Hastaneler bile salgına göre düzenlenmedi

Dosya Haberleri —

26 Mayıs 2021 Çarşamba - 09:40

  • Salgın ile ilgili tabloyu “yaşamın krizi” olarak tanımlayan Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, salgın karşısındaki en önemli araç olan aşının mal haline getirilip satıldığını belirterek, “Bu nedenle dünyanın yarısı aşılanmamış durumda. Aşılama olmadan pandemiden kurtulmak mümkün değil” dedi.

 

DENİZ YILDIZ

 

Dünya genelinde yeni tip koronavirüs (Covid-19) salgını nedeniyle hayatını kaybedenlerin sayısı 2 milyon 600 bini aştı. Türkiye’de ise Sağlık Bakanlığının verilerine göre 25 Mayıs itibarı ile 46 bin 446 kişi yaşamını yitirdi. Salgının durdurulması ve ölümlerin önüne geçilmesi için tek çare olarak aşı gösterilirken Dünya Sağlık Örgütü’nün 14 Mayıs'ta verdiği bilgilere göre aşı ile ilgili 284 ayrı çalışmanın olduğu ifade edildi. Metaya çevrilen aşı da ayrımcılık konusu yapılırken yüzden fazla ülkede henüz aşı çalışması başlatılmış değil. 

Halkların Demokratik Kongresi (HDK) eski Eşsözcüsü ve Türk Tabipler Birliği (TTB) Toplum ve Hekim Dergisi Editörü Prof. Dr. Onur Hamzaoğlu, salgının dünya ve Türkiye’deki durumu ile aşı çalışmalarına ilişkin sorularımızı yanıtladı.

 

Öncelikle geçtiğimiz günlerde yayınlanan bir röportajınızda salgın ile ilgili yaşanan tabloyu “yaşamın krizi” olarak adlandırdınız. “Yaşamın krizi” tanımını bir açabilir misiniz? 

Yaşamın krizi diye ifade ettiğim şey, gelmiş olduğumuz koşullar itibarıyla gezegenimizde insanın insan, hayvanın hayvan, bitkinin bitki, böceğin böcek olarak yaşayamaması. Dolayısıyla bu, tek başına kapitalizmin yapısal veya finansal krizi sonunda ortaya çıkmış bir şey de değil.

 

Peki kapitalizmin finansal krizi ne zaman ortaya çıktı?

Kapitalizmin finansal krizi, özellikle 1990'larda yaygın olarak uygulanmaya başlanan neoliberal ekonomik politikalar kapsamında ortaya çıktı. Doğanın talanı; sağlık ve eğitim sistemindeki, enerji alanlarındaki reformlar; çalışma yaşamındaki düzenlemeler; doğayı ve insan sağlığını tahrip eden kirliliği yüksek üretim alanları gibi birçok uygulama sonucunda dünyada uzun bir zamandan beri iklim, gıda, sağlık sistemleri ve eğitim krizi yaşıyoruz. Bu koşullar, 2009'daki domuz gribi salgınını ortaya çıkardı. 2019'da bir zatürre biçiminde Covid-19 salgını ile ardından pandemiye dönüşen süreç yaşanıyor.

 

Domuz gribi, endüstriyel çiftliklerin yaşam koşulları, yani domuzların domuz gibi yaşayamaması nedeniyle mi ortaya çıktı?

Evet. Daha önce insanlarda hastalık yapmayan H1N1 virüsü, domuzlardan insanlara geçip insanlarda hastalık yapmaya başladı ki biz buna “zoonoz” diyoruz. Fakat bir süre sonra o koşullarda insandan insana da bulaşır hale geldi.

 

Salgının ortaya çıktığı Wuhan'da da endüstriyel açıdan benzer bir durum var mı?

Çin’de dünyanın en büyük 500 şirketi bulunuyor ve bunların 234’ünün Wuhan’da olduğunu biliyoruz. Oradaki çalışma koşulları da bu noktada önemli: Haftanın 6 günü fabrikada yatıp kalkan, ancak haftada bir gün köyüne giden işçiler var. Kente göç etmeyen ve üretim alanlarındaki yatakhanelerde kalan işçiler. Bu işçiler çok kötü koşullarda yaşıyor.

