Şengal'deyim... 3 Ağustos Êzîdî Fermanı'nı birebir yaşayan Kendal Çiya ile o anları ve dahasını konuştum...
- Devlet ve askerleri burayı bıraktığında o zaman PDK diyordu ki biz buraya asker göndereceğiz ve hiçbir zaman Şengal'i bırakmayacağız. Bu halkta rahatlık yaratıyordu. Biz sabah duyduğumuzda nasıl karşılık vereceğimizi bilmiyorduk. Bizde şok yaratmıştı. Ne ekmek ne de su, hiçbir şey yoktu. Dağ insan seli oldu...
- Yaklaşık üç yüz bin insan. Bu kadar insanı doyurmak, ihtiyaçlarını karşılamak kolay değildi. O zaman üç yüze yakın koyunumuz vardı. Halka dağıttık. Onlar da bitti... Şimdi özellikle fermandan sonra hayvanlara büyük bir özenle bakıyorlar. Şimdi sembol haline de geldiler. Çoğu insan artık hayvan yetiştiriyor.
- Dewrêşê Evdî ve 12 Süvarisi o saldırılar karşısında yenildiler. Doğru direndiler, teslim olmadılar ama yenildiler. Türk ve Araplar da Êzîdîlerin tüm varlıklarına el koyup talan ettiler. Fakat Dilşer arkadaş ve 12 Süvariler DAİŞ vahşetine karşı yenilmediler, DAİŞ’i yenilgiye uğrattılar. Êzîdîler var olduğu müddetçe unutmayacak.
GÜLCAN DERELİ / ŞENGAL
Ordayım, o kapanmayan yaranın olduğu yerde, Şengal'deyim. Fermanın ayak izlerini takip ettim, o yolları yürüdüm, o mahşeri anın sesi bir uğultu olarak bana eşlik etti. Her kaybın ahını hissettim, düştüğü an düştüm, kalktığı an kalktım... Şengal'deyim... İsmi bende hep bir efsane, destan uyandıran yer. Şiir gibi gelir, ama işte bazen de ağıttır... Bazı yaralar öyle kolay kapanmaz. Bazen üzerinden çağlar geçse de o yara bir sızı olarak durur. Kerbela gibi, Holokost gibi, Büyük Felaket gibi, Zîlan gibi, Koçgirî gibi, 1925 gibi... Tertele gibi... Şengal de işte öyle bir yer... 3 Ağustos'u bu felaketlerden ayıran tek şey modern dönemde, nerdeyse canlı yayında izlenen bir ferman olması... Tıpkı Sivas'ta insanların canlı yayında yakılması gibi, onu 3 binle çarpın işte öyle bir şey... 3 Ağustos 2014 yılında Şengal'de Êzîdîlere yönelik DAİŞ'in soykırım saldırılarının üzerinden 12 yıl geçti. 3 Ağustos 2014 Fermanı'nda bir Êzîdî olarak Yekîneyên Berxwedana Şengalê (YBŞ) saflarına katılan Kendal Çiya ile Şengal'de konuştum. Son iki yıldır Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi'nde çalışma yürüten Kendal Çiya, ferman öncesini, anını ve sonrasını birebir tanıklığıyla anlattı.
Fermandan önce nasıl bir atmosfer vardı?
2013’ten sonra büyük bir savaş gelişiyordu. Biz de 2013’ten sonra çevremizde gelişen durumu takip ediyorduk. El Nusra ve DAİŞ çeteleri saldırıyor, YPG ve YPJ onlara karşı büyük bir direniş sergiliyordu. Ve bunun dışında bir abluka vardı. Şengal’in etrafı da çemberdeydi. Arap Kemeri’ni Şengal’e uyguluyorlardı. Bu politika Şengal için 1963-64 yıllarından sonra gelişti. Fermandan iki ay önce her an bir saldırı olacağını seziyorduk.
