• Ayrıcalıklı bir kültür ailesinin mirasçısı olarak rahat bir yaşam sürmesi mümkündü. O, adeta bir "sınıf intiharı" gerçekleştirerek toplumsal konumunu sorguladı; sanatını emekçilerin, yoksulların ve dışlananların sesi yaptı. Müzik ve tiyatro aracılığıyla egemen iktidar ilişkilerini teşhir ederken, Antonio Gramsci'nin "organik entelektüel" geleneğini yaşattı.
  • Tiyatrosunu ve müziğini estetik bir üretimin ötesine taşıyan Ziad Rahbani, toplumsal çatışmaları eserlerine yansıttı. Anne ve babası Assi Rahbani ile Fairuz’un romantik anlatılarını yıkarak; savaşı, mezhepçiliği ve yozlaşmayı ironik bir dille sorguladı. Egemen ilişkileri teşhir eden sanatçı, toplumu sol bir estetikle dönüştürmeyi hedefledi.
  • Rahbani, statüleri reddederek sevginin özgürlük ve dayanışmayla var olduğunu savundu. Assi Rahbani ve Fairuz’un temsil ettiği romantik anlatıların sınırlarını aşmayı seçti. Kent yaşamını yansıtan dili ve ironik üslubuyla, Lübnan müziğinde toplumsal çelişkileri haykıran estetik bir devrim başlattı.
  • Uluslararası dayanışmayı ilke edinen solcu sanatçı Ziad Rahbani, sömürgecilik ve kapitalizme karşı halkların mücadelesini her zaman destekledi. Bu tutumunun örneklerinden biri olarak, 1999 yılında Abdullah Öcalan’ın kaçırılmasının ardından bir eser besteledi. Rahbani, "Diyarbekir" adını verdiği bu besteyi doğrudan Öcalan’a ithaf etti.

Cihad Hammy* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Arap dünyasının en önemli müzisyen ve tiyatro yazarlarından Ziad Rahbani, geçen yıl haziran ayının sonunda Beyrut'ta hayatını kaybetti. Ölümü yalnızca sanat çevrelerini değil, etnik ve dini kimlikleri ne olursa olsun Lübnan toplumunun hemen her kesimini derinden etkiledi. Cenaze töreninde konuşan yakın dostu ve ünlü Lübnanlı şair Talal Haydar'a, "Lübnan bugün neyi kaybetti?" diye sorulduğunda verdiği kısa ama çarpıcı yanıt, Rahbani'nin ülkesi için taşıdığı anlamı özetliyordu: "Lübnan kendisini, kendi özünü kaybetti."

Ziad Rahbani, Arap müziğinin en köklü ve etkili ailelerinden birinde dünyaya geldi. Babası Assi Rahbani ile annesi Fairuz, Rahbani ailesinin öncü isimleri olarak modern Arap müziğinin şekillenmesinde belirleyici bir rol oynadılar. Ailenin müzikal üretimi yalnızca kendi dönemine damga vurmakla kalmadı, sonraki kuşaklar için de ulaşılması güç bir ölçüt oluşturdu. Fairuz'un sesi bugün hâlâ Arap coğrafyasının dört bir yanında yankılanırken, onun sanat mirası bölgenin ortak kültürel hafızasının ayrılmaz bir parçası olmayı sürdürüyor.

Böylesine güçlü bir mirasın içine doğan çocuklar çoğu zaman ailelerinin gölgesinde kalır; kendi kimliklerini ve sanatsal dillerini oluşturmakta zorlanırlar. Ziad Rahbani ise bu kaderi paylaşmadı. Elbette ailesinin müzikal geleneğinden beslendi, ancak zamanla kendine özgü bir estetik ve düşünsel çizgi kurmayı başardı. Onu farklı kılan yalnızca besteciliği ya da tiyatroculuğu değildi, aynı zamanda sol siyasal düşünceye duyduğu güçlü bağlılığı sanatının ayrılmaz bir parçası hâline getirmiş olmasıydı.

