Dağlara, sulara, rüzgâra ve bizlere ihanet etmeyen toprağa...
- Yıldız Durmuş’un şahadetinin üzerinden 31 yıl geçti. Ardında ziyaret edilecek bir mezar, başında sessizce durulacak bir taş bırakmadı. Belki de bu yüzden, yıllardır onu değil, onu son gören coğrafyayı düşünüyorum. Dêrsim Çakaran’ın rüzgârını, derelerini, kayalıklarını, mağaralarını, karını, yabani çiçeklerini…
- Bingöl’de, Düzağaç Mezarlığı’nda Hayri, Hüseyin ve Lütfiye nenenin yanında hâlâ boş duran o yeri düşünüyorum. Bir gün senden geriye kalan kemiklerini bulup oraya götürebilme ihtimali, ailemizin içinde kapanmamış bir yara gibi duruyor. Belki de bu yüzden yıllardır yüzümüzü dağlara dönüyoruz.
- Umarım bu hayat, bizleri size karşı mahcup etmez. Çünkü bazı ölümler, geride yalnızca acı bırakmaz, yaşayanların omuzlarına ağır bir emanet de bırakır. Yıllar geçtikçe insan, kaybettiklerinin yasını tutmaktan çok, onlara layık bir hayat sürüp süremediğini sorgulamaya başlıyor. Belki de bu yüzden bazı ölümler bitmiyor.
- Belki aradan yüz yıl geçecek. Biz olmayacağız. Bizden sonra da başkaları gelecek. Ama size duyulan minnet eksilmeyecek. Çünkü bazı hayatlar, ölümlerinden sonra da başkalarının vicdanını şekillendirmeye devam eder. Ve belki de vicdan, zamana teslim olmayan son yargıçtır.
HÜSEYİN SALİH DURMUŞ
Yıldız Durmuş’un şahadetinin 31’inci yılında, toprağa emanet edilmiş bütün mezarsızlara ve onları beklemeyi hiç bırakmayanlara…
Bazı ölümler, üzerinden yıllar geçtikçe hafiflemez. İnsan, yasın zamana yenileceğini, acının yavaş yavaş yerini kabullenişe bırakacağını sanır. Oysa bazı kayıplar, zamanın içinde küçülmek yerine büyür, yaş aldıkça insanın içine daha derinden yerleşir.
Yıldız Durmuş’un şahadetinin üzerinden 31 yıl geçti. Ardında ziyaret edilecek bir mezar, başında sessizce durulacak bir taş bırakmadı. Belki de bu yüzden, yıllardır onu değil, onu son gören coğrafyayı düşünüyorum. Dêrsim Çakaran’ın rüzgârını, derelerini, kayalıklarını, mağaralarını, karını, yabani çiçeklerini…
İnsan, mezarı olmayan yakınlarının ardından istemeden bir iz sürücüsüne dönüşüyor. Bir taşın başında duramayanlar, yüzlerini dağlara çeviriyor. Bir mezara çiçek bırakamayanlar, bahar geldiğinde karşı dağa bakıyor. İçinde kapanmayan boşluğu, bazen bir patikada, bazen yaşlı bir çınarın gölgesinde, bazen hiç tanımadığı insanların hafızasında, bazen de bir türkünün dizelerinde arıyor. Biz de yıllardır bunu yapıyoruz.
Ayak izlerini takip ettim
Sana en son 2015 yılının ağustos ayında yine buradan yazmıştım. Kobanê’nin yeniden inşası için Amed’de düzenlenen konferanstan dönmüştük, hemen ardından Kuzey’in üzerine yeniden karanlık çökmüştü. O günden sonra, farkına varmadan, senin ayak bastığın yerlere gitmeye başladım. Rojava’ya insani sorumluluklarımızı yerine getirmek için çıktığım tüm yolculuklarda, yaşadığın şehirleri, ayağının bastığı toprağı; Derik’i, Qamişlo’yu, Amûdê’yi, Kobanê’yi… Seni tanıyan insanları, adının hâlâ yaşadığı evleri görmek istedim.
Belki seni anlamak için. Belki de insanın, kendisinden önce ölen yakınlarını anlamaya çalışırken biraz da kendini aradığını fark ettiğim için.
