Şengal'deyim... 3 Ağustos Êzîdî Fermanı'nı birebir yaşayan Kendal Çiya ile o anları ve dahasını konuştum...
- Devlet ve askerleri burayı bıraktığında o zaman PDK diyordu ki biz buraya asker göndereceğiz ve hiçbir zaman Şengal'i bırakmayacağız. Bu halkta rahatlık yaratıyordu. Biz sabah duyduğumuzda nasıl karşılık vereceğimizi bilmiyorduk. Bizde şok yaratmıştı. Ne ekmek ne de su, hiçbir şey yoktu. Dağ insan seli oldu...
- Yaklaşık üç yüz bin insan. Bu kadar insanı doyurmak, ihtiyaçlarını karşılamak kolay değildi. O zaman üç yüze yakın koyunumuz vardı. Halka dağıttık. Onlar da bitti... Şimdi özellikle fermandan sonra hayvanlara büyük bir özenle bakıyorlar. Şimdi sembol haline de geldiler. Çoğu insan artık hayvan yetiştiriyor.
- Dewrêşê Evdî ve 12 Süvarisi o saldırılar karşısında yenildiler. Doğru direndiler, teslim olmadılar ama yenildiler. Türk ve Araplar da Êzîdîlerin tüm varlıklarına el koyup talan ettiler. Fakat Dilşer arkadaş ve 12 Süvariler DAİŞ vahşetine karşı yenilmediler, DAİŞ’i yenilgiye uğrattılar. Êzîdîler var olduğu müddetçe unutmayacak.
GÜLCAN DERELİ / ŞENGAL
Ordayım, o kapanmayan yaranın olduğu yerde, Şengal'deyim. Fermanın ayak izlerini takip ettim, o yolları yürüdüm, o mahşeri anın sesi bir uğultu olarak bana eşlik etti. Her kaybın ahını hissettim, düştüğü an düştüm, kalktığı an kalktım... Şengal'deyim... İsmi bende hep bir efsane, destan uyandıran yer. Şiir gibi gelir, ama işte bazen de ağıttır... Bazı yaralar öyle kolay kapanmaz. Bazen üzerinden çağlar geçse de o yara bir sızı olarak durur. Kerbela gibi, Holokost gibi, Büyük Felaket gibi, Zîlan gibi, Koçgirî gibi, 1925 gibi... Tertele gibi... Şengal de işte öyle bir yer... 3 Ağustos'u bu felaketlerden ayıran tek şey modern dönemde, nerdeyse canlı yayında izlenen bir ferman olması... Tıpkı Sivas'ta insanların canlı yayında yakılması gibi, onu 3 binle çarpın işte öyle bir şey... 3 Ağustos 2014 yılında Şengal'de Êzîdîlere yönelik DAİŞ'in soykırım saldırılarının üzerinden 12 yıl geçti. 3 Ağustos 2014 Fermanı'nda bir Êzîdî olarak Yekîneyên Berxwedana Şengalê (YBŞ) saflarına katılan Kendal Çiya ile Şengal'de konuştum. Son iki yıldır Abdullah Öcalan Sosyal Bilimler Akademisi'nde çalışma yürüten Kendal Çiya, ferman öncesini, anını ve sonrasını birebir tanıklığıyla anlattı.
Fermandan önce nasıl bir atmosfer vardı?
2013’ten sonra büyük bir savaş gelişiyordu. Biz de 2013’ten sonra çevremizde gelişen durumu takip ediyorduk. El Nusra ve DAİŞ çeteleri saldırıyor, YPG ve YPJ onlara karşı büyük bir direniş sergiliyordu. Ve bunun dışında bir abluka vardı. Şengal’in etrafı da çemberdeydi. Arap Kemeri’ni Şengal’e uyguluyorlardı. Bu politika Şengal için 1963-64 yıllarından sonra gelişti. Fermandan iki ay önce her an bir saldırı olacağını seziyorduk.