Rahbani'nin bestecilik yeteneği daha çocuk yaşlarda dikkat çekmeye başladı. Henüz 15 yaşındayken, 1971'de bestelediği Saalouny El Nas ("İnsanlar Bana Sordu"), iki yıl sonra Fairuz'un Al Mahatta ("İstasyon") adlı oyunda seslendirmesiyle büyük yankı uyandırdı. Kısa sürede Fairuz repertuvarının en unutulmaz eserlerinden biri hâline gelen bu şarkı, Ziad'ın yalnızca Rahbani ailesinin yeni kuşağını temsil eden bir isim olmadığını, kendi başına güçlü bir besteci olarak da öne çıktığını gösterdi. Aynı zamanda annesiyle onlarca yıl sürecek üretken sanatsal ortaklığın da başlangıcını oluşturdu. Ancak Ziad Rahbani'nin hikayesi, başarılı bir müzisyenin biyografisinden ibaret değildi; onun sanatı, politik duruşuyla birlikte anlam kazanan bütünlüklü bir yaşam pratiğinin ürünüydü.

Uluslararası dayanışmayı ilke edinen bir solcu olarak Ziad Rahbani, sömürgecilik ve kapitalizmin baskısı altında yaşayan halkların mücadelesine her zaman destek verdi. Bu tutumunun en dikkat çekici örneklerinden biri, 1999 yılında Kürdistan İşçi Partisi (PKK) lideri ve siyasal düşünür Abdullah Öcalan'ın Kenya'da kaçırılmasının ardından bestelediği eserdi. Rahbani, Diyarbekir adını verdiği bu besteyi Öcalan'a ithaf etti. Eserin adı, Türkiye'nin güneydoğusunda yer alan ve Kürtlerin ulusal hafızasında Kürdistan'ın başkenti olarak simgesel bir yere sahip olan Amed'e (Diyarbekir) gönderme yapıyordu.

Fairuz ve Ziad Rahbani

Müziği politik müdahale alanına dönüştürmek

Ziad Rahbani'nin müzikal yaklaşımını özgün kılan en önemli özelliklerden biri, kalıplaşmış estetik sınırları reddetmesiydi. Doğu ve Batı klasik müziğinden caza, bluesdan Latin ritimlerine, operadan doğaçlamaya kadar uzanan farklı gelenekleri tek bir müzikal dil içinde ustalıkla bir araya getiriyor, bunlardan hiçbirini diğerine üstün görmüyordu. Batı müziğinden yoğun biçimde etkilenmiş olmasına rağmen eserlerinin özü Lübnan'a aitti. Nitekim kendisinin de ifade ettiği gibi, "Benim müziğim Batılı değil, farklı bir anlatım biçimine sahip Lübnan müziğidir."

Rahbani'nin müziği yalnızca estetik bir üretim değil, aynı zamanda toplumsal ve siyasal eleştirinin güçlü bir aracıydı. Özellikle Lübnan İç Savaşı yıllarında ve sonrasında bestelediği eserlerde savaşın yıkımı, mezhepçilik, yoksulluk ve siyasal yozlaşma gibi meseleleri doğrudan gündeme taşıdı. Bu yaklaşımın ilk güçlü örneklerinden biri, 1974 tarihli müzikal oyunu Nazl El Sourour (Mutluluk Oteli) oldu. Rahbani, burada toplumsal gerçekliği romantize etmek yerine, çatışmaların ve eşitsizliklerin gündelik hayata nasıl sirayet ettiğini sahneye taşıdı.