Tereddüt etmeden ölüme yürüyenler
Herkesin kendisini ait hissettiği bir dünya vardır. Bir şehir, bir hayat, bir gelecek tasavvuru… Ama ben uzun zamandır, kendimi bu dünyaya tam olarak ait hissedebilmenin nasıl bir duygu olduğunu bilmiyorum. Ve bazen, çok genç yaşlarda, hiç tereddüt etmeden ölüme yürüyen insanları düşünürken, aynı soruya dönüp duruyorum: Onlar da mı kendilerini bu dünyaya ait hissetmiyorlardı? Yoksa tam tersine, uğruna yaşamaya ve ölmeye değer başka bir dünyanın mümkün olduğuna mı inanıyorlardı? Bu sorunun kesin bir cevabı yok. Ama yıllar geçtikçe şunu daha iyi anlıyorum, insanları yalnızca ölümleriyle hatırlamak, onlara haksızlık etmek olur. Sen yalnızca bir mücadele insanı değildin.
Çocukluğumuz görüş kabinlerinde geçti
1992 yaz sıcağında, sen ve annemle, yaz tatili niyetine Adana, Antep ve Çanakkale cezaevlerini ziyaret ettiğimizi hatırlıyorum. Çocukluğumuzun yazları, deniz kenarlarında değil, görüş kabinlerinde geçti. Bizim kuşağımızdan birçok çocuk gibi, yolları, beklemeyi ve ayrılığı erken öğrendik. Verilen sözün söz, namus olduğu zamanlardı.
Bir zamanlar bana Bayrampaşa Cezaevi’nden gönderdiğin kart hâlâ gözümün önünde duruyor. Ön yüzünde, Kürdistan haritasının içinden yükselen iki gül vardı. Arka yüzünde ise büyük sözler değil, gündelik hayatın içinden çıkmış birkaç cümle:
“Tatilde gelirsin, görüşürüz.”
“İstersen bana yaptığın resimlerden gönderebilirsin.”
“Ben de sana şiir yazar gönderirim.”
‘Cevabını bekliyorum’
Ve ardından, bütün bu yılların içinden geçip bugünlere ulaşan o cümle: “Cevabını bekliyorum.”
Belki de insanı en çok yaralayan şey, yarım kalmış büyük hikâyeler değil de küçük cümlelerdir. Bir daha gelmeyecek bir yaz tatili, gönderilememiş bir resim, yazılamamış bir şiir, cevabı hiçbir zaman ulaşmayacak bir mektup…
Belki sevdin de. Belki aynı hayalleri, aynı korkuları ve aynı kaderi paylaşan başka bir yüreği yanında taşıdın. Ama bazı hikâyeler, isimleriyle değil, sessizlikleriyle yaşar. Ve insan yaş aldıkça, ölümün kendisinden çok, geride kalan sessizlikle yaşamayı öğreniyor.
Size duyulan minnet eksilmeyecek
Sözün hafiflediği, her şeyin duygularımıza yabancılaştığı bu dönemde, hikâyeni yeniden anlatmak istemiyorum. Ama şu da unutulmamalı: teslim aldığın gelenek ve mirasa sadakatin gereği, son ana kadar teslim olmayı reddettin. Hayatın boyunca savunduğun şeylerden, ölümün karşısında da vazgeçmedin.
Umarım bu hayat, bizleri size karşı mahcup etmez. Çünkü bazı ölümler, geride yalnızca acı bırakmaz, yaşayanların omuzlarına ağır bir emanet de bırakır. Yıllar geçtikçe insan, kaybettiklerinin yasını tutmaktan çok, onlara layık bir hayat sürüp süremediğini sorgulamaya başlıyor. Belki de bu yüzden bazı ölümler bitmiyor. Aradan geçen yıllara rağmen, geride kalanların nasıl yaşayacağını sessizce belirlemeye devam ediyor.
Belki aradan yüz yıl geçecek. Biz olmayacağız. Bizden sonra da başkaları gelecek. Ama size duyulan minnet eksilmeyecek. Çünkü bazı hayatlar, ölümlerinden sonra da başkalarının vicdanını şekillendirmeye devam eder. Ve belki de vicdan, zamana teslim olmayan son yargıçtır.