  1. yüzyılın başında, özellikle de kırsal kalkındırma adı altında, yaban hayvanları için de çiftliklerin kurulması, yani yine hayvanların hayvan gibi, insanların insan gibi yaşayamaması nedeniyle, daha önce insanlarda enfeksiyon yapmayan Covid-19 virüsünün salgına neden olduğunu izlemiş olduk. Yaşamın krizini yaratan koşullara müdahale edilmezse, kapitalizm böylece devam ettiği sürece Covid-19 salgınından sonra Covid-20, Covid-21 ya da başka virüslerin salgınını yaşama riski çok yüksek. İnsanın insan, hayvanın hayvan, bitkinin bitki gibi yaşayabileceği bir dünyayı yaratmak mücadelesini sürdürmemiz gerekiyor. Bu tür sorunlarla karşılaşmamanın tek yolu bu.

 

Peki böyle bir dünya için sizin bir öneriniz, tahayyülünüz var mı?

Kapitalizmin bir şekilde sönümlenmesini sağlamak; insanı, doğayı özne olarak ele alan bir sosyalizm perspektifini yaşama geçirmek gerekir. Temel çözüm budur. Bunun için mücadele etmek ama ne ile mücadele etmemiz gerektiğini de iyi bilmek gerkeir. Covid-19 sürecinde mağdur olan herkes -kimi emeğini satanlar, kimi esnaf, kimi çiftçi, kimi köylüdür-, ortak bir mücadelede bir araya gelmeli. Bu toplum biçimini değiştirmek için birlikte yol yürümemiz, adım atmamız gerekiyor.

 

Aşı çalışmalarına gelirsek… Dünyadaki Covid-19 aşı çalışmaları ne aşamada?

Dünya Sağlık Örgütü’nün 14 Mayıs'taki bildirimine göre 284 ayrı aşı geliştirme çalışması yürütülüyor. Bunlardan ancak 100 tanesi insanlar üzerinde deneme aşamasına gelmiş durumda. İnsanlar üzerindeki deneme aşaması da dört aşamadır. Dolayısıyla bu 100 aşıdan 4’ü, uzun erimli etkilerinin hem koruma hem de yan etkileri bakımından değerlendirildiği aşamada. Aşı çalışmalarının 18'i faz-1 aşamasında, 8'i faz-2 ve faz-3 aşamasını birlikte yürüten çalışmalar. Şu anda 13 aşının acil kullanım izniyle değişik ülkelerde kullanıldığını biliyoruz. Bu 284 aşı çalışması, on farklı üretim teknolojisiyle yürütülüyor.  Bütün çalışmalar, 3 farklı doz uygulamasını içeriyor. Sadece 13 tanesinde tek doz ile aşılama yapıyor. Örneğin değişik aralıklarla bir kısım aşıyı 3 doz yapmak lazım, bir kısmını 2 doz. İlaçlardan iki tanesi ise ağızdan alınıyor. Bir kısmı burundan alınırken, bir kısmının ise kas içine uygulanması gerekiyor.

 

Aşı çalışmaları yeteri kadar hızlı ilerliyor mu?

Maalesef hayır. Aşı çalışmalarının neredeyse tümünün ülkelerin milyarlarca dolar ile tabir edilen kamusal kaynakları ile desteklenmesine rağmen, 6 Nisan itibarıyla, 134 ülkede hiçbir aşılama faaliyetinin yapılmadığını, sıfır doz aşı yapıldığını biliyoruz. Dünya Sağlık Örgütü’nün bir aşı programı olan COVAX’ın 7 Mayıs’tan itibaren başlattığı bir faaliyet var; hedef, 100 milyon doz aşı dağıtmak ama şimdiye kadar ancak 54 milyon doz dağıtılabildi. Hedefin ancak yarısı. Böyle bir sorun var.

