• Modern üniversiteler daha fazla öğrenci, daha güçlü akademik kadro ve daha yüksek sıralama için rekabet ediyor. Bunun için derslik, laboratuvar, yurt ve ofis gerekiyor. Ama mesele artık yalnızca bina yapmak değil. Üniversiteler büyürken bilim mi güçleniyor, yoksa araştırma giderek emlak mantığının gölgesine mi itiliyor?
  • Eleştirmenlere göre üniversiteler kent hizmetlerinden yararlanıyor, altyapıyı kullanıyor, ama aynı ölçüde vergi yükü taşımıyor. Buna karşılık üniversiteler, kente öğrenci çekerek yerel ekonomiyi canlandırdıklarını savunuyor. Yine de temel gerilim ortadan kalkmıyor: Üniversite kamusal kurum mu, yoksa ayrıcalıklı bir emlak aktörü mü?

 

Anna MCKİE* Çeviri: Yeni Özgür Politika

1980’lerde Singapur Ulusal Üniversitesi (National University of Singapore- NUS), personel ve konuk akademisyenler için 303 daire satın aldı. Aradan yıllar geçti, konut fiyatları arttı, üniversite bu daireleri toplu halde sattı. Satıştan büyük gelir elde etti, ayrıca özel bir yeniden geliştirme projesinde pay sahibi oldu. Eleştiriler de tam burada yükseldi: Kamusal görev ile kâr hesabı arasındaki çizgi silikleşti.

Bugün NUS’un büyük vakıf fonunda emlaktan gelen ciddi gelirler bulunuyor. Üniversite 2025’te nakit yaratmak için özel şirket ve emlak fonlarındaki bazı yatırımlarını da satışa çıkardı. Araştırmacılara göre yatırımcı gibi davranan üniversiteler, kamusal eğitim kurumu olma niteliğini aşındırıyor.

Araştırma ihtiyacı, yatırım modeline bağlanıyor

Modern üniversiteler daha fazla öğrenci, daha güçlü akademik kadro ve daha yüksek sıralama için rekabet ediyor. Bunun için derslik, laboratuvar, yurt ve ofis gerekiyor. Ama mesele artık yalnızca bina yapmak değil. Birçok kurum mülk alıyor, kiraya veriyor, zor zamanda satıyor. Böylece kampüs, eğitim alanı olmaktan çıkıp yatırım portföyüne dönüşüyor.

Bu dönüşümün arkasında gerçek bir ihtiyaç da var. Bristol Üniversitesi yöneticilerinden Judith Squires, yapay zekâ ve siber güvenlik gibi alanlarda eski binaların artık yetersiz kaldığını söylüyor. Özellikle Avrupa ve Kuzey Amerika’daki birçok üniversite, 19. yüzyıldan kalma yapılarda çalıştığı için yeni araştırma alanlarına yöneliyor.

Arjantin'de devlet üniversitelerindeki bütçe krizini protesto etmek amacıyla sokakta düzenlenen halka açık bir ders./foto:AFP

Üniversiteler büyük toprak sahiplerine dönüştü

Bugün bazı üniversitelerin elindeki emlak varlığı devasa boyutlara ulaşmış durumda. Columbia Üniversitesi 2023 itibarıyla New York’taki en büyük özel arazi sahibiydi. Harvard’ın Kaliforniya’da büyük bir üzüm bağı var. Oxford’a bağlı Merton College geniş arazilere sahip. Cambridge’e bağlı Trinity College ise Londra’daki O2 Arena’nın kira hakkını elinde tutuyor.

Bu tablo rastlantı değil. ABD’de birçok üniversitenin mülk birikimi tarihsel olarak devlet desteğine dayanıyor. 1862 ve 1890 tarihli Morrill Yasaları, federal arazilerin eyaletlere devredilmesini sağladı; bu araziler yükseköğretim kurumlarının temelini oluşturdu. Britanya’da da Oxford ve Cambridge yüzyıllar boyunca büyük mülkler biriktirdi; sonraki dönemde bağışlar ve yatırımlarla bu yapı daha da büyüdü.

Yeni binalar, yeni rekabet

Bristol Üniversitesi’nin kentte yaklaşık 350 binası bulunuyor. Bu yıl açılması planlanan Temple Quarter Enterprise Campus, dijital teknoloji ve mühendislik araştırmaları için kuruldu. Üniversite yönetimi bunu, dünya sıralamalarında yükselmenin, sanayiyle daha yakın bağ kurmanın ve öğrencilere daha iyi olanak sunmanın bir parçası olarak görüyor.

Britanya’daki yükseköğretim uzmanları da son on yılda bu yarışın hızlandığını söylüyor. Yeni binalar yalnızca ihtiyaçtan değil, küresel rekabet baskısından da doğdu. Üniversiteler, başka ülkelerdeki kurumların harcama düzeyine yetişmeye çalıştı.

