Kulağınla değil yüreğinle duy!

Nubar OZANYAN yazdı —

18 Ağustos 2020 Salı - 12:00

  • Kürt özgürlük savaşçıları ölümüne bir direniş ve karşı koyuş örgütlüyor. Unutulmamalıdır ki; Türk devletinin bombalarla yüklü gök gürültüleri değil, özgürlük savaşçılarının yağmur damlalarıdır çorak toprakları yeşerten.

Bugün Heftanîn’de özgürlük kurşunları düşmanın sadece işgalci varlığına değil onun gerici zihniyetine de sıkılmaktadır. Esen ve giderek güçlenen özgürlük rüzgarının sadece Kürt halkının varlığı ve özgürlüğü için değil, aynı zamanda Türkiyeli-Ortadoğulu emekçilerin özgürlüğü için de olduğunu bilmek ve anlamak gerekir. Bunu hem sağlam bilinçle hem de onurlu bir vicdanla anlamak gerekir. Kürt özgürlük savaşçıları ölümüne bir direniş ve karşı koyuş örgütlüyor. Bu direnişin ve karşı koyuşun sınırlı bir bölgeye ve sadece mazlum bir halka ait olmadığını, zaman ve sınırları aşarak başta Ortadoğu olmak üzere Kafkaslar’a, Balkanlar’a doğru uzanan ve giderek daha geniş topraklara yayılan özgürlük rüzgarı olduğunu görmek gerekir. Kim ki bu gerçekliği unuttuğunu söylerse bir gün yağmur taneleri ona nerede ve neleri unuttuğunu hatırlatır. Unutulmamalıdır ki; Türk devletinin bombalarla yüklü gök gürültüleri değil, özgürlük savaşçılarının yağmur damlalarıdır çorak toprakları yeşerten.

Balkan-Kafkas-Ortadoğu halkları görmeli ve anlamalıdırlar ki; bugün en direnişçi ve en örgütlü meydan okuyan halk Kürtlerdir. Çünkü onlar bölge halklarının ortak çıkarları için savaşanların yüceliğinde duruyorlar. Özgürlük ve açlık çeken halklar; ekmek-adalet arayışlarındaki her adımlarında karşılarında kurnaz, hilekar ve soykırımcı Türk devletiyle karşılaşacaklarını mutlaka bilmelidir. Çünkü Türkçü-Turancı-yayılmacı eğilim ve pratiklerin çok köklü bir tarihi ve acımasız soykırımcı pratikleri mevcuttur

Bu hayal ve eğilimler, Ermeni-Süryani-Pontus soykırımından, Kürtlerin imha ve inkarına kadar süren ve günümüze kadar hızından hiçbir şey kaybetmeden devam eden eğilimlerdir. Bu politikaları uygulayan İttihatçı ve Kemalist yönetimlerin arkasında her dönem Batılı büyük emperyalist güçler olmuştur.

Unutmamak gerekir ki; bu emperyalist güçler Lozan’dan (1923) sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni tanıyarak Ermeni-Süryani-Pontus soykırımlarını onaylamış ve Kürt ulusuna yönelik ulusal baskı ve imha politikasının destekçisi olmuşlardır. Hatta Türk devletinin Kürtlere yönelik süreklilik arz eden imhaya dayalı saldırgan politikalarını “medenileşme” çabaları ve mutlaka “akılcı bir sebeplerin” olduğunu öne sürerek haklı göstermeye çalışmışlardır. İnkara dayalı politikalarına “kışkırtma tezi”ni ekleyerek Kürtlerin her özgürlük talebinin “dış kışkırtıcılar” tarafından “Türkiye’nin birliği ve uyumunu bozduğunu” iddia ederek takdirlerini TC’den yana kullanmışlardır. Batılı güçler, uzun süre ne Ermenilerden, Süryanilerden ve Pontuslardan ne de Kürtlerden bahsederek açıkça Kemalist devletin sınırlarının korunmasına yönelik çabanın yanında tutum almışlardır. Gerek Ermenilerin, Süryanilerin, Pontusların gerekse Kürtlerin varlıklarını, temel hak ve özgürlüklerini ortaya koyan her eser, her çaba Kemalistler tarafından “istenmeyen” olarak görülmüş ve yargılanmıştır.