2014'te çatışmalar geliştiğinde hayvanlarımız vardı ve ben de hayvancılıkla uğraşıyordum. Amcamla beraber sabah saat sekizde döndüğümüzde o zaman saldırıların başladığını duyduk. İlk ne olduğunu anlamadık. Aslında DAİŞ 10 Temmuz'dan sonra Irak’a girmişti. Musul, Til Afer, Baac ve Şengal de çembere alınmıştı. Sadece Rojava sınırı açıktı. Doğal olarak bütün Araplar DAİŞ olmadılar fakat onlarla ilişkileri vardı. Onun için Şengal abluka altındaydı. Hatta fermandan önce temmuz ayında büyük karmaşa vardı. Bize karşı bir yazı yayınlamışlardı. Onun için bizim durumumuzun nasıl olacağını bilmiyorduk. Çok karmaşık bir durum vardı. Devlet güçleri burada kalmamıştı. Var olan devlet güçleri de abluka altındaydı.
Saldırı anında ne oldu, şaşkınlık ve şok mu yaşandı, göç nasıl başladı?
Devlet ve askerleri burayı bıraktığında o zaman PDK diyordu ki biz buraya asker göndereceğiz ve hiçbir zaman Şengal'i bırakmayacağız. Bu halkta rahatlık yaratıyordu. Şengalliler fermanın bu kadar uzayacağına inanmıyordu. Biz de inanmıyorduk. Biz sabah duyduğumuzda nasıl karşılık vereceğimizi bilmiyorduk. Akşama doğru bir baktık ki binler yönünü dağlara çevirmiş. Göç başlamıştı. Bu doğal olarak bizde şok yaratmıştı. Ne ekmek ne de su, hiçbir şey yoktu. Doğru, evlerimiz dağdaydı, bir günde binlerce insan bizim yanımıza geldi. Dağ insan seli oldu. O kadar çok insan dağa akın etti. Binlerce insan bir günde dağa geldiği için bizim de imkanlarımız o kadar insana yardıma elverişli değildi.
Nasıl bir tablo vardı, bir çıkış yolu yok muydu?
Büyük bir izdiham vardı, büyük bir kriz vardı. Musul, Til Afer, Baac işgal edilmişti. Şengal tam bir abluka içine girdi. Sadece bir kanal vardı. O da Şammar Aşireti'ydi. Şammar Aşireti hem Rojava'da, hem de Şengal de var. Onlar hem Kürtlerin hem de Êzîdîlerin dostlarıdır. Aynı zamanda güneyde de PDK’ye yakın güçleri var. Rabia, Sihêla ve güneyde bir kanal vardı. Geliş ve gidişler o hatta oluyordu. Mesela lojistiktir, pêşmergelerin ihtiyaçlarıdır. Bu hatlar arasında karşılanıyordu. İşte fermandan sonra birçok aile bu tehlikeyi gördüğü için kaçmak istiyordu. Canlarını ortaya koyarak. İşte pêşmergeler izin vermiyorlardı ki insanlar canlarını kurtarsınlar. Hep kandırıyorlardı, bir şey yok sizi savunacağız, çıkmanıza gerek yok, zaten burada pêşmergeler var. Sizi korurlar, fermanın gelişmesine izin vermezler, diyorlardı.
Peki saldırı başladıktan sonra ne oldu, fermanın tamamen gerçekleşmesinin önüne nasıl geçildi?
