- Devlete ait kurumlar, parti binaları, üniversiteler, gazeteler, radyo ve devlet TV’leri, Türk aydını, yazarı, gazeteci diye geçinen şahsiyetler bilim ve felsefeden çok Ermeni-Kürt-Alevi düşmanlığı üretiyor.
NUBAR OZANYAN
Devletin kurucu partisi olan CHP merkezinde Kemal Kılıçdaroğlu’nun resmi “Ermeni tohumu, Tunceli Ermenisi” söylemleri altında indirilip ayaklar altına alınması gerçekliği göstermiştir ki, her dönem olduğu gibi "başı öncelikle ezilmesi, her daim aşağılanması” gerekenlerin en başında Ermeniler geliyor. Bu topraklarda nefret edilip taşlanan, dövülen, sövülüp aşağılanan, sürülen, katliama ilk uğrayan Ermeniler olmuştur. Ermenilere yönelik kin, nefret ve düşmanlık hiç bitmiyor.
“Büyük felaket”in, üzerinden 111 yıl geçmiş olan Ermeni Soykırımı’nın ardından, Ermeni nüfusu toplam Türkiye nüfusunun yüzde 1'ini bile oluşturmazken, bırakalım kamusal alanda hiçbir yerde görünür bile olamayanlar nasıl oluyor da yaşanan her kötülüğün arkasında her fırsatta olabiliyorlar? Bu toprakların kadim ve mazlum halkı olan; emek, çalışkanlık ve üretmekten başka bir şey bilmeyen Ermeniler, Türkiye toplumunda bir toz zerreciği kadar yer işgal etmezken Saray’ın “mutlak butlan”ı gibi hemen her yerde mutlak bir Ermeni düşmanlığının aranmasının gerekçesi ve mantığı nedir? 111 yıl önce toz parçacıklarına dönüşenler nasıl oluyor da halen bir tehdit olarak algılanabiliyor ve ciddi bir tehlike oluşturabiliyor? Bu nasıl bir mantık ve zihniyettir ki böylesine zehirli ve toksik dil, kin ve nefret dolu ırkçı zihniyet kendini 111 yıldır var edip yaşatabiliyor?
Peki yalnız bu olayda mı Ermeni düşmanlığı yaşandı? Bir başka utanç verici örnek ise Marmara Üniversitesi Atatürkçü Düşünce Kulübü'nün 24 Nisan'da organize ettiği konferansta “Ermeni Soykırımı emperyalist bir yalandır, soykırım yapmadık” diye hep bir ağızdan söylenenlerin tekrarlanması olayıdır. Okullarda ilkokul çocuklarına yüksek sesle okutulan “Andımız” gibi sözde eğitimli koca insanların hep bir ağızdan yüksek sesle yalan ve inkârın sahibi ve tarafı yapılması ırkçılığın vardığı düzeyi, kötülüğün geldiği vahim noktayı görmek açısından önemlidir.
Devlete ait kurumlar, partiler, üniversiteler, gazeteler, radyo ve devlet TV’leri, Türk aydını, yazarı, gazeteci diye geçinen şahsiyetler bilim ve felsefeden çok Ermeni, Kürt, Alevi düşmanlığı üretiyor. Sistematik şekilde kin ve nefret ekip yayarak, toplumu kutuplaştırıyor.
Evrensel özgürlük haklarına, yaşama ve var olma değerlerine yönelik bu ırkçı, düşmanca saldırılar ülkenin tarihsel, siyasal ve sosyolojik bağlamından kopuk Türkiye gerçekliğinden azade değildir. Kuruluşundan bu yana geçen bir asır zamana karşın Türk Cumhuriyeti, Türklüğün iktidar olma biçiminden kurtulmadı. Kurucu parti ve yöneticileri hiçbir dönem demokrasiyi hedeflemedi. Türklerin dışında hiçbir ulusun var olmasına, farklı dil ve inançların yaşamasına müsaade etmedi. Türklüğü temel ideolojik varoluş gerekçesi olarak kabul etti.
