- Crenshaw’ın siyah kadınların maruz kaldığı çoklu ayrımcılık biçimlerini açıklamak için kullandığı “intersectionality” (kesişimsellik), Kürt kadınlarının deneyimlerini anlamak açısından da oldukça önemlidir. Çünkü Kürt kadınları aynı anda hem kadın hem Kürt, hem göçmen, hem yoksulluk içinde büyümüş bireyler olarak çok katmanlı eşitsizliklerle karşı karşıya kalmaktadır.
- Danışmanlık için gelen bir kadın, kaldığı mülteci kampındaki fareler nedeniyle geceleri uyuyamadığını anlatıyordu. Panik ataklar geçiriyor, ciddi psikolojik sorunlarla mücadele ediyordu. Bazı kadınlar ise kaldıkları merkezlerde cinsel tacize maruz kaldıklarını söylüyordu. Peki dili bilmeyen bir kadın kendisini nasıl ifade edecekti?
- Tek başına önemsiz gibi görünen sözler, bakışlar ya da davranışlar yıllar boyunca biriktiğinde insanların ruhsal sağlığı üzerinde derin izler bırakabilir. Kürt kadınlarının yaşadığı çok katmanlı ayrımcılık ise çoğu zaman görünmez kalıyor. Göç, dil engeli, yoksulluk, cinsiyet eşitsizliği ve ırkçılık deneyimleri üst üste geldiğinde bir yük ortaya çıkıyor.
MELEK YALU*
Bu yazı akademik bir araştırma çalışması değil. Daha çok yıllardır çalıştığım alandaki deneyimlerime, gözlemlerime ve kısmen bazı araştırmalara dayanan bir değerlendirmedir. Ele almak istediğim konu, göç etmiş ve okuma yazma bilmeyen Kürt kadınlarının maruz kaldıkları dışlanma ve ırkçılık deneyimleridir. Aslında bu hikayeyi anlatmak için çok uzağa gitmeme gerek yok. Çünkü anlattıklarım, kendi ailemde, annemin yaşamında karşılığını buluyor. Annem gibi 1950’li yıllarda doğmuş birçok Kürt kadın, eğitim olanaklarının son derece sınırlı olduğu bir coğrafyada, Kürdistan’da büyüdü. Kendi ana dilinin dahi yasaklandığı bir dönemde, çocuk yaşta bilmedikleri bir dili öğrenmek için okula gitmek zorunda kalan ya da çoğu zaman köylerinde okul bile bulunmadığı için eğitimden mahrum kalan kadınlardan söz ediyoruz. O dönemin toplumsal koşullarında bir kız çocuğunun şehir dışında yatılı eğitim alması ise neredeyse imkansızdı. Yoksulluk, toplumsal cinsiyet rolleri, devlet politikaları ve dil yasakları, kadınların yaşamlarını şekillendiren ve birbirini besleyen engellerdi.
Çok katmanlı eşitsizlik
Bu nedenle meseleye yalnızca “kadın” kimliği üzerinden bakmak yeterli değildir. Burada konuyu Kimberlé Crenshaw’ın geliştirdiği “intersectionality” (kesişimsellik) perspektifiyle ele almak gerekir. Crenshaw’ın siyah kadınların maruz kaldığı çoklu ayrımcılık biçimlerini açıklamak için kullandığı bu kavram, Kürt kadınlarının deneyimlerini anlamak açısından da oldukça önemlidir. Çünkü Kürt kadınları aynı anda hem kadın hem Kürt, hem göçmen, hem yoksulluk içinde büyümüş hem de çoğu zaman eğitime erişememiş bireyler olarak çok katmanlı eşitsizliklerle karşı karşıya kalmaktadır. Bu farklı ayrımcılık biçimleri birbirini kesmekte ve kadınların yaşam deneyimlerini doğrudan şekillendirmektedir. Dolayısıyla yaşanan dışlanma ve ayrımcılık yalnızca bireysel hikayelerin değil, aynı zamanda tarihsel, politik ve toplumsal koşulların da bir sonucudur.
