Kürtler için birlik bir zaruret
Dosya Haberleri —

Arzu Yılmaz
Doç. Dr. Arzu Yılmaz ile Münih Güvenlik Konferansı'na damga vuran Rojava fotoğrafının çok boyutlu yansımasını konuştuk:
- Münih Konferansı, Rojava Yönetimi’nin uluslararası alanda siyasi meşruiyet kazandığı bir platform oldu. Bu temsiliyet, Şam’ın egemenlik hakları çerçevesinde tanındı ve fakat söz konusu temsiliyetin Şam’daki siyasi iktidara devredilemez olduğu da ortaya kondu.
- Güney Kürdistan’ın güvenliği ile Rojava’nın güvenliği birbirinden ayrı düşünülemez. Nihayetinde Türkiye Dışişleri Bakanı da Rojava’dan sonra hedeflerinin Başur olduğunu ifade etti. Bence Güney Kürdistan Yönetimi bunu açıkça bir tehdit olarak gördü.
- Bana kalırsa (Ulusal birlik konusunda) o eşik çoktan aşıldı. Artık gerekli olan bu birliğin kurumsallaşmasıdır. Zira muhtemel bir İran’a saldırı durumunda Kürtlerin karşı karşıya olduğu riskler artacaktır. Kürtlerin birlikte hareket etmesi artık bir zaruret.
- 29 Ocak mutabakatı, Öcalan’ın dahlini açıkça ortaya koyuyor. Bu entegrasyon Öcalan’ın önerdiği yerel demokrasi modeline işaret ediyor. Yeni Suriye çerçevesinde Rojava’da hayata geçecek olanın yeni Türkiye için de bir model olacağı muhakkak.
GÜLCAN DERELİ
Tüm siyasi gözlemcilerin altını çizdiği üzere, bu yıl Münih Güvenlik Konferansı'na Rojava damgasını vurdu. Mazlum Ebdî ile Îlham Ehmed'in ABD, Fransa, Almanya başta olmak üzere uluslararası ve bölgesel güçlerle yaptığı görüşmeler ve verdiği fotoğraflar, pek çok açıdan “tarihi” oldu. Rojava'ya saldırıların hemen akabinde verilen bu fotoğrafın ulusal ve bölgesel elbette çok boyutlu mesajlar içerdiği açık. Biz de Münih'te verilen fotoğrafın anlamını, diplomatik ve siyasi okumasını, sahaya olası yansımalarını, Kürt tarihindeki önemini ve Ankara'nın fotoğraftaki yerini bölge konusunda uzman isimlerden olan Doç. Dr. Arzu Yılmaz ile konuştuk.
Öncelikle Mazlum Ebdî ve Îlham Ehmed'in hem Rojava heyeti olarak hem de Suriye heyeti içinde Münih Konferansı'nda üst düzey diplomatik görüşmeler yapmasını nasıl okumalıyız?
Münih Konferansı, Rojava Yönetimi’nin uluslararası alanda siyasi meşruiyet kazandığı bir platform oldu. Bu haliyle, uluslararası toplum Suriye sınırları içinde kalan Batı Kürdistan halklarının temsilcisi olarak Rojava Yönetimi’ni tanıdı diyebiliriz. Bu temsiliyet, Suriye’nin bütünlüğü yani Şam’ın egemenlik hakları çerçevesinde tanındı ve fakat söz konusu temsiliyetin Şam’daki siyasi iktidara devredilemez olduğu da ortaya kondu. Tabii, bu konferansın informal niteliği gözardı edilemez. Yani bu tanıma hukuki bir nitelik taşımıyor. Ama bugün Şam’daki iktidar da zaten ‘geçici hükümet’ olarak görev yapıyor. Taraflara hukuki bir meşruiyet kazandıracak olan yeni Suriye Anayasası olacak. Ve Münih Konferansı’ndaki fotoğraf üzerinden Rojava Yönetimi’nin yeni Suriye’nin kurucu aktörleri arasında sayıldığını/tanındığını söyleyebiliriz. Bu aynı zamanda yeni Suriye’nin adem-i merkeziyetçi bir yapı üzerinden inşa olacağına da işaret ediyor, ki bu bağlamda Alevi ve Dürziler ile de benzer bir entegrasyon anlaşması yapılabileceğini düşünebiliriz. Ancak, bu tablonun hayata geçip geçmeyeceğini zaman gösterecek.