Onun politik duyarlılığı yalnızca açık siyasal temalarla sınırlı değildi, aşk şarkıları bile aynı eleştirel perspektifin izlerini taşıyordu. Bala Wala Shi (Hiçbir Şey Olmadan Seni Seviyorum) adlı eserinde, sevginin piyasa ilişkileri içinde metalaştırılmasına karşı çıkar. Şarkıda "Bu aşkta para yok... toprak yok... mücevher yok" sözleriyle sevginin maddi ölçütlerle tanımlanmasını reddeder. Ardından gelen "Gelin gölgede oturalım, bu gölge kimsenin değil" ifadesi ise ortaklaşa yaşamı ve paylaşımı simgeler. Böylece Rahbani, gerçek sevginin toplumsal statüye, servete ya da sınıfsal ayrıcalıklara değil; eşitlik, özgürlük ve karşılıklı dayanışmaya dayanması gerektiğini savunur.

Keskin gerçekçiliği, kent yaşamını yansıtan dili ve ironik üslubuyla Ziad Rahbani, Lübnan müziğine yeni bir yön kazandırdı. Bu tavır aynı zamanda sembolik bir kopuş anlamına geliyordu. Babası Assi Rahbani ile annesi Fairuz'un temsil ettiği, ulusal romantizm ve idealize edilmiş anlatılar üzerine kurulu müzikal geleneğin sınırlarını aşarak, toplumsal çelişkileri merkeze alan yeni bir estetik ve politik dil geliştirdi.

Tiyatroyu direniş alanı olarak kurmak

Rahbani ailesinin geleneksel tiyatrosu, Lübnan toplumundaki sorunları çoğunlukla folklorik, şiirsel ve idealist anlatılar aracılığıyla ele alıyor; ulusal birlik ve uyum fikrini öne çıkarıyordu. Ziad Rahbani ise bu yaklaşımın dışına çıktı. Sınıfsal çelişkileri merkeze alan tiyatrosunda ironi, hiciv ve mizahı güçlü birer siyasal araç olarak kullandı. Günlük yaşamın sıradan ayrıntıları üzerinden devletin, mezhep siyasetinin ve egemen düzenin yarattığı çelişkileri görünür kılarak seyirciyi mevcut düzeni sorgulamaya davet etti.

Bu yaklaşım, toplumsal uyumu varsayan anlatılar yerine, toplumun içindeki çatışmaları açığa çıkarmayı ve bu çelişkiler üzerinden dönüşüm imkanı yaratmayı hedefleyen sol düşüncenin estetik anlayışıyla örtüşüyordu. Rahbani'nin 1983 tarihli Shi Fashel (Tam Bir Başarısızlık) adlı oyunu bunun en güçlü örneklerinden biridir. Eserde eğitim sistemini, bürokrasiyi ve kamusal alandaki yaygın yolsuzlukları sert bir dille eleştirerek, dönemin Lübnan toplumuna kapsamlı bir siyasal ve toplumsal eleştiri yöneltmiştir.

Ziad Rahbani'nin eserlerine hâkim olan karamsarlık, çoğu zaman umutsuzlukla karıştırılır. Oysa onun karamsarlığı, geleceğe dair inancını tamamen yitirmiş bir sanatçının ruh hâlinden ziyade, mevcut toplumsal ve siyasal düzenin köklü bir eleştirisidir. Rahbani, gerçekliği olduğu gibi kabul etmek yerine, onun yarattığı eşitsizlikleri ve çelişkileri görünür kılmaya çalışan bir sanat anlayışı geliştirmiştir.

1974 tarihli Nazl El Sourour (Mutluluk Oteli), bu yaklaşımın en güçlü örneklerinden biridir. Oyunda Lübnan'ın sınıfsal yapısı sert bir dille eleştirilirken, yoksulların nasıl aşağılandığı, toplumun dışına itildiği ve hayatta kalabilmek için onurlarından vazgeçmeye zorlandıkları gözler önüne serilir. Rahbani, bununla da yetinmez, birçok ulusal kurtuluş hareketinin yaşadığı açmazlara dikkat çekerek devrim fikrini de sorgular. Ona göre iktidarı değiştirdiğini iddia eden devrimler, çoğu zaman eski düzenin hiyerarşilerini yeniden üretmekten öteye gidemez. Böylece devrim, gerçek bir dönüşüm yaratmak yerine, değişim yanılsaması üreten bir gösteriye dönüşebilir. Rahbani bu eleştirisiyle, halk adına konuşurken halktan kopan ve yozlaşan sözde devrimci siyaset anlayışını hedef alır.