2014'te çatışmalar geliştiğinde hayvanlarımız vardı ve ben de hayvancılıkla uğraşıyordum. Amcamla beraber sabah saat sekizde döndüğümüzde o zaman saldırıların başladığını duyduk. İlk ne olduğunu anlamadık. Aslında DAİŞ 10 Temmuz'dan sonra Irak’a girmişti. Musul, Til Afer, Baac ve Şengal de çembere alınmıştı. Sadece Rojava sınırı açıktı. Doğal olarak bütün Araplar DAİŞ olmadılar fakat onlarla ilişkileri vardı. Onun için Şengal abluka altındaydı. Hatta fermandan önce temmuz ayında büyük karmaşa vardı. Bize karşı bir yazı yayınlamışlardı. Onun için bizim durumumuzun nasıl olacağını bilmiyorduk. Çok karmaşık bir durum vardı. Devlet güçleri burada kalmamıştı. Var olan devlet güçleri de abluka altındaydı.
Saldırı anında ne oldu, şaşkınlık ve şok mu yaşandı, göç nasıl başladı?
Devlet ve askerleri burayı bıraktığında o zaman PDK diyordu ki biz buraya asker göndereceğiz ve hiçbir zaman Şengal'i bırakmayacağız. Bu halkta rahatlık yaratıyordu. Şengalliler fermanın bu kadar uzayacağına inanmıyordu. Biz de inanmıyorduk. Biz sabah duyduğumuzda nasıl karşılık vereceğimizi bilmiyorduk. Akşama doğru bir baktık ki binler yönünü dağlara çevirmiş. Göç başlamıştı. Bu doğal olarak bizde şok yaratmıştı. Ne ekmek ne de su, hiçbir şey yoktu. Doğru, evlerimiz dağdaydı, bir günde binlerce insan bizim yanımıza geldi. Dağ insan seli oldu. O kadar çok insan dağa akın etti. Binlerce insan bir günde dağa geldiği için bizim de imkanlarımız o kadar insana yardıma elverişli değildi.
Nasıl bir tablo vardı, bir çıkış yolu yok muydu?
Büyük bir izdiham vardı, büyük bir kriz vardı. Musul, Til Afer, Baac işgal edilmişti. Şengal tam bir abluka içine girdi. Sadece bir kanal vardı. O da Şammar Aşireti'ydi. Şammar Aşireti hem Rojava'da, hem de Şengal de var. Onlar hem Kürtlerin hem de Êzîdîlerin dostlarıdır. Aynı zamanda güneyde de PDK’ye yakın güçleri var. Rabia, Sihêla ve güneyde bir kanal vardı. Geliş ve gidişler o hatta oluyordu. Mesela lojistiktir, pêşmergelerin ihtiyaçlarıdır. Bu hatlar arasında karşılanıyordu. İşte fermandan sonra birçok aile bu tehlikeyi gördüğü için kaçmak istiyordu. Canlarını ortaya koyarak. İşte pêşmergeler izin vermiyorlardı ki insanlar canlarını kurtarsınlar. Hep kandırıyorlardı, bir şey yok sizi savunacağız, çıkmanıza gerek yok, zaten burada pêşmergeler var. Sizi korurlar, fermanın gelişmesine izin vermezler, diyorlardı.
Peki saldırı başladıktan sonra ne oldu, fermanın tamamen gerçekleşmesinin önüne nasıl geçildi?
Ferman gelişmeden önce bizim TEVDA (Tevgera Êzîdîyen Demokratik û Azad - Demokratik ve Özgür Êzîdî Hareketi) ile bir bağlantımız vardı. Hem Rojava'daki birkaç arkadaştan hem de TEVDA'daki arkadaşlardan haberleri alıyorduk. 3 Ağustos'ta saldırılar başladığında arkadaşlar biz geliyoruz yoldayız diyorlardı, bu halka umut oluyordu. Bu halkın kendini savunmasına ve direnişe geçmesine neden oluyordu. Biz o zaman anladık ki pêşmergeler kaçmışlar. O zaman Êzîdîler özsavunmasızdı. Bir örgütlenmeleri yoktu. Hatta bazı Kürtlerden, Araplardan DAİŞ'e katılanlar oldu. Onlar Êzîdîlere silahları kaldırmayın hatta silahları bize teslim edin diyorlardı. DAİŞ'liler size bir şey yapmaz diyorlardı. O zaman hatırlıyorum DAİŞ'liler bir cadde üzerinde yol tutmuşlardı. Biz de o zaman onlardan 15 kilometre uzakta dağdaydık. O zaman halk bize izin vermiyordu, sizin silahlarınızı görürlerse bize saldırırlar, silahlarınızı çıkarmayın diyorlardı. Halk zarar görmesin diye. Öyle propaganda geliştiriyorlardı. Biz de bir şekilde silahlarımızı saklıyorduk. Onun için örgütlü bir direniş gelişmedi. Halk DAİŞ'e karşı bir direniş geliştiremedi.