Suriye'de Reqa ve Deyrizor'da HTŞ'den yana tutum alan ve Rojava'ya saldırılara başta sessiz kalan ABD tutum mu değiştirdi? ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Senota yetkililerinin Mazlum Ebdî ve Îlham Ehmed'le görüşmesini hangi zemin sağladı? Bu fotoğraf ABD'nin Rojava Kürtlerini artık siyasi muhatap kabul ettiği anlamına mı geliyor?
Sanırım, benim uzun yıllardır ‘ABD’nin bir Kürt politikası yok ama ABD’de Kürt dostu politikacılar var’ dediğim bir durum yaşandı. Daha açık bir ifadeyle, aslında ABD’nin Suriye ve Kürtler politikasında bir tutarsızlığı olmadı. ABD en başından beri Suriye bizim için stratejik önemi olan bir yer değil, dolayısıyla Suriye’de kalıcı olmayacağız; Kürtlerle kurduğumuz ilişki de DAİŞ’le mücadele çerçevesiyle sınırlı askeri bir işbirliği ve bu haliyle ‘geçici, taktik ve işlevsel’ dedi. Fakat ABD’nin bu resmi politikasına, ABD müesses nizamı içinden her zaman itiraz edenler oldu. Başta DAİŞ tehdidi olmak üzere, İran’a meydanın boş bırakılmaması ya da İsrail’in güvenliği için ABD’nin ‘caydırıcı bir güç’ olarak sahada kalmasını ve DAİŞ’le savaş sırasında tecrübe edildiği üzere, ABD’ye ‘caydırıcı bir güç’ olmaktan öte kabiliyetler kazandıran Kürtlerle işbirliğine devam edilmesi gerektiğini savunanlar oldu. Bu görüş ayrılığının en somut çıktısı, Trump’ın birinci döneminde Türkiye’nin ABD onayıyla Gire Spî ve Serêkaniyê’yi işgali sonrasında gözlendi. Trump’ın kararına karşı çıkan ABD Dışişleri ve Savunma Bakanlığı mensupları ardı ardına istifa etti. Ve Türkiye işgali genişletme planlarını askıya almak zorunda kaldı. Bugün de benzer bir durum yaşandı, bana kalırsa. Zira ne Kongre’nin ne de Pentagon’un 5 Ocak sonrası yaşananlara hazırlıklı olmadığı anlaşıldı. DAİŞ’li mahkumların bulunduğu hapishanelerin bir anda kontrolden çıkması da gösterdi ki, CENTCOM bile hazırlıksızmış. Bu bağlamda, Paris’te yapılan İsrail-Suriye görüşmelerine odaklanıldı ama bana kalırsa 5 Ocak 2026 günü Trump-Erdoğan arasında yapılan telefon görüşmesinin etkisini de gözden kaçırmamak gerekiyor. Son tahlilde, 2019’da olduğu gibi istifalar yaşanmadı ama Kürt diplomasisinin de devreye girmesiyle ABD Yönetimi üzerinde bir baskı kuruldu ve gidişat tersine çevrildi. Bunun ilk aşaması 29 Ocak anlaşması oldu, ki ateşkes bu anlaşmayla kalıcı hale geldi. Ardından, Münih Konferansı eliyle az önce izah etmeye çalıştığım biçimiyle muhtemel entegrasyonun siyasi dengesi kuruldu.