Teşekkürler Kürdistan
Bu yazı yalnızca sana da değil. Dağların yamacında, nehirlerin kıyısında, adı unutulmuş patikalarda kalan bütün mezarsız şehitlere; on yıl, yirmi yıl, otuz yıl, kırk yıl boyunca bir haber, bir kemik, bir iz bekleyen ailelerine de yazıldı.
Bingöl’de, Düzağaç Mezarlığı’nda Hayri, Hüseyin ve Lütfiye nenenin yanında hâlâ boş duran o yeri düşündüğüm zamanlar oluyor. Bir gün senden geriye kalan kemiklerini bulup oraya götürebilme ihtimali, ailemizin içinde kapanmamış bir yara gibi duruyor. Belki de bu yüzden yıllardır yüzümüzü dağlara dönüyoruz. Çünkü bazen insanlar unutuyor. Bazen tarih unutuyor. Bazen dostlar, tanıklar unutabiliyor ve hikâyeler eksiliyor. Ama toprak unutmuyor.
Kürdistan, yüzyıllardır yalnızca dağların ve nehirlerin ülkesi olmadı; ağıtların, sürgünlerin, suskunlukların ve mezarsız ölülerin hafızası oldu. İnsanlar bazen kayıplarına mezar taşı dikemediler, bazen isimlerini yüksek sesle anamadılar. Onları bir pınarın başına, bir dağın yamacına, karın altına emanet ettiler.
Belki de bu yüzden, bugün dönüp baktığımda, içimde herkesten ve her şeyden daha büyük bir teşekkür duygusu var.
Teşekkürler, ey Çakaran, ey Dêrsim. 31 yıldır sırrını sakladığın için.
Teşekkürler, ey dağlar. Kendilerine sığınanlara yurt olduğunuz için.
Teşekkürler, ey sular, ey Munzur. Aynı direnci, acıları nesilden nesile taşıdığınız için.
Teşekkürler, ey rüzgâr. İsimleri unutulanların sesini hâlâ taşıdığın için.
Teşekkürler, ey kar. Bazılarının üzerini örterken onları yalnız bırakmadığın için.
Teşekkürler, ey yabani çiçekler. Her bahar, adını bilmediğimiz mezarların üzerinde yeniden açtığınız için.
Teşekkürler, ey mağaralar, dereler, ormanlar ve uçurumlar. Bir asır boyunca korkulara, umutlara ve yarım kalmış hayallere yoldaşlık ettiğiniz için.
Ve teşekkürler, ey Kürdistan. Çocuklarını bazen şehirlerinde, bazen zindanlarında, bazen de dağlarının kuytusunda kaybeden halkına yine de sığınak olduğun için.
‘Sana şehitlerimizi bıraktık’
1982 yılında Beyrut’un işgalinden sonra Filistinli direnişçiler, şairler ve aydınlar Tunus’a sığınmış, ayrılma vakti geldiğinde Filistin’in büyük şairi Mahmûd Derviş vedasını alışılmış sözlerle yapmamış, şöyle seslenmişti:
“İki âşığın birbirine ‘teşekkür ederim’ dediğini hiç duymadım.
Fakat teşekkürler sana; sırf sen, sen olduğun için.
Kendine iyi bak, ey Tunus!
Elbet bir gün kavuşacağız,
kardeşin olan Filistin’in topraklarında.
Sahi, arkamızda bir şey unuttuk mu?
Evet, kalbimizin geriye dönüp bakan o mahzun bakışını unuttuk.
Ve özümüzdeki en kıymetli şeyi sende bıraktık.
Sana, iyi bakmanı vasiyet ettiğimiz şehitlerimizi bıraktık…”
31 yıl sonra, galiba bizim de söyleyebileceğimiz şey bundan ibaret. Çünkü bazı insanlar yalnızca bir mezarda yaşamaz.
Onlar, bir dağın yamacında, bir dere kıyısında, bir mağaranın karanlığında, rüzgârın taşıdığı bir isimde, çocukluğa gönderilmiş bir kartta yaşamaya devam ederler. Ve bazı topraklar vardır. Kendilerine emanet edilenlere asla ihanet etmezler.