Habermas’ın ardından…
Dosya Haberleri —

Jürgen Habermas/foto:AFP
- Habermas’ın Gazze savaşı sırasında İsrail’e yönelik eleştiriler karşısındaki çekingen tutumu, sert tepkilere yol açtı. Bu ve buna benzer tutumları onu, Frankfurt Okulu’nun eleştirel mirasından uzaklaşıp düzenin sınırları içinde kalan bir düşünür olarak görenleri güçlendirdi.
Matt McManus * - Çeviri: Yeni Özgür Politika
Alman filozof Jürgen Habermas, demokrasi, kapitalizm ve özgürleştirici siyaset üzerine yetmiş yılı aşkın düşünsel üretimin ardından, 14 Mart Cumartesi günü 96 yaşında hayatını kaybetti. Bir kuşak siyaset kuramcısı ve filozof için temel bir referans olan Habermas, otuzdan fazla kitabında tahakküm ve sömürü olmadan nasıl birlikte yaşayabileceğimiz sorusuna odaklandı. Buna rağmen, çalışmalarının önemli bir bölümü bugün yeterince okunmuyor ya da yanlış yorumlanıyor.
Habermas, ilk bakışta sert sağ düşünceye kapılmış birini etkileyebilecek bir filozof gibi görünmez. Yazısı çarpıcı aforizmalarla değil, sabırlı çözümlemelerle ilerler. Ama tam da bu yönü belirleyicidir. Onun metinlerinde öne çıkan şey, büyük iddialardan çok düşünsel titizliktir. Weber’i, Marx’ı, Parsons’ı ya da başka düşünürleri ele alırken gösterdiği dikkat, bilgiye yaklaşımında temel bir ilkeyi açığa çıkarır: düşünce, ancak başkalarının birikimiyle ciddi bir hesaplaşma içinde gelişebilir.
Bu tutum, felsefeyi buyurgan bir kehanet dili olmaktan çıkarıp kamusal akıl yürütmenin parçası haline getirir. Habermas’ın etkisi de burada yatar. O felsefeyi, halktan kopuk bir yüksek kürsü konuşması değil, açık, denetlenebilir ve tartışılabilir bir düşünme faaliyeti olarak kurmaya çalıştı.
Nazi Almanyası’nın izi
1929’da Almanya’da doğan Habermas’ın düşüncesi, yaşadığı çağın sarsıntılarıyla biçimlendi. Hitler Gençliği’ne katılmaya zorlandı; Nazi döneminin baskısını ve yıkımını doğrudan yaşadı. Sonraki yıllarda otoriterliğe karşı duyduğu güçlü tepki, bütün düşünsel hattının temel dayanaklarından biri oldu.
1950’lerde felsefe eğitimi aldı. 1953’te Heidegger’in Nazi rejimiyle ilişkisini açıkça eleştiren yazılarıyla dikkat çekti. Bu çizgi, onun yaşamı boyunca sürecek antifaşist duruşunun erken işaretlerinden biriydi. 1956’da Frankfurt Okulu’yla bağlantılı Toplumsal Araştırmalar Enstitüsü’ne katıldı. Adorno, Horkheimer ve eleştirel kuram geleneğinin başka isimleriyle kurduğu ilişki, onu solda kalıcı biçimde konumlandırdı.
Kamusal alan fikri
1962’de yayımlanan Kamusal Alanın Yapısal Dönüşümü, Habermas’ın ilk büyük eseriydi. Bu kitapta, “burjuva kamusal alanı”nın kendiliğinden doğmuş doğal bir alan olmadığını; belirli tarihsel ve maddi koşulların ürünü olduğunu gösterdi. Kahvehaneler, dergiler, gazeteler, entelektüeller ve yeni tartışma biçimleri, iktidarın tepeden dayattığı doğrulara karşı aşağıdan işleyen bir akıl yürütme alanı oluşturmuştu.
Bu yaklaşım, modern demokrasinin yalnızca seçimlerden ya da devlet kurumlarından ibaret olmadığını ortaya koyuyordu. Kamusal alan, yurttaşların ortak meseleleri tartıştığı, görüş oluşturduğu ve iktidarı sorguladığı bir alan olarak hem liberal hem sosyalist demokrasi düşüncesi açısından merkezi öneme sahipti.