Tokyo Üniversitesi/foto:AFP

Vergi muafiyeti, kentle gerilim

ABD’de üniversitelerin emlak gücü yalnızca mülk birikiminden ibaret değil; vergi muafiyetleriyle de destekleniyor. Yale, New Haven’ın en büyük ev sahiplerinden biri ve her yıl büyük vergi avantajı elde ediyor. Columbia ile New York University (NYU) de New York’ta yüzlerce mülke sahip.

Bu durum yerel düzeyde tepki yaratıyor. Eleştirmenlere göre üniversiteler kent hizmetlerinden yararlanıyor, altyapıyı kullanıyor, ama aynı ölçüde vergi yükü taşımıyor. Buna karşılık üniversiteler, kente öğrenci çekerek yerel ekonomiyi canlandırdıklarını savunuyor. Yine de temel gerilim ortadan kalkmıyor: Üniversite kamusal kurum mu, yoksa ayrıcalıklı bir emlak aktörü mü?

Britanya’da model tökezliyor

Britanya’da 2010’lar boyunca öğrenim ücretleri ve ucuz kredi, üniversiteleri büyük bir inşaat hamlesine itti. Ama sonra tablo tersine döndü. Faizler yükseldi, uluslararası öğrenci sayısı düştü, borç yükü ağırlaştı.

Nottingham Üniversitesi’nin eski bir hükümet kompleksini kampüse dönüştürmesi, 2025’te işten çıkarma kararlarının ardından sert tepki çekti. Sendikalar, üniversitelerin mülke değil insana yatırım yapması gerektiğini vurguladı. Resmî raporlar da İngiltere’de kurumların neredeyse yarısının açık riskiyle karşı karşıya olduğunu gösteriyor.

Nottingham Üniversitesi ise bu alanı daha genişleme planlarının olduğu dönemde satın aldığını, bugün ise fazla bölümleri kiraya vererek gelir yaratmaya çalıştığını belirtiyor. Başka bir deyişle kampüs, artık yalnızca akademik değil, mali bir araç olarak da görülüyor.

Yükseköğretim ve Araştırma Bakanlığı önünde bütçe kısıtlamalarını ve üniversitelerin yetersiz fonlanmasını protesto eden öğrenci ve öğretim üyeleri./foto:AFP

Kazananlar da var

Her kurum aynı ölçüde sıkışmış değil. Oxford’a bağlı Magdalen College, Oxford Science Park’taki payını Singapur’un devlet varlık fonuna satarak büyük gelir elde etti. Bu satış, kurum tarafından geleceği güvenceye alan stratejik bir hamle olarak sunuldu.

Pandemi kırılmayı açığa çıkardı

Avustralya’da da benzer bir yönelim yaşandı. Devlet desteğinin gerilemesiyle üniversiteler yeni gelir kaynaklarına yöneldi. 2010-2019 arasında uluslararası öğrenci sayısı yüzde 56 arttı. Üniversiteler hem gelir artırmak hem maliyeti azaltmak için emlak yatırımlarını büyüttü.

Ancak COVID-19 pandemisi bu modelin ne kadar kırılgan olduğunu gösterdi. Sınırların kapanması, ücret gelirlerinde ciddi düşüşe yol açtı. Böylece birçok üniversitenin borçlarını çevirmek için uluslararası öğrenci gelirine ne kadar bağımlı hale geldiği ortaya çıktı. Hibrit eğitime geçiş de yeni yapılan büyük dersliklerin bir bölümünü atıl bıraktı.

Bugün analistler, öğrenci artışının yavaşlaması nedeniyle üniversitelerin kampüslerinin büyüklüğünü ve işlevini yeniden düşünmek zorunda kalacağını söylüyor. Nitekim bazı Avustralya üniversiteleri mülk satmaya başladı bile.

Asıl mesele

Tablo açık. Üniversiteler araştırma ve eğitim için yeni mekânlara ihtiyaç duyuyor. Fakat emlak, birçok yerde bu ihtiyacı karşılayan bir araç olmaktan çıktı; başlı başına gelir, yatırım ve güç alanına dönüştü. Böylece asıl soru daha sert biçimde gündeme geliyor: Üniversiteler büyürken bilim mi güçleniyor, yoksa araştırma giderek emlak mantığının gölgesine mi itiliyor?

* Anna McKie, on yılı aşkın deneyime sahip bir gazeteci, editör ve içerik danışmanı. Daha önce Times Higher Education’da üç yıl muhabir olarak çalışmış; yazıları Nature, Wired, The Guardian, The Observer, The Week UK ve Research Professional News gibi yayınlarda yer almıştır.

Nature dergisinden kısaltılarak çevirildi.

Kaynak link: https://www.nature.com/articles/d41586-025-04167-1