Kayıt altına alınmıyor
Konuyu kaleme almadan önce, yıllardır çok sayıda kadınla çalışmış olmama rağmen, dili yeterince bilmeyen ya da okuma yazma bilmeyen göçmen kadınlarla ilgili, özellikle de Kürt kadınlarına odaklanan araştırmalara Almanya’da neredeyse hiç rastlamadım. Kürt kadınlarının yaşam deneyimlerini, maruz kaldıkları ırkçılığı, dışlanmayı ve taşıdıkları ruhsal yükleri ele alan çalışmalar son derece sınırlı. Karşıma çıkan az sayıdaki çalışma ise çoğunlukla lisans, yüksek lisans ya da doktora tezlerinden oluşuyordu.
Bunun önemli nedenlerinden biri, Kürtlerin istatistiklerde çoğu zaman ayrı bir toplumsal grup olarak ele alınmaması ve geldikleri ülkelerin nüfusu içerisinde değerlendirilmesi. Bu durum, Kürtlerin yaşadığı özgül deneyimlerin görünmez kalmasına yol açıyor. Özellikle Kürt kadınlarının maruz kaldığı çok katmanlı ayrımcılık, hem akademik alanda hem de toplumsal kurumlarda yeterince tanınmıyor ve kayıt altına alınmıyor.
Kadınların dezavantajları
Kendi gözlemlerim ve bugüne kadar yapılan araştırmaların ortaya koyduğu tabloya göre, mülteci kadınlar ülkeye adım attıkları andan itibaren dil öğrenimi konusunda çeşitli yapısal dezavantajlarla karşı karşıya kalıyor. Bunun nedenlerinden biri, bazı kadınların kendi ülkelerinde eğitim olanaklarına sınırlı erişebilmiş olmaları. Bunun yanı sıra çocuk sahibi kadınların önemli bir bölümü dil kurslarına düzenli katılamıyor ya da çocuk bakımı konusunda yeterli destek alamıyor. Çocuk bakımı ve ev içi sorumluluklar çoğu zaman tamamen kadınların omuzlarına yükleniyor, bu da hem dil öğrenimini hem de toplumsal yaşama katılımı ciddi biçimde zorlaştırıyor.
Göç ve mültecilik sürecinin yarattığı psikolojik yükler, sürekli güvencesizlik hissi, ekonomik zorluklar ve sosyal izolasyon da kadınların eğitim ve entegrasyon süreçlerini olumsuz etkiliyor. Özellikle okuma yazma bilmeyen ya da çok sınırlı bir eğitim geçmişine sahip kadınlar, yaşadıkları ülkelerde sıklıkla “yetersiz”, “uyumsuz” ya da “entegrasyona kapalı” olarak etiketleniyor. Oysa çoğu zaman gözden kaçan nokta, bu kadınların yaşamları boyunca çok katmanlı eşitsizliklerle ve yapısal engellerle mücadele etmiş olmaları.
Sağlık hizmeti alamıyorlar
Bu tür deneyimler yalnızca “beyaz” Almanlarla kurulan ilişkilerde yaşanmamaktadır. Almancayı yeterince bilmeyen birçok kadın, en azından kısmen Türkçe konuşabildikleri doktorları tercih etmektedir. Ancak bazı kadınlar, bu ortamlarda da zaman zaman küçümsendiklerini ya da ciddiye alınmadıklarını anlatıyor. Hatta bir çalışma arkadaşım, bir doktorun Kürt kadınlar hakkında “Bunlardan bir şey olmaz” şeklinde aşağılayıcı ifadeler kullandığına tanıklık ettiğini aktarmıştı. Bu örnekler, ayrımcılığın yalnızca etnik çoğunluk ile azınlıklar arasındaki ilişkilerde ortaya çıkmadığını ve farklı toplumsal gruplar arasında da yaşanabildiğini gösteriyor. Özellikle dil engeli, eğitim eşitsizliği ve göç deneyimi nedeniyle kırılgan bir konumda bulunan kadınlar, sağlık sisteminde de zaman zaman değersizleştirilme ve dışlanma hissi yaşayabiliyor. Buna rağmen birçok Kürt göçmen kadın, büyük bir dayanıklılık göstererek bir yandan ailelerini ayakta tutarken, diğer yandan yaşamlarını yeniden kurmaya çalışıyor. Bu nedenle bu kadınlara yalnızca “mağdur” kimliği üzerinden bakmak eksik kalır. Onları aynı zamanda direncin, emeğin ve çoğu zaman görünmeyen mücadelelerin taşıyıcıları olarak da görmek gerekir.