Şengal'in batısında tek tük direnenler vardı. O zaman yaklaşık 40 kişi Heval Dilşer’in ve Heval Kawa’nın ekibiyle beraber bazı yerlerde direniş sergilediler. Özellikle dağa giden yolları aldılar. Çünkü halk o caddelerden dağa çıkıyordu. 12 Süvari’nin öncülüğünde genel hat tutuluyordu. O zaman bir hafta boyunca yapılan direnişin ardından insani koridor açıldı. Halk bu direnişi umutla destekledi. Bu insani koridor üç buçuk gün sürdü. Rabia YPG’nin eline geçti. Ve ondan sonra HPG ve YJA Star gerillaları geldi. En zorlu günler ilk 3-4 gündü. O 3-4 gün içerisinde de arkadaşlarla bağlantımız vardı. Bir haftadan sonra bir baktık ki arkadaşlar doçkayla Şerfedin alanına geldiler. Arkadaşlar zor bela yolu açmışlardı.
Dağda ne kadar insan vardı, nasıl besleniyorlardı?
Yaklaşık üç yüz bin insan. Bu kadar insanı doyurmak, ihtiyaçlarını karşılamak kolay değildi. Tabii o zaman birçok insan geri döndüler. İlk günden yola düşenler, ki o zaman DAİŞ de vardı, yolda büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldılar. İlk olarak bir-iki aile gitmek istedi. Rabia üzerinden Rojava’ya geçmek istediler. Tabii onların önünde hangi engel var, DAİŞ'in eline mi geçecekler, ölecekler mi büyük bir belirsizlikle yola koyuldular. Ne onlar biliyorlardı olacakları, ne de biz. O zaman onların önden gidip gitmemeleri konusunda tartıştık. O zaman üç yüze yakın koyunumuz vardı. Halka dağıttık. Onlar da bitti. Tabii insanlar sadece bir öğün yemekle hayatlarını sürdüremezler. Şimdi özellikle fermandan sonra hayvanlara büyük bir özenle bakıyorlar. Bahçe ekersek saldırılar olduğunda bahçeleri kendimizle götüremeyiz ama hayvanları götürebiliriz ve zor durumda kaldığımızda onlarla beslenebiliriz diyorlar. Şimdi sembol haline de geldiler. Çoğu insan artık hayvan yetiştiriyor. O zaman birçok ailenin hayvanları vardı, hiç düşünmeden insanlara dağıttılar. Bu durum insanların hayatta kalmasını sağladı.
Tabii çok zor ve acı verici bir tabloydu. Fermandan önce de göçler oluyordu ama hiçbir göç 2014 fermanı gibi olmadı. Resmen Êzîdîler sahipsiz kalmışlardı. Hiç kimse onları bir yere götürmüyordu. Onları savunacak öz güçleri yoktu. Ama biz Rojava'nın Şengal’e, Êzîdîlere sahip çıkacağını biliyorduk. Ama Rojava da büyük bir savaş içerisindeydi. Onlar da bir ambargo altındaydı. O zaman Rojava üç yıldır bir savaş halindeydi. Her tarafta DAİŞ, El Nusra ve Türkiye’ye bağlı çete grupları Rojava'ya saldırıyordu.
Sonrasında büyük göçün zorlukları ve güzergahı nasıl oldu?
