Küresel hesapların ortasında bir küçük ada
Dosya Haberleri —

Murat Kanatlı
Kıbrıs’taki halk eylemlerini ve ada üzerindeki küresel rekabeti Yeni Kıbrıs Partisi Genel Sekreteri Murat Kanatlı’yla konuştuk
- Bizi yeterince "Türk” saymadılar, onların istediği ölçüde Türk milliyetçisi değildik ve onların istediği ölçüde “serhat bekçiliği” yapmadık. Tayyip Erdoğan döneminde ise bu sefer de “yeterince Müslüman değilsiniz” söylemiyle karşılaştık.
- Eylemler sendikalar tarafından organize ediliyor. Kamu çalışanları, öğretmenler, doktorlar aktif katılıyor. Siyasi partiler de destek veriyor. İlk etapta ekonomik taleplerle başlayan süreç, zamanla geniş bir muhalefet hareketine dönüştü.
- Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de stratejik bir kavşakta yer alıyor. Özellikle enerji kaynakları ve ticaret yolları açısından. Adada Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve ABD’nin yoğun askeri varlığı bulunuyor. Bu durum, halk açısından tedirginlik yaratıyor.
MIHEME PORGEBOL
Ortadoğu’da savaş ve siyasi gelişmeler sürerken çatışma ve krizlerin düğümlendiği en önemli stratejik merkezlerden biri Kıbrıs adası. 1974’te Türkiye’nin askeri müdahalesi sonucu Kuzey ve Güney olarak ikiye bölünen ada, o günden bu yana başta Akdeniz hakimiyeti olmak üzere birçok bölgesel ve küresel rekabetin göbeğinde yer alıyor. Bugün savaş ve yeni küresel ticaret yolları bağlamında tekrar hareketlenen ada hegemonik güç iddiasındaki birçok devlet tarafından bir konuşlanma merkezi konumunda. Tüm bunların yanında bir de adanın Türkiye güdümündeki kuzeyinde açlık, yolsuzluk, anti-demokratik uygulamalar ve ticari rantlar nedeniyle yaşam katlanılmaz halde. Kıbrıs’ta hükümetin “hayat pahalılığı artışı ödeneği”ni bir kararnameyle dondurması sonrası bu ay içinde yaşanan eylemler ülke çapında yayıldı. Sendikalar ve halk, hükümete ve tabi olduğunu düşündükleri Türkiye Cumhuriyeti iktidarına karşı sokaklara çıktı. Grevler ve protesto eylemleri şeklinde kendini dışa vuran yurttaş hoşnutsuzluğuna karşı yönetimin tutumu Türkiye’deki AKP iktidarının tutumunun kopyası. Biz de Kıbrıs’taki genel atmosferi Yeni Kıbrıs Partisi (YKP) Genel Sekreteri Murat Kanatlı’yla konuştuk.
Kıbrıs’taki mevcut durum ve tarihi gelişmeler ışığında, bugün yaşananları nasıl yorumluyorsunuz? Kıbrıs’ta ne gibi siyasi, ekonomik ve toplumsal dinamikler var?
Kıbrıs’taki durum aslında yeni değil. Bu süreç 20 Temmuz 1974’te Türk ordusunun adaya çıkmasıyla birlikte bir istirdat planı çerçevesinde ilerledi. Bu bizim uydurduğumuz bir şey değil. 1958’de Özel Harp Dairesi, Kıbrıs’la ilgili ciddi bir proje olan Kıbrıs İstirdat Planı’nı hayata geçirdi. Bu onların politikaları çerçevesinde Kıbrıs’ı geri alma süreci olarak değerlendiriliyordu. 1958’den itibaren yapılan şey aslında buydu; Osmanlı’dan kaybedilmiş bir toprağı geri alma hedefi. Bununla ilgili olarak Nihal Atsız’ın 1971’de yazdığı bir yazıda da şu ifade yer alır: “Orada tek bir Türk kalmasa dahi Kıbrıs’ı alabiliriz, gerekirse nüfus taşırız.”
1974’te Yunanistan’daki askeri cuntanın desteklediği darbe ile aranan fırsat doğdu. Ama kırılma, tek başına 1974’teki askeri çıkarmayla gerçekleşmedi. Türkiye buraya sadece asker göndermedi, 1975’ten itibaren nüfus da taşıdı. O dönemde Kıbrıs’ın Türk nüfusu yaklaşık 110-120 bin civarındaydı. 1975’den 1977-78’e kadar yaklaşık 60 bin kişi getirildi. Konya’dan gelenler oldu. Türkiye’de köyler boşaltılıyordu, o köylerden insanlar da buraya getiriliyordu. Bu kişilerin bir kısmı geri döndü. İnsanlar “Rum malları var, ganimete gidiyoruz” gibi söylemlerle teşvik edildi ama buraya geldiklerinde birçok kişi uyum sağlayamadı. Sonuçta 40 bin civarında bir nüfus kaldı. Yani Kıbrıs’taki Türk nüfusunun yaklaşık yarısı kadar bir nüfus getirildi.