Ermeni ve Pontus katliamlarıyla başlayan Küçük Asya’yı homojenleştirme ve müslümanlaştırma girişimleri ve politikası bütün yıkıcılığıyla sürüyor. Ermenilere, Rumlara yönelik kitlesel katliamlardan sonra Kürtler en geniş Müslüman topluluk olarak Türkleştirilecekler listesinin başına alındı. Bugün de Türkleştirme hedefine konanların başında Kürtler geliyor.
Sinsi ve açık tasfiye
Kürt Özgürlük Hareketi'nin uzattığı barış ve çözüm eli, aradan geçen iki yıla yakın bir zamana rağmen havada kaldı. Türk muktedirleri gerçek bir barış arayışında değildir. Kürt sorununu demokratik ve adil bir şekilde çözmek istemiyor. Türk devlet aklı, inkâr, imha ve asimilasyonla bitiremediği Kürdistan Özgürlük Mücadelesi’ni, kıramadığı iradesini belirsizlik ve muğlaklık içinde yönetmeye ve zamana yayarak yorma, bezdirme, kararsızlık ve inançsızlık içinde adım adım tasfiye etmeye çalışıyor.
Türk muktedirlerin “Barış, normalleşme” gibi kavramları kullanması, demokratikleşme amacı taşımadığı gibi çözüm için de kullanmıyor. Zamana yayılmış tasfiyenin aracı olarak kullanıyor. Devlet yöneticileri, düzen partileri ile yapılan görüşmelerde “normalleşme”ye yönelik sözler verilirken, pratikte baskı ve saldırı eksilmeden sürüyor. Şimdiye dek hukuksuz ve haksız bir şekilde yıllarca tutsak tutulan sayısız Kürt siyasetçiden birinin bile serbest bırakılmaması, söylemlerin, vaatlerin ve inandırıcılığın hükümsüz kaldığı anlar, ikiyüzlülüğün ve tutarsızlığın ismi olduğu açıktır.
Temel demokratik hak ve özgürlük sorunlarının birini çözmeyen Türk muktedirlerin Kürt sorununu çözmesi düşünülmez. Bugün izlediği siyaseti, kontrollü biçimde zamana yayarak sürdürmesi tesadüfi değildir. “Tek adam” diktatörlüğüyle yönetmeyi, çözümsüzlük ve şiddet politikasını temel strateji haline getirmiş bir iktidar adil ve özgürlükçü olabilir mi?
Şiddet ve gerilimden beslenenler demokrasi yerine güvenlik siyasetini esas alır. Korku, sindirme ve yıldırmayı canlı tutmaya çalışır. Büyük patronun Ortadoğu temsilcisi Tom Barrack’ın “Bu coğrafyalarda monarşi daha iyi bir sistem” sözünü esas alan Türk siyasal sisteminin yabancısı ve uzağında olduğu demokratikleşmeyi içselleştirerek uygulaması, kuruluş ve varoluş amacına ters düşmesi demektir.
Sancılı CHP
CHP, “Kürt anasını görmesin” söylemi konusu olduğunda siyasal iktidarın bütün hukuksuzluklarına sahip çıktı. Kürdistan’a yönelik askeri sefer ve operasyonlara en başta onay verdi. Türk bayrağını kapıp en önde Kürdistan’ı yeniden işgale koştu.
CHP, bir devlet partisidir. Kuruluş ve temel amacı, devletin stratejik çıkarlarını savunmak ve bekasını korumaktır. Muhalefetin rolü ise sistem dışına çıkma ihtimali olanları bünyesine almak, sistem içine entegre etmektir. Her dönem ve koşulda “müesses nizamcı” olan bu parti, Türk devlet çıkarlarını koruma ve kollamayı görev biliyor.
Ecevit, Baykal, Kemal Kılıçdaroğlu dönemleri bundan farklı değildir. Kemal Kılıçdaroğlu’nun yaptığı son konuşmasında eski yol arkadaşlarını iktidar ağzıyla suçlaması “casusluktan Cemaatçilikten, yolsuzluktan” suçlu ilan etmesi ihanetin açık bir göstergesidir. Saray'ın CHP içinde gizlenmiş bir aparatı olduğunu, tasfiye etme, kabul edilebilir bir muhalefet çizgisinde tutma yönünde rol üstlendiğini açıkça göstermekten geri durmadı.