Rojava 300 bin insana bakacak durumda değildi. Halkı karşılayacak durumu yoktu. İlkin Êzîdîler nereye gideceğini ve önlerinde nasıl bir yol olduğunu bilmiyorlardı. Tabii Rojava’ya gittiler ama baktılar ki orada da imkanlar yok. Birçok Êzîdî de Rojava'da kalmak istiyordu. Hatta bazıları neden Êzîdîler Rojava'dan döndüler diyordu. Ancak orada yaşam koşulları yoktu. Sonrasında Güney'e gittiler. Güney halkı ilkin çok sıcak karşıladı. Sonrasında hükümet onları Zaxo ve Duhok’a götürdü. O zaman oraya götürülenler nasıl bir yer olduğunu bilmiyordu. Üç dört gün sonra kendilerine geldiğinde baktılar ki, bir oyun var. Ondan sonra grup grup güney hattından Türkiye’ye geçtiler. Oradan da Avrupa’ya çıktılar. O zaman birçok Êzîdî, Ortadoğu’da Êzîdîlere yer yok dedi. Ve o zaman birçok aile kendini sınıra vurdu. Kaçak yollarla Türkiye üzerinden Avrupa’ya gittiler.
Fermanın her anı kuşkusuz çok zor, en zorlandığınız anlar hangileriydi?
Her telefon açtığımızda, birini sormak istediğimizde ya öldürüldüğünü söylüyorlardı ya da kaçırıldığını ya da toplu bir şekilde infaz edildiğini öğreniyorduk. Bu bize çok zor geliyordu. Êzîdîlerin ruhani, dinsel, yaşamsal bütün sistemi çöktü resmen. Onun için tahribatın çok büyük olacağını tahmin ediyorduk. Ve gerçekten de çok büyük oldu. Ferman oldu, saldırılar oldu, birçok yer talan oldu, elimizden alındı ve bedeli çok büyüktü. Ama şahsi görüşüm fermandan önce de istikrarsız bir sistem vardı. Hem coğrafi, hem sosyal, hem siyasal, hem idari olarak her yönüyle istikrarsız bir yaşam tarzı vardı. Irak devleti tarafından Êzîdîler ihmal ediliyorlardı. Ve Êzîdîleri seçim için kullanıyorlardı. Biz Êzîdîler de kendi içimizde çok parçalı ve örgütsüz ve birlikten uzak bir yaşam içerisindeydik.
Irak'ta DAİŞ öncesi sistem nasıldı, Êzîdîler için nasıl bir yaşam vardı?
İki sebepten kaynaklı diyordum ki iyi ki eski sistem çöktü. Bir, o zaman var olan hükümet, Özgürlük Hareketi'nin Şengal'de hiçbir faaliyet yürütmesine izin vermiyordu. O zaman hükümet de, kanunlar da kalmamıştı. Özgürlük Hareketi Êzîdîler için yeni bir gün ışığı gibi her yeri aydınlattı. Ve Şengal'in yeniden doğmasını sağladı. İkincisi de Êzîdîye faydası olmayan bu gerici sistemin çökmesini istiyorduk. Çünkü çok gerici bir sistemdi. Hem siyasi hem idari etkisi çok zayıftı ve istikrarsızlık yaratıyordu. Biz Êzîdîler o zaman gelişen politika ve yürütülen siyasi çalışmalardan rahatsızdık. Biz resmen köleler gibiydik. Yani biz zor bela günübirlik yaşamımızı sürdürebiliyorduk. Êzîdîler o kadar ihmal edilmişlerdi ki o duygu bizde gelişmişti. Belki şimdiye kadar bunu hiçbir yerde ve hiç kimseyle paylaşmamışım. Ama rahatlıkla dile getirebilirim ki, iyi ki bu sistem çöktü.
Şimdi geriye dönüp baktığınızda DAİŞ saldırılarını nasıl değerlendirirsiniz? Kendi başına mıydı, yoksa arka planında farklı hesaplar mı vardı?
Biz bugün düşündüğümüzde ve sonuçlarına baktığımızda görüyoruz ki birçok devlet ve güç bu saldırıların arkasındaydı. Biz bunu birçok devletin hükümet yetkililerinin itiraflarından öğrendik. Dış güçler, uluslararası güçler gizliden ya da açıktan DAİŞ’e destek veriyorlardı. DAİŞ planlı ve bilinçli şekilde oluşturuldu ve Ortadoğu'ya sürüldü.