Bilgi, çıkar ve kriz
1960’ların sonundan itibaren Habermas düşüncesini daha geniş bir çerçevede geliştirdi. Bilgi ve İnsani Çıkarlar isimli kitabı bilginin tarafsız ve boşlukta duran bir etkinlik olmadığını savunuyordu. Bilgi insan ihtiyaçları, arzular ve tarihsel koşullarla ilişkiliydi. Meşruiyet Krizi ise kapitalist toplumların yalnızca ekonomik değil, siyasal ve toplumsal meşruiyet sorunları da ürettiğini ortaya koyuyordu.
Buradaki temel mesele, toplumun farklı alanlarının yurttaşların denetiminden kopmasıydı. Devlet, ekonomi ve kurumsal yapılar kendi mantıklarıyla işledikçe, demokratik yaşam zayıflıyor; insanlar kendi hayatlarını belirleyen süreçlerden uzaklaşıyordu.
İletişimsel aklın savunusu
Habermas’ın en etkili yapıtı sayılan İletişimsel Eylem Kuramı, onun düşüncesinin merkezini oluşturdu. Bu çalışmada, gündelik yaşam dünyasındaki iletişim ve karşılıklı anlaşma imkânlarının, piyasa ve bürokrasi gibi sistem güçleri tarafından sömürgeleştirildiğini savundu. Böylece insanlar ortak akıl yürütmeyle toplumu şekillendirme kapasitesini kaybediyor, hayat giderek araçsal mantığın belirlediği bir düzene dönüşüyordu.
Bu yüzden Habermas için akıl, yalnızca teknik hesaplama gücü değildi. Asıl önemli olan, insanların birbirine gerekçe sunabildiği, sözlerini savunabildiği, ortak bir zeminde tartışabildiği iletişimsel akıldı. Demokratik toplumun temeli de buydu.
Modernliği savunmak
Habermas, modernliği toptan reddeden eğilimlere karşı da sert bir hattı savundu. Modernliğin Felsefi Söylemi adlı kitabında, Hegel’den Nietzsche’ye ve Foucault’ya uzanan geniş bir hatta, reason (akıl yada us) fikrinin nasıl parçalandığını tartıştı. Ona göre aklın tümüyle terk edilmesi, özgürleştirici bir sonuç değil, yeni irrasyonalizm biçimlerinin önünü açıyordu.
Siyasal ve ahlaki meseleler ortak akıl yürütmenin konusu olmaktan çıktığında geriye ya güç siyaseti kalır ya da otoriter figürlerin “hakikat” adına dayatmaları söz konusu olur. Habermas’ın modernliği savunması, mevcut düzeni kutsamak anlamına gelmiyordu; tersine, modernliğin içindeki eşitlik, eleştiri ve özgürleşme imkânlarını sahiplenmek anlamına geliyordu.
Demokrasi, hukuk ve eşitlik
Olgular ile Normlar Arasında adlı çalışmasında Habermas, iletişimsel akıl vurgusunu siyasal kuram alanına taşıdı. Demokratik meşruiyetin, halkın gerçek katılımıyla ve kamusal tartışma süreçleriyle kurulabileceğini savundu. Hukuk, yalnızca devlet buyruğu değil; özgür ve eşit yurttaşların ortak yaşamı kurma araçlarından biri olmalıydı.
Bu yönüyle düşüncesi, daha radikal sol eleştiriler açısından yetersiz bulundu. Siyasetin fazla usçu, fazla uzlaşmacı ve fazla “seminer odası” mantığıyla kavrandığı eleştirileri hep gündemde kaldı. Yine de onun derdi, kaba çoğunlukçuluk ya da salt devletçilik değil, demokratik iradenin toplumsal yaşamın bütün alanlarına yayılmasıydı.
Sosyalist ama reformist
Habermas yaşamının sonuna kadar kendisini sosyalist olarak gördü. Ancak onun sosyalizmi, devrimci kopuştan çok demokratik dönüşüm ve kurumsal reform fikrine yakındı. Avrupa bütünleşmesi, uluslararası hukuk ve anayasal demokrasi gibi başlıklara ilgisi de buradan geliyordu. Daha eşitlikçi, daha demokratik ve daha kapsayıcı bir düzen arıyordu; ama bunu büyük tarihsel kopuşlardan çok kurumsal mücadeleler üzerinden düşünüyordu.