İttihat-Terakki sorumluları, Ermenilerin kendi yıkımlarından sorumlu olduklarını iddia edecek kadar akıl tutulması içinde olmuşlar ve sahte belge hazırlayarak Avrupalılara servis etmişlerdir. En vahim, en ağır önlemleri alarak kendileri dışında yaşayan ulus, milliyet ve inançların varlıklarını inkara dayalı politika, TC devletinin temel politikası haline gelmiş ve zamanla sınırları ulusal boyutları da aşarak uluslararası bir çerçeveye taşınmıştır. Türk hakim sınıflarının ulusal baskı ve imha politikası, Türk ulusunun başta Kürt ulusu olmak üzere diğer azınlık milliyet ve inançlardan üstün olduğu; bu ulus, milliyet ve inançlarla hiçbir şekilde eşit olamayacağı şeklinde savunulagelmiştir.

Gerek Ermeni-Süryani-Pontus soykırımlarının ve gerekse de Kürtlere yönelik tedip ve tenkil saldırılarının hatırı sayılı bir yerinde Türk milliyetçi ideolojinin ve dönemin Türk hakim sınıflarının tükenmeyen ihtirasları vardır. Ermeni ve Rumlara ait zenginliklere el konularak ilksel birikimin gerçekleştirilmesi ve buradan ulus-devlet yaratılması hedeflenmiştir. Kendilerine tehdit ve düşman olarak gördükleri Ermenileri-Süryanileri-Pontusları-Kürtleri-Arapları zorbalıkla yok etmek ve geride kalanları sindirip dağıtarak Türkleştirmek stratejik bir politika olmuştur. Bu Türk hakim sınıflarının Balkan Savaşlarından çıkardıkları bir derstir ve devamlılığı vardır. Belli bir zamana ve an’a sıkıştırılmış dönemsel bir politika değildir.

Yüzyıllık süreden beri “ulusal güvenlik”, “sınır bölgelerinin teröristlerden arındırılması” tezleri karşı devrimin değişmeyen saldırı argümanları olarak ileri sürülmektedir. Halkları tehdit olarak algılayıp, onları düşman görüp ve imha etme üzerine kurulu soykırım politikası, yerleşik halkların yaşadıkları topraklardan zorla çıkartılıp en ücra köşelere sürülerek dağıtmak, zorbalıkla Türkleştirmeye çalışmaktır. Soykırım insanların öldürülmesi değil devlet eliyle bir halkın öldürülmesidir.

Ermeni halkı doğdukları Osmanlı İmparatorluğu’na sadık kalmaya çalıştı. Bir kısmı ise Avrupa’da kendilerine yakınlık duyan kesimlerden boş yere reform beklentisine girdi. Sonuçta bir asırdır unutamadıkları ve yüzyılda geçse asla unutamayacakları trajediyi yaşadılar. Yüreklerinin ve rüyalarının derinliklerinden çıkması zor bir soykırım korkusu ve acısı derinden derine var olmaya devam ediyor.

Bugün Kürt halkı ve onun öncüleri, kasırgalara dayanmış Ermeni halkının acılarından öğrenerek rüzgara dayanacak güce ulaşmıştır. Karanlıkları parçalayacak, sesleriyle dağları uyandıracak özgürlük kavgasını veriyorlar. Bedelini göze aldıkları bir mücadeleyi yürütenler korkmanın yenilmek olduğunu çok iyi bilirler. Acıları rüyalarından çıkaranların direnişi muhteşem olur. Heftanîn direnişi, muhteşem olmaktadır. Ahlak ve vicdan sahibi herkes, bu direnişin parçası olma onurunu yaşama göreviyle karşı karşıyadır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.