Almanya, Suudi Arabistan, Fransa başta olmak üzere pek çok ülke yetkilileri Mazlum Ebdî ve Îlham Ehmed'le görüştü. Münih'teki fotoğrafın Rojava'ya ve Kürtlere yansıması olacak mı? Sizce olası etkileri ne olacak?
Bugün sadece Suriye özelinde değil, bütün Kürdistan parçalarında Kürtlerin siyasi temsilcilerinin yok sayılamayacağı, bir başka ifadeyle, Kürtlerin siyasi iradesinin hilafına bir temsiliyetin her bir devletin merkezi üzerinden sürdürülemeyeceği ortaya çıktı. Abdullah Öcalan’ın da dediği gibi artık ‘Kürtlerin varlığı kabul edildi’. Ancak, sorun şu ki Kürtlerin siyasi bir özne olarak kabulü konusunda hala ciddi zorluklar var. Suriye bağlamında, Münih Konferansı bu zorluğun aşılması yönünde önemli bir eşik oldu. Bu eşikten geriye düşülmeyeceğini varsayabiliriz. Ama ne kadar ilerlenebileceği, az önce de söylediğim gibi zaman içinde görülecek.
Federe Kürdistan Başkanı Nêçîrvan Barzanî de Ebdî ve Ehmed ile birlikte Münih'teydi. Rojava'daki son süreçte Barzanilerin olumlu rolü de takdir ediliyor. KDP'yi bu sürece getiren nedenler ne oldu sizce? Sürecin etkisi oldu mu?
Temel motivasyonun güvenlik kaygıları olduğunu söyleyebiliriz. Zira Güney Kürdistan’ın güvenliği ile Rojava’nın güvenliği hem coğrafi hem siyasi nedenlerle birbirinden ayrı düşünülemez. Nihayetinde Türkiye Dışişleri Bakanı da geçtiğimiz hafta Rojava’dan sonra hedeflerinin Başur olduğunu açıkça ifade etti. Bence Güney Kürdistan Yönetimi hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak ölçüde bir tehdit olarak görüyor Fidan'ın açıklamasını. Öte yandan, ABD’nin Rojava Yönetimi’ne karşı takındığı en hafif tabiriyle ‘sorumsuz’ tutum Erbil’i de endişelendirdi. Çünkü en az Rojava kadar Kürdistan Bölgesel Yönetimi de ABD garantilerine bağlı bir güvenlik mimarisine dayanıyor. ABD’nin Kürtleri Rojava’da Sünni cihatçı güçlerin saldırıları karşısında yalnız bırakması, yarın öbür gün Irak’ta da aynı tutumu takınacağı endişesini doğurdu. Bu arada, Başûr sahasında ortaya çıkan kitlesel tepki ve özellikle Mesûd Barzanî’nin 2000’lerden sonra Kürtlerin temsili konusunda Irak sınırlarını aşan rolünü de hesaba katmak gerekiyor. Bu bağlamda, tıpkı 2014’de olduğu gibi ortak tehditlere karşı birlik olma momenti doğdu. Ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi de üstüne düşeni yaptı.
Gazeteci Serdar Altan'ın Rojava'da varılan anlaşmanın arka planına dair haberinde önemli detaylar yer aldı. Sayın Abdullah Öcalan'ın özyönetim, özsavunma, eğitim ve kültür haklarının kırmızı çizgi olduğunu belirttiği, Rojava'ya saldırı sürerse süreçten çekileceği uyarısı yaptığı, kendisini temsilen bir heyetin görüşmelerde doğrudan yer aldığı detayları yer aldı. Siz Sayın Öcalan'ın Rojava'daki rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ben Rojava’nın Türkiye’deki sürecin başından bu yana ayrılmaz bir parçası olduğunu düşünüyorum. Sürecin başlamasını da gelişiminde aşılan her bir eşiği de Rojava bağlamını hesaba katmadan analiz edemeyiz. Aslında İmralı Süreci’nde de bu böyleydi. Bu sadece Öcalan faktöründen kaynaklanmıyor. Sosyolojik, coğrafi ve hepsinden önemlisi Türkiye’nin Kürt politikası bağlamında Rojava, Türkiye’nin ‘Kürt sorunu’nun ayrılmaz bir parçası. Aynı durum aslında Irak ve İran bağlamında da büyük ölçüde geçerli. En son tahlilde, bana kalırsa 29 Ocak Anlaşması'yla varılan mutabakatın entegrasyon boyutu da Öcalan’ın dahlini açıkça ortaya koyuyor. Bu entegrasyonun tam da Öcalan’ın önerdiği yerel demokrasi modeline işaret ediyor bana kalırsa. Yeni Suriye çerçevesinde Rojava’da hayata geçecek olanın yeni Türkiye için de bir model olacağı muhakkak. Zaten Öcalan da son mesajında bunu söylüyor.