Bu yaklaşım, solda hem ilgi hem tepki gördü. Bir yandan sosyalizmi liberal demokrasinin ilerici unsurlarıyla buluşturmaya çalıştı; öte yandan kapitalizme yönelik eleştirisini zaman zaman yumuşattığı için eleştirildi.
Son yıllardaki tartışmalar
Habermas’ın son dönemi tartışmasız değildi. Özellikle Gazze savaşı sırasında İsrail’e yönelik eleştiriler karşısındaki çekingen tutumu, sert tepkilere yol açtı. İnsan hakları ihlallerine karşı yeterince açık konuşmamakla, tarihsel sorumluluk duygusunu güncel adaletsizlikler karşısında yanlış yere yerleştirmekle suçlandı.
Bu müdahaleler, onu Frankfurt Okulu’nun eleştirel mirasından uzaklaşıp düzenin sınırları içinde kalan bir düşünür olarak görenleri güçlendirdi. Buna rağmen aynı yıllarda yayımladığı geç dönem felsefe çalışmaları, düşüncesinde yeniden daha sert ve karamsar bir tonun belirdiğini gösterdi.
Marx’a geri dönüş
Geç dönem yapıtlarında Marx yeniden güçlü bir yer kazandı. Önceki yıllarda mesafeli durduğu kimi başlıklarda daha açık biçimde Aydınlanma’nın eleştirel ve dönüştürücü yönüne vurgu yaptı. Oligarşik güçlerin, yabancı düşmanlığının ve siyasal manipülasyonun yükseldiği bir dönemde, aklın kendisini savunmasının artık daha zor ama daha gerekli hale geldiğini gösterdi.
Burada belirginleşen şey, Habermas’ın giderek daha karamsar hale gelmesiydi. Liberal prosedürlerin ve mevcut kurumların, tek başına özgürleştirici bir siyasal dünya kurmaya yetmeyeceği daha görünür hale geldi. Yine de ortak dünyanın ancak gerekçeler, tartışma ve kamusal hesap verebilirlik temelinde kurulabileceği ısrarını bırakmadı.
Eksikleri ve sınırları
Habermas’ın zayıf yanları da açıktı. Kapitalizmin yapısal şiddetini yeterince keskin kavrayamadığı, siyasal sağın duygusal ve mitolojik çekiciliğini eksik teorize ettiği, toplumsal çatışmanın sertliğini zaman zaman usul tartışmalarına indirgediği sıkça dile getirildi. Eşitsizlik, milliyetçilik ve otoriter arzu gibi başlıklarda her zaman yeterli araçlar sunmadı.
Ama bu sınırlar, onun düşüncesini önemsizleştirmedi. Çünkü Habermas’ın asıl katkısı, aklı tahakkümün dili olmaktan çıkarıp eşitler arası bir ilişki zemini olarak yeniden kurmaya çalışmasındaydı. Bu, sol düşünce için hâlâ vazgeçilmez bir miras.
Filozofun görevi
Habermas’a göre filozofun işi, kitleler adına konuşan bir peygamber olmak değildi. Daha çok, kamusal tartışmayı berraklaştırmak, sesi bastırılanların yeniden konuşabilmesine katkı sunmak ve ortak yaşamı daha akılcı, daha eşitlikçi bir temelde düşünmenin yollarını açmaktı.
Bu ideale her zaman tam olarak ulaşamamış olabilir. Ama düşünceyi, kibirli bir üstünlük gösterisine değil, kamusal sorumluluğa bağlama çabası onu ayırt eden temel özellik olarak kaldı. Sonuna kadar fikirler alanında daha iyi bir dünya ihtimalini savundu.
Jacobin’den kısaltılarak alındı.
* Matt McManus, ABD’deki Spelman College’da siyaset bilimi alanında yardımcı doçenttir. Siyasal teori, liberalizm ve sosyalizm üzerine çalışır. The Political Right and Equality ve The Political Theory of Liberal Socialism başta olmak üzere çeşitli kitapların yazarıdır.
Kaynak link: https://jacobin.com/2026/03/habermas-obituary-critical-theory-philosophy