O dönem Umman'da yapılan bir toplantı vardı. Iraklı yetkililer ve başka kimler vardı bilmiyoruz ama Güney'in bazı yetkilileri vardı. Uluslararası bir kararla Êzîdîler üzerindeki soykırımı bir nevi imzaladılar. Bu, Êzîdîleri DAİŞ’e teslim etme kararıydı. Onun için Êzîdîleri savunmadılar. Eğer Êzîdîler örgütlü olsaydı ve özsavunmasını kursalardı fermanın bu kadar büyük etkisi de olmazdı. Biz şimdiye kadar da fermanın faturasını ödüyoruz ve acısını çekiyoruz.
Fermandan sonra Şengal geri alındığında ne oldu, Şengal'i dönüştüren ne oldu?
Özgürlük Hareketi özsavunma gücünü kurduktan sonra meclisi kurdu. Özgürlük Hareketi'nin bir iddiası vardı. Şengal DAİŞ’in eline düşmeyecekti. Özgürlük Hareketi diyordu DAİŞ'in Şengal Dağı'na girmesi Êzîdîlerin soykırımı olacak. Ve Şengal bitecek diyordu. Örneği Hemrîn Dağı Kürtçe'dir ve Kürtlerindir. Ama biz halk olarak bunun farkında değildik ama Özgürlük Hareketi farkındaydı.
DAİŞ ilk geldiğinde Kürtçe olan bütün isimleri değiştirdi. Hatta dağın ismini bile değiştirmişlerdi. Sembol olan yerlerin hepsini yok ettiler. Özgürlük Hareketi bunu biliyordu. Ve bir askeri güç oluşturdu. Heval Dilgeş kitabında bahsediyordu, diyordu ki biz aramızda tartışıyorduk acaba YBŞ’nin ismini ne yapalım diye bir baktık ki Ronahî TV'de HPŞ geçiyor. Yani Hêzîn Parastina Şengalê hemen kısa bir zaman içerisinde üç gün bile geçmeden YPŞ olarak kuruluşunu ilan etti. Kuruluş meclisi oluştuktan sonra PDK buna karşı çıktı, özerkliğe karşı çıktı. Ve Şengal Güney hükümetine bağlı iddiasını ortaya attı ve basında bunu tartıştı. Tabii bir yıl sonra birçok değişim gelişti. 2016 yılında hemen hemen Şengal’in tümü DAİŞ’ten kurtarıldı. Doğal olarak Şengal’deki meclis kongresini gerçekleştirdi. Ve Şengal’in Özerklik Meclisi, Meclîsa Xweseriya Demokratîk a Şengalê (Şengal Demokratik Özerk Meclisi) ilan edildi. Bundan sonra biz kendimizi yöneteceğiz. Artık birçok Êzîdî köylerine, ilçelerine geri dönüş yaptılar. Bu meclis onların ihtiyaçlarını karşılayacak.
Irak hükümeti ve PDK Şengal'e ve özerk yapısına nasıl yaklaştı, yaklaşıyor?
Belediyeler kuruldu, gençlik kurumu, genç kadın kurumu, kadın örgütleri TAJE çatısı altında ilanlarını gerçekleştirdiler. Kadın gücü YJŞ kuruldu. Bunlar da Şengal'in özerkliği için tabanında çalışma yürüttü. Êzîdîlerin ve Şengal'in özerkliği gelişti. 2018-2019’a kadar da devam etti. Sonra referandum durumu gelişti. PDK tümden kendini Şengal’den geri çekti. Irak hükümeti geldi ve hakimiyetini kurmak istedi. Ondan sonra var olan idare ile devlet hükümetinin arasında tartışma çıktı. Çünkü Şengal’in özerkliğini tanımıyorlardı. Birçok şey değişti, koşullar değişti, hemen hemen Irak’ın birçok yeri DAİŞ’in elinden alındı, her yerin idaresi kuruldu, devlet tarafından yönetimi tekrar gözden geçirildi. Tabii Şengal'de hem siyasi hem idari açıdan sorun çözülmüş değil. Niye çözülmüyor, kim çözecek, nasıl çözecek, Irak ve Güney hükümeti nasıl yaklaşacak? Bunlar sorulması gereken, cevaplanması gereken sorulardır. Ve muğlaktır. Netleştirilmelidir. Şengal mutlaka özerk bir idari yapıya sahip olmalı. Êzîdî toplumu birliğini gerçekleştirdiği taktirde Şengal’in özerk bir yerel yönetime sahip olması mümkün olabilir. Bunun yanında, Êzîdîlerin varlığı hâlâ tehlike altında, soykırım politikası hâlâ devam ediyor. Irak Devleti de ne bu durumun önünü alıyor, ne Êzîdîleri savunuyor, ne de özgün bir topluluk olarak tanıyor Êzîdîleri. Yönetimlerini ve güvenliklerini hiçbir dış güce dayandırmamaları gerektiğini görmeliler. Böyle olursa, gelecekte Êzîdîler hem kendileri için hem tüm Ortadoğu halkları için bir örnek teşkil edecek, Ortadoğu Rönesansı'nda rol oynayabileceklerdir.