Rojava'ya saldırı ve Münih'te verilen fotoğraf Kürt kamuoyunda ulusal birlik duygusunu zirveye taşıdı. Bu fotoğraftan ulusal birlik fotoğrafı çıkar mı? Sizce Kürt birliği için bir eşik aşıldı mı?
Bana kalırsa o eşik çoktan aşıldı. Ve son yirmi yılda birçok vesileyle de test edildi. Artık gerekli olan, hatta gecikmiş olan bu birliğin kurumsallaşmasıdır. En son 2025 Nisan’ında yine Rojava’da gerçekleşen Kürt Ulusal Konferansı’nda bunun için önemli bir zemin oluştu. Bu zemin üzerinden bütün parçaları kapsayan bir konferansın bir an önce düzenlenmesi ise geldiğimiz aşamada ertelenemez bir ihtiyaç gibi duruyor. Zira muhtemel ve yakın bir İran’a saldırı durumunda Kürtlerin karşı karşıya olduğu riskler daha da artacaktır. Hiç kuşkusuz bu durum bazı fırsatlar da doğurabilir. Fakat ister risklerden kaynaklı tehditlerle baş etmek, ister fırsatları değerlendirmek adına olsun Kürtlerin birlikte hareket etmesi sahip oldukları sınırlı güç ve imkanlar nedeniyle bir zaruret. Bugün dünyada bütün aktörlerin ekonomik, siyasi ya da askeri anlamda ‘iç cephesini’ güçlendirme yoluna girdiği bir dönemde Kürtlerin de önceliğinin bu olması yadsınamaz.
* * *
Türkiye fotoğrafa razı oldu
Türkiye, Münih'te verilen fotoğrafların neresinde sizce?
Kerhen onay veren tarafında ya da mecburen onay vermek zorunda kalan tarafında diyebiliriz. Zira, 5-30 Ocak arası yaşananlar, Suriye’de ‘tek devlet, tek ordu’ adına Türkiye’nin askeri ve idari yapısıyla Rojava Yönetimi’ni tümüyle tasfiye etmeyi amaçladığını açıkça gösterdi. Zaten bunu hiçbir zaman saklamadılar da. Fakat Şam ve Ankara’ya açılan, deyim yerindeyse, kredinin sınırları test edildi ve o sınırlar 29 Ocak Anlaşması ve Münih Konferansı çerçevesinde netlik kazandı. Bu bağlamda, ABD Kongresi’nde ‘Kürtleri Koruma Yasası’ girişimleri, Avrupa Parlamentosu’nda alınan kararları da göz önünde bulundurmak gerekiyor. Hepsinden önemlisi ise Kürtlerin siyasi, diplomatik her türlü imkanlarını seferber ettiğinde başarabileceklerinin test edilmesiydi. Nihayetinde, Türkiye Rojava’nın Suriye’den ibaret olmadığını bir kez daha görmek zorunda kaldı ve ona göre pozisyonunu bir bakıma güncellemek zorunda kaldı diyebiliriz.