1980’e gelindiğinde Kıbrıs muhalefeti seçimleri kazandı. 40 milletvekilliğinin 22’sini aldı. Ama 1981 seçimlerinde Türkiye’nin bir darbesiyle süreç değiştirildi ve açıkça “sol güçleniyor, önlem almamız gerekiyor” denildi. Bu yalnızca yorum değil, dönemin ifadelerinde de yer alır. Bu noktadan sonra Türkiye, göçü daha sistematik hale getirdi. Akrabalık ilişkileri ve köylü ağları üzerinden “İnsanları getirin” denildi. 1990 seçimlerinde dönemin Türkiye Cumhuriyeti’nin Kıbrıs İşlerinden Sorumlu Devlet Bakanı Abdullah Tenekeci buraya geldi ve oy kullandı. Bu da müdahalenin boyutunu gösterir. Türkiye, Kıbrıs Türklerine hiçbir zaman tam anlamıyla güvenmedi.
Güvensizliğin nedeni ne?
Bizi yeterince “Türk” saymadılar, onların istediği ölçüde Türk milliyetçisi değildik ve onların istediği ölçüde “serhat bekçiliği” yapmadık. Buraya getirilen insanlara “Siz yeni katılmış bir Türk toprağına serhat bekçisi olarak gidiyorsunuz” motivasyonu aşılandı. Biz ise Rumlarla iç içe yaşamış, İngiliz sömürge dönemini deneyimlemiş bir toplumuz. Bu yüzden hâlâ bazı çevreler bize “İngiliz artığı” gibi ifadeler kullanabiliyor.
Peki bu süreç boyunca ekonomi ne derece belirleyiciydi?
Ekonomik olarak bakıldığında; 1974 sonrasında kuzeyde ciddi bir üretim kapasitesi mevcuttu. Ada ikiye bölündükten sonra turizmin büyük bölümü burada kalmıştı. Fabrikalar, tarım arazileri, narenciye üretimi burada yoğunlaşmıştı. İthalat ve ihracat yapılabiliyordu. Ancak 1986’da Turgut Özal “100 bin kişinin ekonomisinden ne olur, biz size bakarız” diyerek üretimden kopuş sürecini başlattı. Bu süreçte Kıbrıs Türkleri üretimden uzaklaştırıldı.
2000’lere gelindiğinde Kıbrıs Türkleri üretimden kopmuş, kamu sektörüne yönlendirilmişti. Ancak hâlâ kamusal varlıklar korunuyordu. Kıbrıs’a ait yasalar vardı, havaalanı Kıbrıs Türklerinin kontrolündeydi. Ancak Recep Tayyip Erdoğan döneminde bu yapı değişmeye başladı. Bu sefer de “yeterince Müslüman değilsiniz” söylemiyle birlikte cami inşaatları arttı ve aynı zamanda kamusal varlıklara el konulmaya başlandı. Ercan Havalimanı’nın işletmesi özel bir şirkete devredildi. Şimdi yeni protokollerle limanların da devredilmesi gündemde.
Bu süreçte Kuzey Kıbrıs, ekonomik olarak Türkiye’ye tamamen bağımlı hale geldi. Türkiye’de yaşanan her kriz burada da katlanarak hissediliyor. Bu kriz yeni değil.
Peki Kıbrıs’ın bugünkü hareketliliği yaşamasına ne sebep oldu?
Aslında eylemler uzun süredir devam ediyor ama son dönemde bir kırılma yaşandı. Bu kırılma, yeni bir ilahiyat koleji açılması, başörtüsü tartışmaları ve laiklik üzerinden başladı. Ardından ekonomik düzenlemeler ve kamusal varlıkların devriyle birleşti. Türk Telekom’un devri gibi adımlar da büyük tepki çekti. Şu anda yaşananlar yalnızca ekonomik değil; aynı zamanda siyasal bir baskıya karşı bir tepki. Bugün itibarıyla Başbakan Ünal Üstel kendi partisinde bile lider seçilemedi. Türkiye’nin siyasi süreçlere müdahale ettiği algısı oldukça güçlü. Bir partinin başkanının kim olacağına kadar müdahale edildiği düşünülüyor. Bunların hepsi bugünü yaratan gerekçeleri oluşturuyor.