Mesela mülteciler, 150 ülkede aşılama faaliyetlerine dahil görünüyorlar ama ancak 20 ülkede mülteciler, diğer yurttaşlarla eşit olanaklarda aşı oluyor. Bazı ülkelerde mültecilerin adı bile geçmiyor, bazı koşullarda ise mültecilere ancak oldukça zor aşı yapılıyor. Burada neyi görüyoruz? Bir aşı pazarı kurulduğunu görüyoruz.

 

Aşılamanın bu kadar dengesiz olması, aşının rant alanına çevrildiğini mi gösteriyor?

Temel neden, aşıyı bir mal olarak, yani bir ayakkabı, gömlek, kalem gibi satmayı hedefleyen bir perspektife sahip olmaları. Bunu çok somut bir şekilde yaşadık. Zengin ülkelerin bir kısmı, gereksinimlerinden çok daha fazla miktarlarda aşı aldı ama 130 ülkede Nisan başı itibarıyla hiç aşılama yapılamadı.

Bu salgının durdurulabilmesi için dünya nüfusunun yüzde 70’inin aşılanması gerekiyor; aksi takdirde salgını kontrol altına almak mümkün değil. Böyle olursa da hastalık bitmez ama en azından salgın koşulları sönümlenmiş olur. Bunu sağlayabilmek için şu an elimizde olan en etkili araç ise aşılama. Aşının özel mülkiyeti, işte buna maalesef engel oluyor.

 

Geçtiğimiz günlerde veteriner hekimlerin aşılandığı ancak aynı iş kolunda çalışan veteriner teknikerlerin şimdilik aşılanmayacağı ifade edildi. Sağlık Bakanlığı’nın bu tür ayrımcı politikalarını nasıl değerlendiriyorsunuz?  

Veteriner hekimleri aşılayıp da onlarla birlikte çalışan diğer veteriner teknikerleri, teknisyenleri aşılamamak, bilim dışıdır. Bu, en hafif tabirle, bakanlığın ne kadar bilim dışında kaldığını gösteriyor. Onun dışında bu, bir ayrımcılıktır, mesleki bir ayrımcılıktır, statüye yönelik bir ayrımcılıktır. Bunlar kabul edilemez tutumlar. Umuyoruz ki Sağlık Bakanlığı bu ayrımcı ve bilim dışı tutumundan en kısa zamanda vazgeçer.

 

Cezaevlerinde bulunan tutuklular da hala aşılanmadı. Tutukların kaldığı koşullar göz önünde bulundurulduğunda onlar da öncelikli risk grubunda yer almıyor mu? Bu konuda iktidar neden tutuklulara öncelik tanımıyor?

Hapishaneler özgürlük alanlarının kısıtlı olduğu ve kişilerin kendilerini korumak adına doğrudan kendi iradeleriyle yapacaklarının çok sınırlı olduğu yaşam alanları. Zorunlu olarak bulundukları alanlar. Biliyorsunuz, Türkiye'deki yeni düzenlemelerle çeteciler, mafya liderleri hapishanelerden çıkartıldı ama özellikle siyasi tutuklular, düşünce suçluları, gazeteciler hapishanelerde. Okuyanlar, yazanlar, siyasi parti liderleri, siyasetçiler, milletvekilleri, belediye başkanları, hapishanelerde tutuluyor. Maalesef ülkemizde ciddi bir ayrımcılık, siyasi bir ayrımcılık da yaşandığının altını çizelim.

Hapishanelerdeki tutukluların birinci öncelikli grup içine alınması gerekir, çünkü beslenme koşullarının, hijyen koşullarının Covid-19 ile mücadeleye uygun olmadığını biliyoruz. Pandemi gerekçe gösterilerek maalesef hapishanedeki tutuklu ve hükümlüler, aileleriyle görüşme, sosyal ilişkiler kurma bakımından da çok yoğun kısıtlamalara maruz kalıyorlar. Halbuki bunlar, “İnsanca bir yaşam nasıl sağlanır” perspektifi ile çözülebilecek sorunlar.

Her şeyden önce hapishanelerdeki herkesin, çalışanlar da dahil olmak üzere, en kısa zamanda aşılanması gereken gruba alınmasını talep etmeliyiz. Sağlık Bakanlığı da bunu Adalet Bakanlığı ile birlikte, hızlı bir biçimde hayata geçirmek durumundadır.