Yaşam koşulları ağır
2015’te, “Mültecilik 21’inci yüzyılın köleliğidir” okuduğum yazı beni uzun süre düşündürmüş, hatta derinden etkilemişti. O günlerde bu ifadenin ne kadar çarpıcı ve yerinde olduğunu düşünmüştüm. Aradan on yılı aşkın zaman geçmiş olmasına rağmen bu söz hâlâ aklımdan çıkmıyor. Hatta bugün, her zamankinden daha güncel ve daha yakıcı bir anlam taşıdığını söylemek mümkün. Yazının arka planında, toprağı, emeği ve Kürdistan’ı “nan (ekmek) ülkesi” olarak tanımlayan Abdullah Öcalan’ın düşünceleri vardı. İnsanlar, “Belki nanı başka bir yerde bulurum” umuduyla Almanya’ya, Berlin’e geliyordu. Ancak benim dikkatimi en çok çeken şey, mültecilerin, özellikle de kadınların ve çocukların karşı karşıya kaldığı ağır yaşam koşullarıydı.
Bir insan neden bunlara katlanır?
Gerçekten de birçok mülteciye, ikinci sınıf insan muamelesi yapılıyordu. Buna bizzat tanıklık ettiğim çok sayıda olay oldu. Danışmanlık için gelen bir kadın, kaldığı mülteci kampındaki fareler nedeniyle geceleri uyuyamadığını anlatıyordu. Panik ataklar geçiriyor, ciddi psikolojik sorunlarla mücadele ediyordu. Bazı kadınlar ise kaldıkları merkezlerde cinsel tacize maruz kaldıklarını söylüyordu.
İnsan bazen kendi kendine şu soruyu soruyor: Bir insan neden bütün bunlara katlanmak zorunda kalır? Oysa hepsinin ortak amacı aynıydı; onuruyla insanca yaşayabilmek ve çocuklarına daha güvenli bir gelecek sunabilmek. Peki dili bilmeyen bir kadın kendisini nasıl ifade edecekti? Üstelik evin ve çocukların bütün yükü de omuzlarındayken... O kadınlara baktığımızda ya da ırkçılığa maruz kalan kadınlarla karşılaştığımızda, çoğu zaman bunu açıkça dile getirmeseler bile içlerinde taşıdıkları acıyı görmek mümkündü. Yürüyüşlerindeki yorgunluk, bakışlarındaki mahcubiyet ve eksiklik hissi kendini belli ediyordu.
Küçümseniyorlar
Yine diğer bir Kürt kadının hikayesi hala aklımdan çıkmıyor. Almancayı çok az biliyordu, okumayı ise Almanya’da öğrenmişti. Bir çocuk yuvasında temizlik görevlisi olarak çalışıyordu. Hayatı boyunca emek vermiş, belki altı ya da sekiz çocuk büyütmüş bir anneye bir Alman eğitmenin gelip “ellerini nasıl yıkaması gerektiğini” göstermesi... Belki o eğitmen iyi bir şey yaptığını düşünüyordu. Ancak o gün sanki kadının elinden geriye kalan son şey de alınmış gibiydi. Adeta ona, “Sen temizliğin ne olduğunu bile bilmiyorsun” denmişti. Kadın ise bunu anlatırken yalnızca gülümsüyordu. Başka bir kadının hikayesi de farklı değildi. O da temizlik işinde çalışıyordu. Almancası diğerine göre daha iyi olmasına rağmen patronu sürekli diliyle alay ediyor, kullandığı kelimeleri düzelterek onu küçümsüyordu. Bu kadınlar için en korkutucu yerlerden biri de Yabancılar Dairesi’ydi. Bazıları sırf bu nedenle migren atakları geçiriyordu. Saatlerce kapıda bekletilmek ve sonunda bir selamı bile çok gören görevlilerle karşılaşmak, birçok kadın için aşağılayıcı bir deneyime dönüşüyordu.