Türkiye’de AKP’ye yakın yorumcular Kıbrıs’taki bu hareketliliği Ortadoğu ve Akdeniz’deki siyasi ve ekonomik gelişmelere bağlıyor. İngiltere ya da İsrail’in muhalefet üzerindeki etkisinden söz ediyorlar. Bu iddialara ne diyorsunuz?
Açıkçası bunu söyleyenlerin gerçeklikle bağı zayıf ve akıllarından şüphe ediyorum. 2004’ten beri adanın kuzeyi ile güneyi arasında geçiş serbest. İnsanlar Güney Kıbrıs’a gidiyor, orada euro kullanıyorlar ve fiyatların daha ucuz olduğunu görüyorlar. Kuzeyde 35-40 euro olan bir yemek güneyde 20 euro. Bu, doğrudan ekonomik krizle ilgili bir durum. Türkiye’de de aynı şey yaşanıyor. Yüksek enflasyon ve hayat pahalılığı var. Böyle bir ortamda maaşlar sabit tutulurken elektrik, tüp gaz ve diğer temel ihtiyaçlara sürekli zam yapılması kabul edilebilir değil. İnsanların buna tepki göstermesi son derece doğal.
Eylemlerin yeni olmadığını söylüyorsunuz ama boyutunun son zamanlarda ciddi şekilde arttığını gözlemlemek zor değil. Bize biraz bu süreci anlatır mısınız?
Eylemler temel olarak sendikalar tarafından organize ediliyor. Kamu çalışanları, öğretmenler, doktorlar aktif olarak katılıyor. Siyasi partiler de destek veriyor. İlk etapta ekonomik taleplerle başlayan süreç, zamanla daha geniş bir muhalefet hareketine dönüştü. İki hafta önce hükümetin getirdiği düzenlemelere karşı genel grev ilan edildi. Hükümet önce geri adım atar gibi yaptı, ancak ardından düzenlemeleri farklı yollarla yürürlüğe koydu. Bu da güven krizini derinleştirdi ve eylemler sertleşti. Protestocular meclis önünde polisle karşı karşıya geldi ve barikatları aşarak meclis binasına kadar girdi. Biber gazı kullanıldı. Bu Kıbrıs için alışılmadık bir durum. Şu an sendikalar grevde. “Hükümet istifa edene kadar devam” diyorlar. Meclis fiilen kilitlenmiş durumda. Süreç, ekonomik taleplerin ötesine geçerek siyasi bir krize dönüşmüş durumda.
Somut tabloyu anlatır mısınız? Gözaltılar, tutuklamalar, yaralılar ya da soruşturmalar ne durumda? Bunlara dair bilgi verebilir misiniz?
Eylemler sırasında sendikacılar, elektrik kurumu çalışanları, sendika başkanları ve bazı örgüt temsilcileri gözaltına alındı. Daha sonra polis oldukça hızlı hareket ederek, meclisin içine giren kim varsa hepsine süratle dava açmaya başladı. Bu durum oldukça ilginç bir tabloyu ortaya koyuyor. Örneğin burada sahte reçete yazılmasıyla ilgili bir skandal patladı. Ancak polis, personel yetersizliği gerekçesiyle bu dosyayı çok yavaş ilerletiyor. Yine bazı siyasi bağlantıları olduğu iddia edilen üniversitelerde sahte diploma tartışmaları var; bu süreçler de oldukça yavaş ilerliyor. Halil Falyalı ile bağlantılı kara para iddiaları da benzer şekilde ağır ilerleyen dosyalar arasında. Gerekçe hep aynı; “yeterli personel yok.” Ama söz konusu eylemciler olunca, polis bu sınırlı personeli hızla mobilize edebiliyor. Sendikacılara ve protestoculara dava açma konusunda ciddi bir hız ve yoğunluk var. Bugüne kadar onlarca kişiye dava açıldı. Polis adeta bütün enerjisini buraya yönlendirmiş durumda. Kara para, sahte diploma gibi dosyalar geri planda kalırken, eylemciler öncelik haline geliyor.
Bu tabloyu Türkiye’de de Recep Tayyip Erdoğan döneminde sıkça gördük. Sizler de Kürdistan’da oldukça iyi biliyorsunuz bunu. Dolayısıyla orada ne yaşanıyorsa, burada da benzerinin yaşandığını söyleyebiliriz. Eylemciler hakkında davalar açılmaya devam ediyor ancak yine de kimse geri adım atmıyor. Aksine, meydanlarda “korkumuz yok” diyerek tepkilerini sürdürüyorlar.