1978 yılında sahnelediği Bennesbeh Labokra Chou? (Peki Ya Yarın?) ise savaşın ve kapitalist ilişkilerin insani değerleri nasıl aşındırdığını ele alır. Rahbani, sevginin, ahlakın ve dayanışmanın giderek piyasa mantığı içinde anlamını yitirdiği bir geleceğin tasvirini yapar. İç savaşın uzun yılları boyunca yaşanan yıkımın ardından, Lübnan toplumunun yapısal sorunlarıyla yüzleşemediğini, demokratik ve kalıcı bir dönüşüm üretmekte başarısız olduğunu gösterir. Bu nedenle eserlerinde umut kolayca bulunmaz. Ancak bu umutsuzluk, edilgen bir teslimiyet değil, mevcut düzenin insan ruhunda açtığı yaralara yöneltilmiş güçlü bir varoluşsal itirazdır.

1980 tarihli Film Ameriki Tawil (Uzun Bir Amerikan Filmi) de aynı eleştirel çizgiyi sürdürür. Lübnan İç Savaşı sırasında bir akıl hastanesinde geçen oyun, savaşın bireylerin psikolojisinde bıraktığı derin tahribatı anlatır. Kimlik bunalımı yaşayan, gerçekle bağları zayıflayan karakterler aracılığıyla Rahbani, savaşın yalnızca fiziksel değil, zihinsel ve toplumsal yıkımını da görünür kılar. Aynı zamanda mezhepçilik, siyasal dışlanma ve Lübnan toplumunu kuşatan anlamsız kutuplaşmalar sert bir hicvin konusu hâline gelir.

Rahbani'nin tiyatrosunun temel amacı yalnızca eleştirmek değildi; savaşın, yoksulluğun ve siyasal baskının zedelediği insan onurunu yeniden hatırlatmaktı. Bu düşünce, özellikle 1993 tarihli Bi Khsous al Karameh wal Shaab al Anid (Onur ve İnatçı Halk Üzerine) adlı oyununda açık biçimde ortaya çıkar. Rahbani burada, bütün yenilgilerine rağmen yaşamaya ve direnmeye devam eden sıradan insanların onurunu merkeze alır.

Organik entelektüel…

Bu yönüyle Ziad Rahbani'nin yaşamı ve sanatsal üretimi, devrimci kuramda "sınıf intiharı" olarak adlandırılan kavramın somut bir örneği olarak görülebilir. Ayrıcalıklı bir kültür ailesinin mirasçısı olarak rahat ve ayrıcalıklı bir yaşam sürdürmesi mümkündü. O ise sahip olduğu toplumsal konumu sorgulamayı, sanatını emekçilerin, yoksulların ve dışlananların sesi hâline getirmeyi tercih etti. Müzik ve tiyatro aracılığıyla egemen iktidar ilişkilerini teşhir ederken, Antonio Gramsci'nin tanımladığı anlamda "organik entelektüel" geleneğini de yaşatan isimlerden biri oldu. Onun bıraktığı miras, yalnızca unutulmaz besteler ve oyunlar değil; sanatın toplumsal adalet mücadelesinin ayrılmaz bir parçası olabileceğini gösteren güçlü bir örnek olarak yaşamaya devam ediyor.

* Cihad Hammy, Hamburg Üniversitesi'nde İngiliz ve Amerikan Çalışmaları yüksek lisansı yapan bir araştırmacı ve Rojava in Focus: Critical Dialogues kitabının eş editörü.

Kaynak: The Amargi