Kürtçe psikolog yok gibi
Bir kadın, Almanca bilmediği için doktora tek başına gidemediğini anlatmıştı. Bu yüzden akşama kadar eşinin eve dönmesini beklemek zorunda kalıyordu. Bir başka kadın ise sürekli birine bağımlı olmanın kendisini ne kadar zorladığını söylüyordu. Doktorların ve hemşirelerin bakışları, sorulara cevap verememek ve kendini ifade edememek onda yoğun bir çaresizlik duygusu yaratıyordu. Okuma yazma bilmeyen ya da okuma yazma bilse bile Almanca konuşamayan birçok kadın, sistemin içindeki ırkçılığı zamanla öğreniyordu. Belki de bu yazıyı, Sayın Öcalan’ın mülteciliğe dair ortaya koyduğu perspektiften yeniden düşünmek gerekir. Çünkü 21. yüzyılda kölelik yalnızca fiziksel baskıyla ortaya çıkmıyor; insanın toprağından, dilinden, kültüründen ve toplumundan koparılmasıyla da yaşanıyor. Savaş, yoksulluk ve zorunlu göç insanları yalnızca ekonomik açıdan değil, ruhsal ve toplumsal olarak da savunmasız bırakıyor. Bugün birçok mülteci kadının hikayesi, bu görünmeyen yükün sessiz tanıklığını yapıyor.
Almanya’da psikolojik destek almak birçok kişi için zaten kolay değil. Ancak Almancayı yeterince konuşamayanlar ve göçmenler için bu süreç çok daha zorlu geçiyor. Kürtçe konuşan bir psikolog bulmak ise çoğu zaman neredeyse imkansız hale geliyor. Oysa uzmanlar, insanların kendilerini en iyi ifade edebildikleri dilde psikolojik destek almalarının tedavi sürecini olumlu etkilediğini vurguluyor. Buna rağmen Berlin gibi büyük bir şehirde bile Kürtçe terapi hizmeti sunan uzman sayısı oldukça sınırlı. Var olan uzmanların da çoğu zaman uzun bekleme listeleri bulunuyor.
İyileşemeyen yaralar
İnsanların her gün küçük düşürülmesi, ötekileştirilmesi, dışlanması ya da toplumun tam bir parçası olmadıklarının hissettirilmesi de ciddi sonuçlar doğuruyor. Psikoloji literatüründe bu durum çoğu zaman “mikroagresyon” kavramıyla açıklanır. Bir yazar mikroagresyonları sivrisinek ısırıklarına benzetiyor. İnsan bir kez sivrisinek tarafından ısırıldığında bunu kısa sürede unutabilir. Ancak aynı yere tekrar tekrar gelen ısırıklar zamanla iyileşmeyen bir yaraya dönüşür. Mikroagresyonlar da benzer şekilde işler. Tek başına önemsiz gibi görünen sözler, bakışlar ya da davranışlar yıllar boyunca biriktiğinde insanların ruhsal sağlığı üzerinde derin izler bırakabilir. Kürt kadınlarının yaşadığı çok katmanlı ayrımcılık ise çoğu zaman görünmez kalıyor. Göç, dil engeli, yoksulluk, toplumsal cinsiyet eşitsizliği ve ırkçılık deneyimleri üst üste geldiğinde ortaya çıkan yük, ne kamuoyunda ne de sağlık politikalarında yeterince yer buluyor. Oysa bu kadınların hikayeleri, ruhsal sağlığın aynı zamanda toplumsal bir mesele olduğunu açıkça gösteriyor.
Dayanışmanın gücü
Danışmanlık yaptığım yıllarda, örgütlü kadınlarla herhangi bir toplumsal ya da kültürel dayanışma ağı içinde yer almayan kadınlar arasındaki farkı gözlemleme fırsatım oldu. Özellikle özgüven, aidiyet duygusu ve geleceğe dair umut konusunda belirgin farklılıklar dikkat çekiyordu. Belki de birçok kadın için kendilerini en rahat ifade edebildikleri yer Kürt kurumlarıydı. Bazen bir yürüyüşe katılmak, bazen kendi dilinde konuşmak, bazen de benzer deneyimler yaşamış insanlarla bir araya gelmek onları ayakta tutuyordu. “Dayanışma ve toplumsal bilinç, modern köleliğe karşı en güçlü direniştir.”
Belki de Kürt kadınlarının bütün bu zorluklara rağmen yaşamlarını sürdürebilmelerinin, mücadele edebilmelerinin ve ayakta kalabilmelerinin en önemli nedenlerinden biri budur. Savaşın, göçün, yoksulluğun, ayrımcılığın ve dışlanmanın yükünü taşımak kolay değil. Buna rağmen birçok Kürt kadınının gösterdiği direnç yalnızca bireysel bir güçten kaynaklanmıyor, aynı zamanda dayanışmanın, ortak deneyimlerin ve kolektif bilincin de bir sonucu olarak ortaya çıkıyor.
*Psikoterapist