Kitleselleşen faşizmin düşündürdükleri!

Sara AKTAŞ yazdı —

10 Eylül 2020 Perşembe - 22:26

  • Kötülüğe ve insanlık değerlerinin yitimine dair ne varsa adeta günlük olarak tanıklık ediyoruz. Faşizm çok biçimli ve çok içerikli olarak hayatlarımızı kemiriyor.

 Dünyanın ve insanlığın yakasına bir lanet gibi yapışan hastalıklı liderler, barbarlık, vahşet, işkence, ahlaki çöküntü, vicdansızlık, tecavüzler, şiddet ve yine şiddet! 20. yüzyılın en önemli düşünürlerinden Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlaşması” adıyla yayınlanan ünlü eserinde, Yahudi soykırımcılarından biri olarak yargılanan Adolf Eichmann davasını anlatırken tamda bu faşist sıradanlaşmaya dikkat çekiyor ve insanlığı uyarıyor. Çünkü onun üzerinden baktığımızda Nazi Almanya’sında yaşanan şey, kötülüğün normalleşmesi, dolayısıyla yaygınlaşmasıdır. Asıl korkutucu olan budur! Tıpkı günümüz Türkiyesinde sıklıkla tanık olduğumuz adına ne derseniz deyin, insanlığımızı tüketen saldırganlığın sıradanlaşması gibi!

Arendt’e göre Eichmann ve benzerleri, faşist devletin kurallarına, yasalarına körü körüne bağlıdır, emre itaat etmeyi zorunluluk olarak kabul ederler. Onlar, Nazi ideolojisiyle şekillendirilmiş sıradan, hizaya ve nizama getirilmiş insanlardır. Devlete, güce, otoriteye itaat etme duygusu akıl yürütme ve sorgulama yeteneklerini tamamen ortadan kaldırmıştır. Dahası onlar yalnız değildirler, geniş kitleler halindedirler. Normalde belli bir yönlendirme olmadan asla yapılmayacak olan bir eylem, belli bir yönlendirme ile aynı duygular içinde olan insanlar bir araya geldiğinde yapılabilir olmaktadır. Nazilerin kitlesel eylemlerinde söz konusu olan budur. Birey olarak bir hiç olan kişi, yığınla birlikteyken kendini güçlü hissetmektedir. Nazizimin, asıl vurucu gücünü bu saldırı toplulukları oluşturmuştur. Kimdir onlar? Fırıncı, kasap, berber, bakkal, tesisatçı, çiftçi, esnaf yada çoğunlukla işsizlerin oluşturduğu kişilerdir. İhtiyaç duyulduğunda bir düğmeye basılarak harekete geçirilen, saldırganlıkta sınır tanımayan, zihni dumura uğratılmış kitlelerdir. 

Bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta, Sakarya’da Kürt mevsimlik işçilere dönük yaşanan saldırıda benzer bir olaya tanık olduk. Ancak bu saldırı ilk kez yaşanmıyordu. Nitekim iktidarın ve güvenlik güçlerinin kontrolünde, Kürtlere, Kürtçe konuşanların canlarına, mallarına ve HDP binalarına karşı sıradanlaşan faşizm hayatlarımızın rutini haline geldi. Kürtçe konuştuğu için insanlar öldürüldü. Kürt inşaat işçileri dövüldü. Geleneksel kıyafetler giydiği için bir Kürt dövülerek, Atatürk heykeli öptürüldü. Sayısız HDP binası tahrip edildi. Ardı arkası kesilmeyen bu saldırganlığın son örneği olarak Sakarya'da yaşananlar bir kez daha gösterdiki düşünce gücü felç edilmiş insanların devletin ve iktidarın elinde kolaylıkla ırkçı bir katliam yapmaya hazır olduğudur. Nitekim temellerini teklik üzerine atmış, linç kültürünü bir siyaset ve strateji olarak belirlemiş bir devlet ve iktidar yapısı bu kitleler üzerinden güç kazanırken, iktidar bu saldırıları teşvik etmenin değişik yollarını her zaman bulmuştur.

Tıpkı 6-7 Eylül saldırılarının sistematik bir örgütlenme sürecinin ürünü olduğunu öncesinde basının, hükümetin yaptığı nefret söylemi içeren açıklamalarından bildiğimiz gibi. Tıpkı Maraş, Çorum, Sivas katliamları gibi! Asla kendiliğinden hareket etme kabiliyetine sahip olmayan bu gruplar, her zaman tetiklendiğinde anında sokağa dökülmüşlerdir. Milli hassasiyetler, vatan, bayrak, şehit, hain, dış güçler söylemi ile yıldır ideolojik bombardımana tabi tutulan bu insanlar elbette kendiliğinden saldırmıyorlar. İşte geçen hafta yaşadıklarımızı anlamak için cumhurbaşkanı başta olmak üzere, bakanlar, milletvekilleri ve milliyetçi medyanın nefret dilinin farkında olmak, Kürtlere daha önce yapılanları hatırlamak ve anlamak gerekiyor. 

Bu kalabalıklara baktığımızda, Arendt’in vurguladığı kötülüğün sıradanlaşmasının açık bir resmini görmek mümkün. Bakkal, öğretmen, avukat, işçi, öğretim üyesi, mühendis, ev kadını, işsiz komşu, mahalleli bir anda Kürt avına çıkıp, ev, dükkan, parti binası yakabilmekte, şuursuzca insanlara saldırabilmektedirler. Kuşkusuz bu gurupları harekete geçiren; itaat etme duygusunun yönettiği bir akıldışılık kadar, devlet otoritesini, polis gücünü arkalarında hissetmenin verdiği rahatlıktır!

Ülkede akan her damla kanda kimin sorumlu olduğunun oldukça açık olduğu günümüz Türkiyesinde; unutmayalımki bizim ihtiyacımız olan, kitleselleşen faşizme giden yolu kapatmak, örgütlenmek, örgütlenmek ve yine örgütlenmektir. Bunun için, geçmiş dönemin bu yıkıcı ve kitlesel linç girişimi ve katliamlarıyla yüzleşmek bir zorunluluk olduğu kadar toplumun tüm dinamiklerinin kendi öz savunmasını oluşturması ise hayatidir. Dolayısıyla öfkemizde çabamızda kitleleri faşistleştiren, insanlıktan çıkaran bu sisteme, bu rejime, bu lanet iktidarı ortadan kaldırmaya dönük olmalıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.