde vaazlar verildi; “Onlar gavur değildir, gavur Allah’a inanmayanlardır” gibi şeyler söylendi; böylelikle bir ay sonra miting yapılabildi. O miting günü sokağa çıkma yasağı vardı, bütün sokaklarda bekçiler dolaşıyordu. Bizim eve de komşulardan iki tane kadının geldiğini hatırlıyorum - eğer bir şey olursa, “Bunlar Ermeni’dir ama iyi Ermenilerdir” demeleri için. Sonradan annemden bu iki kadının da Müslümanlaşmış Ermeniler olduğunu duydum.

Diyarbakır’da böyle bir atmosfer vardı. 

 

Avrupa’ya ne zaman geldiniz?

1966’da geldim. 

 

Üniversite vesilesiyle mi?

Evet.

 

Hayatınız aslında çok genç yaşlardan itibaren sürgünde geçiyor…

Evet ama sürgün mü diyelim, kurtuluş yeri mi demek gerekir?

 

Nasıl yani?

Ben burayı sürgün olarak görmedim. Almanya’ya trenle geldim, sınıra ulaştığımız zaman pencereyi açtım ve nefes aldım. Bir kurtuluş olarak gördüm buraya gelmeyi. Burada olma imkanına sahip olduğum için çok minnettarım.

 

Buraya gelmeniz nasıl gündeme geldi?

Ben o dönemde liseyi bitirmiştim ve okulun kütüphanesine bakıyordum. Bizim okula bir Alman bilim adamı gelmişti ve bir çalışması için Ermeni talebeye ihtiyacı vardı. Böylelikle buraya geldim.

Eğer İstanbul’a gelmeseydim, ilkokuldan öteye gitmeyecektim. İstanbul’da kalsaydım, felsefe okuyordum, öğretmen filan olup kalacaktım.

 

İstanbul’da üniversiteye başlamış mıydınız?

Evet, felsefe bölümündeydim. Takiyettin Mengüşoğlu diye çok kıymetli bir hocam vardı. Erzurumluydu, Türkçesi de İstanbul Türkçesi değildi. Almanya’da da okumuş biriydi. Kuçuradi, onun asistanıydı. Nedense bilmiyorum, benimle hep çok yakından ilgilenirdi.

 

İstanbul’dayken Ermenilik sizin için politik bir kimliğe de dönüşmüş müydü?

Politik kimlik değil fakat bir acı konusuydu, korku konusuydu. Düşününüz ki, bizim 1923’ten önce ve Türkiye’nin dışında yayımlanmış Ermenice kitapları okulda saklama hakkımız yoktu. Bu kitapları nasıl, nereye saklayacağız, diye büyük bir sorun vardı. Okulun yanındaki kilisenin çanlarının olduğu yere koyduk. Bu sefer ama oranın idari heyeti korkmaya başladı, bulunursa ne olacak diye.

 

Kimin kitaplarıydı bunlar?

Ermenice kitaplardı. Eski kitaplar, hatta Venedik’te 1800’lerde basılmış kitaplar. Politik içeriği olmayan, çok kıymetli kitaplardı. Onları bir yerden bir yere götürdük, en son bir çare bulamadık ve -halen gözümün önündedir- bu kitapların hepsi kalorifer kazanına atılıp yakıldı.

 

Ne yazık…

Evet. Bunu örnek olarak veriyorum ki hangi korku ile yaşadığımız anlaşılsın.

 

Kimdir?

 

Mihran Dabag, 1944’te Diyarbakır’da doğdu. Almanya’nın Bochum kentindeki Ruhr Üniversitesi’nin Tarih Bilimi Fakültesi’nde profesör ve Diaspora ve Soykırım Araştırmaları Enstitüsü’nün direktörü. İstanbul’da başladığı felsefe eğitimine Almanya’daki felsefe, tarih ve sosyoloji eğitimiyle devam eden Prof. Dr. Dabag, şiddet, soykırım ve sömürgecilik hakkında çok sayıda kitap yazdı. Soykırım Araştırmaları Dergisi’nin yayıncılığını sürdüren Dabag, 2003 yılında Franz Werfel İnsan Hakları Ödülü’ne ve 2009 yılında Federal Almanya Liyakat Nişanı’na layık görüldü. Mihran Dabag, hepsi Almanca’da yayımlanmış 7 kitabın editörlüğünü yaptı; ayrıca “Löwith’in Tarih Felsefesine Eleştirisi ve Antropoloji Taslağı” başlıklı bir kitap yazdı. Araştırmacının Kristin Platt ile birlikte editörlüğünü üstlendiği son kitabı “Verlust und Vermächtnis” (Kayıp ve Miras, 2015), Ermeni Soykırımı’nda hayatta kalanların hatıralarından oluşuyordu. 

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.