Tekrar 12 Süvari konusuna dönecek olursak, bunun gerçeği nedir, bize anlatır mısınız?
Arkadaşların ne zaman geldiğini Heval Dilşer’in kitabından öğrendik, önceden tam olarak bilmiyorduk. Bildiğimiz ferman saldırıları başlamadan 45 gün önceden Şengal’e ulaştıklarıydı. Fermanın başlangıcı ile birlikte birçok tabur Gare ve Kandil’den geldi. Ancak Dilşer arkadaşların grubu fermandan 45 gün önce ulaşmıştı Şengal’e. Hatta ferman öncesi iki eğitim devresine yaklaşık 40 genç yollamışlardı. Bu arkadaşlardan bazıları şehit oldu, bazıları ise hâlâ hayatta. Aslında hayatta olan arkadaşlar o süreçleri daha iyi anlatabilirler. Heval Dilşer’in kitabı ile 12 Süvari'nin hikayesini daha iyi anlamış olduk. Heval Cemal çok büyük bir tesadüf olduğunu, yaklaşık 200 yıl sonra tekrar 12 Süvari’nin kendilerini Musul Ovası’na vurduğunu söylüyor. Heval Dilşer, Cemal arkadaşın katıldığı bu toplantının kendilerine, ciddi bir sorumluk yüklediğini ifade etmişti. Ancak bugünden bakıldığında Dewrêşê Evdî’nin 12 Süvarisi ile kıyaslanamayacağını görüyoruz. Çünkü ’in gücü o günkü iki yüz, üç yüz kişilik aşiret güçlerinden oluşan Türk ve Araplara benzeştirilemez. Ayrıca Dilşer arkadaşların yaşadığı engel ve zorluklar o dönemde yoktu.
Şengal’e ulaşmadan yolda 3 arkadaş gözaltına alınıyor. Ayrıca Şengal’e ulaşıp çalışmaya başlayan arkadaşlar ile ilgili de defalarca şikayette bulunuluyor. Tüm faaliyetlerini kaçak, gizli örgütlemek zorunda kalıyorlar. 12 Süvari’den önce alanda TEVDA çalışmaları vardı, sanırım 5,6 arkadaş da bu çalışmalarla ilgili alandaydı. O arkadaşlar olmasaydı Heval Dilşerler alanda çok daha zorlanırlardı. Özellikle Şehit Said, Biro Heval ve genel olarak TEVDA ekibinden bahsetmek gerekiyor. O arkadaşlar olmasaydı, Dilşer Heval olmasaydı DAİŞ tüm Şengal’e ve dağa girmiş olur, akıl almaz vahşet ve katliamlar gerçekleştirmiş olurdu. DAİŞ’te ne ahlak ne vicdan ne de insaniyet vardı. Tekrar ifade ediyorum, Dewrêşê Evdî ile kıyaslanamaz bu durum. Dewrêşê Evdî ve 12 Süvarisi o saldırılar karşısında yenilmişlerdir. Doğru direndiler, teslim olmadılar ama yenildiler. Türk ve Araplar da Êzîdîlerin tüm varlıklarına el koyup talan ettiler. Fakat Dilşer arkadaş ve 12 Süvariler DAİŞ vahşetine karşı yenilmediler, DAİŞ’i yenilgiye uğrattılar. Dolayısıyla 12 Süvarilerin etkisi, Êzîdîler var olduğu müddetçe daima kalacaktır.