 

Türkiye salgınla mücadelede gerekli önlemleri aldı mı?

Türkiye salgınla mücadelede başarısız ülkelerin en başında geliyor, çünkü Çin'de bu salgının varlığı ortaya çıktığında ve ülkelere yayılacağından emin olunduğunda gerekli tedbirleri almadı. Örneğin umreden gelen yurttaşlarımız, karantina gibi tıbbi uygulamalara başvurulmadan kamusal bir alanda bekletilip sonra ülkeye alındı. Bunun dışında, hatırlayacaksınız: Türkiye’deki Suriyeli mülteciler, Avrupa Birliği’ne karşı bir tehdit olduklarını hatırlatmak için, otobüslerle Yunanistan sınırına taşındı. Bunun gibi pek çok sorunlu uygulama var.

Şunu söyleyeyim: Salgınla mücadelenin temel araçları vardır ve bunlardan biri, hastaların ortaya çıkarılmasıdır. Covid-19 hastalığı, 100 hastadan yaklaşık 80’inde belirti göstermiyor, göstermediği için de hastalar bilmeden bulaştırıyor. O nedenle hastalığı ortaya çıkarmak için her şeyden önce çok yaygın test yapmak gerekiyor. Yani sadece belirtileri olanlara değil, herkese test yapacaksınız. Türkiye bunu maalesef hala yapmıyor, böyle olunca da hasta olduğunu bilmeyen pek çok insan hastalığı birbirine bulaştırıyor.

 

Başka ne tür önlemler gerekiyor?

Test yapıp da hastalık tanısı koyduğunuz kişileri evlerde izole etmeniz gerekiyor. Maalesef tanısını koydukları ve hastanede destek tedavisi görmesi gerekmeyen hastaları evlerine gönderip, “Evinizde izole olun” diyorlar ama evde yaşayan başka insanlar var, onların hastalanması riski doğuyor.

Bir diğer yöntem, karantina. Bakın, İngiltere'de ve Hindistan'da yeni varyantlar var, deniliyor. Şimdi bu nasıl geliyor ülkeye? Oradan insanlarla birlikte geliyor. Peki siz bu insanların elini kolunu sallayarak bu ülkeye girmesinin önünü açıyorsanız, salgını nasıl engelleyebilirsiniz? Burada ne yapılması gerekir? Örneğin havaalanlarında bu ülkelerden gelen kişilerin muayeneleri yapılır; hasta tanısı konulanlar, eğer hastaneye yatmaları gerekmiyorsa bir şekilde izole edilir ama bir hastalık belirtisi yoksa dahi Hindistan'dan, İngiltere'den gelenleri bir süre karantinaya alırsınız. O süre içinde hastalık çıkarsa gerekli işlemler yapılır ve hasta izolasyon bölümüne alınır; çıkmazsa, o süre bittikten sonra nereye gidecekse oraya gider. Bu da yapılma dı. Ne yaygın test var, ne izolasyon var, ne de karantina var.

Bunun dışında, hastalığın damlacık yolu ile bulaştığını biliyoruz, dolayısıyla kişiler eğer enfekte olmuşlarsa hastalığın karşı tarafa tükürük yolu ile bulaşmasını engellemek için maske takılması gerekiyor; insanlar arasında iki metre mesafe olması gerekiyor; temizlik ve hijyen önem kazanıyor, özellikle el temizliği ve havalandırma. Maske bile takmış olsalar, insanalrın kalabalık ortamlarda bulunması, hastalığın solunum yolu ile bulaşması riskini artırıyor. Bu tür durumlara dünya genelinde tanık olundu. Buna karşı kamusal alanlarda önlemler alınması gerekiyor.