Ferman gelişmeden önce bizim TEVDA (Tevgera Êzîdîyen Demokratik û Azad - Demokratik ve Özgür Êzîdî Hareketi) ile bir bağlantımız vardı. Hem Rojava'daki birkaç arkadaştan hem de TEVDA'daki arkadaşlardan haberleri alıyorduk. 3 Ağustos'ta saldırılar başladığında arkadaşlar biz geliyoruz yoldayız diyorlardı, bu halka umut oluyordu. Bu halkın kendini savunmasına ve direnişe geçmesine neden oluyordu. Biz o zaman anladık ki pêşmergeler kaçmışlar. O zaman Êzîdîler özsavunmasızdı. Bir örgütlenmeleri yoktu. Hatta bazı Kürtlerden, Araplardan DAİŞ'e katılanlar oldu. Onlar Êzîdîlere silahları kaldırmayın hatta silahları bize teslim edin diyorlardı. DAİŞ'liler size bir şey yapmaz diyorlardı. O zaman hatırlıyorum DAİŞ'liler bir cadde üzerinde yol tutmuşlardı. Biz de o zaman onlardan 15 kilometre uzakta dağdaydık. O zaman halk bize izin vermiyordu, sizin silahlarınızı görürlerse bize saldırırlar, silahlarınızı çıkarmayın diyorlardı. Halk zarar görmesin diye. Öyle propaganda geliştiriyorlardı. Biz de bir şekilde silahlarımızı saklıyorduk. Onun için örgütlü bir direniş gelişmedi. Halk DAİŞ'e karşı bir direniş geliştiremedi.
Şengal'in batısında tek tük direnenler vardı. O zaman yaklaşık 40 kişi Heval Dilşer’in ve Heval Kawa’nın ekibiyle beraber bazı yerlerde direniş sergilediler. Özellikle dağa giden yolları aldılar. Çünkü halk o caddelerden dağa çıkıyordu. 12 Süvari’nin öncülüğünde genel hat tutuluyordu. O zaman bir hafta boyunca yapılan direnişin ardından insani koridor açıldı. Halk bu direnişi umutla destekledi. Bu insani koridor üç buçuk gün sürdü. Rabia YPG’nin eline geçti. Ve ondan sonra HPG ve YJA Star gerillaları geldi. En zorlu günler ilk 3-4 gündü. O 3-4 gün içerisinde de arkadaşlarla bağlantımız vardı. Bir haftadan sonra bir baktık ki arkadaşlar doçkayla Şerfedin alanına geldiler. Arkadaşlar zor bela yolu açmışlardı.
Dağda ne kadar insan vardı, nasıl besleniyorlardı?
Yaklaşık üç yüz bin insan. Bu kadar insanı doyurmak, ihtiyaçlarını karşılamak kolay değildi. Tabii o zaman birçok insan geri döndüler. İlk günden yola düşenler, ki o zaman DAİŞ de vardı, yolda büyük bir zorlukla karşı karşıya kaldılar. İlk olarak bir-iki aile gitmek istedi. Rabia üzerinden Rojava’ya geçmek istediler. Tabii onların önünde hangi engel var, DAİŞ'in eline mi geçecekler, ölecekler mi büyük bir belirsizlikle yola koyuldular. Ne onlar biliyorlardı olacakları, ne de biz. O zaman onların önden gidip gitmemeleri konusunda tartıştık. O zaman üç yüze yakın koyunumuz vardı. Halka dağıttık. Onlar da bitti. Tabii insanlar sadece bir öğün yemekle hayatlarını sürdüremezler. Şimdi özellikle fermandan sonra hayvanlara büyük bir özenle bakıyorlar. Bahçe ekersek saldırılar olduğunda bahçeleri kendimizle götüremeyiz ama hayvanları götürebiliriz ve zor durumda kaldığımızda onlarla beslenebiliriz diyorlar. Şimdi sembol haline de geldiler. Çoğu insan artık hayvan yetiştiriyor. O zaman birçok ailenin hayvanları vardı, hiç düşünmeden insanlara dağıttılar. Bu durum insanların hayatta kalmasını sağladı.
Tabii çok zor ve acı verici bir tabloydu. Fermandan önce de göçler oluyordu ama hiçbir göç 2014 fermanı gibi olmadı. Resmen Êzîdîler sahipsiz kalmışlardı. Hiç kimse onları bir yere götürmüyordu. Onları savunacak öz güçleri yoktu. Ama biz Rojava'nın Şengal’e, Êzîdîlere sahip çıkacağını biliyorduk. Ama Rojava da büyük bir savaş içerisindeydi. Onlar da bir ambargo altındaydı. O zaman Rojava üç yıldır bir savaş halindeydi. Her tarafta DAİŞ, El Nusra ve Türkiye’ye bağlı çete grupları Rojava'ya saldırıyordu.