Son olarak Sayın Abdullah Öcalan'ın Êzîdî toplumunda nasıl tanındığını ve düşüncelerinin etkilerini sormak istiyorum. Çünkü şunu hatırlıyorum, Şengal'de ferman olmadan çok önce Sayın Öcalan'ın Şengal'e dikkat edin diye bir uyarısı vardı, bu başta anlaşılamadı, sonradan öngörünün isabeti ortaya çıktı.
Jenosit yaşanmadan önce Êzîdî toplumu Önder Apo’yu yeterince tanımıyordu. Ancak Önder Apo Êzîdîleri çok iyi tanıyordu. Özellikle Rojava’da basın kurumlarının açılması ile birlikte Önderliği duyma, takip etme imkanımız oldu. Önderlik savunmaları yayınlarda yer alıyordu. Duyma, öğrenme imkanımız başlangıçta böyle gelişti. Bu belli bir kesimin Önderliği tanımasına yol açtı. Önderlik hem Êzîdîleri iyi tanıyor hem rol ve misyon yüklüyordu ve Kürt varlığı açısından Êzîdîleri çok önemli buluyordu. Ayrıca, 90’lar hatta daha öncesinden 80’lerde Êzîdîler ile ilişki içerisindeydi. Mam Zeki ve Sozdar Heval gibi birçok kişi örgüte katılıyor. Yine, Rojava’da 80’ler ve 90’larda özellikle Efrîn bölgesinden Şehit İsmail gibi birçok Êzîdî’nin katılımı oluyor. Yine, Şehit Bêrîvan’ın Cizre’deki cesareti ve kahramanlığından bahsedilebilir. Yani Önder Apo ve Êzîdîlerin ilişkisi gittikçe daha güçlü bir hal alıyor. Bakur, Rojava ve Ermenistan Êzîdîleri özellikle bu anlamları yüklüyorlar. Ancak Şengal Êzîdîlerinin Önderlik ile ilişkisi geç başlıyor. 2003 sonrası kısmi ve zayıf bir ilişki gelişmeye başlamıştı. Önder Apo’nun paradigması, düşünceleri sadece Êzîdîler açısından değil tüm Kürtlerin kendi gerçekliklerini görmeleri, zihni ve ruhsal birliklerini gerçekleştirebilmeleri açısından o ortak akıl gerekli. Bir Êzîdî olarak düşünüyorum, acaba bu düşünce olmasaydı biz ne yapardık! Milliyetçi bir Kürt hareketinde dinimizi ve kimliğimizi yitirecektik. Diğer yandan, 60’larda resmi olarak alınmasa da Irak Hükümeti tarafından Êzîdî soykırımı ve Araplaştırma kararı alınmıştı. Bugün Nusayri Alevilerin Arap-Müslümanlaştırılma çabaları gibi. Belki bazı Êzîdîler böyle düşünmez ama bence Özgürlük Hareketi ve Önderlik gibi bir akıl çıkmasaydı Kürdistan’da Êzîdî diye bir şey kalmamış olurdu. Almanya’daki Êzîdîler marjinal müzelik bir varlık olarak anılırdı yalnızca. Dolayısıyla hem Önder Apo’nun paradigması hem de önerdiği sistem Êzîdîler açısından çok önemli. Gerçek konuşmak gerekirse Êzîdîler bu durumu yeterince anlamıyor. Irkçı, dinci ve devletçi bir akıl ile düşünerek Kürt halkını sadece İslam ile özdeş bir ele alış yoğunca görülmekte. Bu da tüm farklı kimlikler ve inançlar açısından bir asimilasyon tehdidi olarak okunmakta, algılanmakta. Bu temelde kimi Êzîdîler Özgürlük Hareketi'ne mesafeli duruyorlar. Êzîdîler olarak kendi gerçeğimizi tanımaya ihtiyacımız var. Önder Apo’yu ve düşüncelerini tanımaya ihtiyacımız var. Özellikle son dönemde Kürt karşıtları ve ilkel-geri Kürt milliyetçileri tarafından yoğun saldırı altında olan demokratik ulus düşüncesinin anlaşılmaya ihtiyacı var. Dört parça Kürdistan’daki Kürtlerin sorunlarının çözümü bu düşüncede saklı ve mümkün.