Maske için yüzde yüz zorunluluk deniliyor ama maske insanlara satılıyor. İnsanların artık ihtiyacı olan maske, dağıtılmıyor. Mesafe kurallarına uyacaksınız, diyorlar ama insanlar dolmuşlarda, otobüslerde, metrolarda dip dibe olmak zorunda. Bu insanlar neden işe gitmek zorunda? Gittikleri işte koşullar nasıl? Orada da durum kötü. Havalandırması ile, çalışma saatleri ile, hijyeni ile… Hiçbir şey uygun biçimde düzenlenmiş değil. Bakın, Türkiye’de hastanelerin bile çok büyük bir bölümü hala Covid-19’un bulaşma özellikleri dikkate alınarak düzenlenmedi. Bu kadar zaman geçti ama maalesef hastaneler bile havalandırmaları ile, çalışma koşulları ve süreleri ile duruma uygun biçimde düzenlenmedi. Gerisini artık siz düşünün.

 

“Aile hekimliği” modeli salgın ile mücadelede uygun bir model mi?

Biliyorsunuz, Aile hekimliği modeli, AKP'nin sağlıkta dönüşüm programının önemli başlıklarından bir tanesiydi. Bu, herkese seçme özgürlüğü tanıyacak bir model olarak sunuldu. Öncelikle şunu söyleyeyim: Maalesef Sağlık Bakanlığı, yaptığı açıklamalar ve aldığı tutumla bu yapıların kamusal sağlık kurumları olmadığı konusunda bir tutum içerisine girdi. Bunlar hekimlerin sanki kişisel muayenehanesiymiş gibi bir tutum içerisine girdiler. Bakanlık, orada çalışan hekim ve hemşirelere maalesef "aile sağlığı elemanı" diyor, mesleki isimlerini bile kullanmıyor. Tümü mağdur oldu.

Oradaki arkadaşlarımızın yaşadığı sorunların ötesinde aile hekimliği modelinin salgınla mücadelede maalesef uygun olmadığı, sınıfta kalan bir model olduğu, bu salgın ile ortaya çıktı. Neden böyle söylüyorum? Bir apartman düşünün, bu apartmanın beş dairesinin beşinde de hasta var. Beşinin de hekimi ayrı. Bu bölgede hastalığın ortaya çıkma sıklığını görmek, bu şekilde çok daha zor, çünkü aile hekimliği modeli maalesef bölge ve nüfus temelli değil, liste temelli. Hekimin listesine yazılıyor ve artık onun hastası oluyorsunuz. Dolayısıyla hekim, en başta bunu bilmesi gerekirken, o mahallede hastalık ne boyutta, hastalar nerelerde yoğunlaşıyor, bunları bilemiyor ve hastalıkla buna g öre mücadele edemiyor. Aile bireylerinin her birinin hekimleri bile birbirinden farklı olabildiği için bu model, bir salgın ile mücadelede maalesef başarısız oluyor, bu teyit edilmiş oldu.

 

Peki siz nasıl bir model öneriyorsunuz?

Doğrudan doğruya bölge ve nüfus temelli örgütlenmiş kamusal bir modelin hayata geçirilmesi gerekir. Bu, Sağlık Bakanlığı'nın önünde bir ödev olmalıdır. Bunu örgütlü bir biçimde talep etmek de bizim ödevimizdir. Çünkü bu salgınlar 21’inci yüzyılın başından beri izlendiğinde görülüyor ki kapitalizm bu özelliklerini koruduğu ve var olduğu sürece maalesef salgınların hızı kesilmeyecek, aksine bunlar daha da artarak devam edecek. O nedenle bu salgınların hiç olmazsa daha az mağduriyet yaratması için birinci basamaktaki yapılanmamızı salgınla mücadeleye daha uygun hale getirmek için mücadele etmemiz, taleplerde bulunmamız ve bakanlığı, hükümeti, iktidarı sıkıştırmamız, bunu el birliğiyle, _ f6rgütlü bir biçimde yapmamız gerekiyor. 

Dayanışma, bu sürecin önemli bir aracı. Bilimsel bilginin hayata geçirilmesi ile ilgili ortak irade ile aşıdaki özel mülkiyet kalkmalı. Aşılar toplumsal mülkiyette olmalı ve enternasyonal bir perspektifle, bütün dünyada aşılar üretilmeli ve herkesin bir an önce en kısa zamanda aşılanması sağlanmalı.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.