Eylemler sırasında dikkat çeken bir başka olay da polis müdahalesiydi. Bir eylemcinin boynuna bastırıldığı, “nefes alamıyorum” dediği anlar kayda geçti. Bu görüntüler, ABD’deki George Floyd vakasını hatırlattı. Basın bu anları doğrudan kaydetti ve bu eylemciler üzerinde ciddi bir psikolojik etki yarattı. Ne eylemcilerde ne de sendikalarda geri çekilme yönünde bir tutum var.
Bu süreçte bazı ironik durumlar da yaşandı. Türkiye’den finanse edilerek yapılan külliye ve meclis binasıyla ilgili tartışmalar gündeme geldi. Bu yapıların inşasında usulsüzlük ve yolsuzluk iddiaları dillendiriliyor. Özellikle meclis çevresindeki duvarların çok zayıf olduğu, eylemcilerin hafifçe dokunmasıyla yıkıldığı görüldü. Bu da inşaat kalitesi ve ihalelerle ilgili eleştirileri artırdı. İhalelerin Ankara merkezli şirketlere verilmesi de ayrıca tartışma konusu.
Peki protestoların toplumsal tabanı ne kadar geniş? Kimler katılıyor?
Konu çok boyutlu olduğu için katılım da oldukça geniş. Daha önce “göç yasası” olarak bilinen düzenleme sürecinde de benzer bir tepki oluşmuştu. O dönemde yeni işe alınacak kamu çalışanlarının maaşları düşürülmek istenmişti. Bu da gençlerin geçinmesini zorlaştıracağı için büyük tepki çekmişti. Özel sektör çalışanları da bu sürecin farkında. Kamu maaşları düştükçe özel sektördeki ücretlerin de aşağı çekildiğini deneyimlemiş durumdalar. Bu nedenle mesele yalnızca kamu çalışanlarını değil, toplumun genelini ilgilendiriyor.
Bu yüzden protestolara ideolojik olarak çok farklı kesimler katılıyor. Sol, sağ, milliyetçi çevreler; sendikalar ve çeşitli sivil toplum örgütleri bu sürecin içinde. Genel olarak, hükümet dışında toplumun büyük bir kesiminin bu süreçten rahatsız olduğu söylenebilir.
* * *
Adada yoğun bir askeri yığılma var
Ortadoğu’daki savaş, Doğu Akdeniz’de hakimiyet rekabetleri ve yeni küresel ticaret yolları bağlamında Kıbrıs’ın küresel sistemdeki yeri ve savaş bağlamındaki önemi hakkında ne düşünüyorsunuz?
Kıbrıs, Doğu Akdeniz’de stratejik bir kavşakta yer alıyor. Özellikle enerji kaynakları ve ticaret yolları açısından kritik bir konumda. Türkiye’nin son yıllarda izlediği dış politika çerçevesinde, bölgede etki alanı oluşturma çabası var. Bu süreçte Türkiye, Mısır ve Filistin gibi alanlarda belirli siyasi hareketlerle ittifak kurmaya çalıştı. Ancak buna karşılık İsrail, Yunanistan ve Kıbrıs Cumhuriyeti arasında yeni bir ittifak hattı oluştu. Buna zamanla Birleşik Arap Emirlikleri gibi aktörler de dahil oldu. Bu gelişmeler, Doğu Akdeniz’de enerji ve güvenlik temelli yeni bir bloklaşmaya yol açtı. Türkiye ve Kıbrıs Türk tarafı kendini bu süreçte dışlanmış hissediyor. Bu arada Kıbrıs, yalnızca siyasi değil askeri olarak da yoğun bir yığılmanın yaşandığı bir alan haline geldi. Özellikle Birleşik Krallık’ın adadaki egemen üsleri uzun süredir aktif biçimde kullanılıyor. Bu üsler, 1960 anlaşmaları çerçevesinde varlığını sürdürüyor. Bölgedeki çatışmalar, özellikle Gazze bağlamındaki gelişmeler, bu üslerin kullanımını daha görünür hale getirdi. Bu da Kıbrıs’ı fiilen bölgesel çatışmaların bir parçası haline getiriyor. Bugün adada Türkiye, Yunanistan, İngiltere ve dolaylı olarak ABD’nin askeri varlığı bulunuyor. Küçük bir ada için oldukça yoğun bir askeri yığılma söz konusu. Bu durum, halk açısından ciddi bir tedirginlik yaratıyor.














