Mayrig-Mama

Nubar OZANYAN yazdı —

28 Temmuz 2020 Salı - 08:00

  • Soykırımcı R.T.Erdoğan “Kardeş Azerbaycan’ı yalnız bırakmayız” diyor. Biz de Rojava Devrimi’nin 8. yılını kutlayan Ermeni halkının evlatları olarak diyoruz ki; “Ermeni-Kürt-Arap-Azeri halkları yalnız değildir”.

Düşünen ve fikir sahibi olan insanlar, aralıksız bir şekilde hakikati ve kendini aramışlardır. Durmadan devam eden bu arayış içinde Türkiye’de yürüttüğüm devrimci mücadelemin her döneminde, her anında Ermeni Soykırım gerçekliğini, izlerini ve kaybolan sesleri aradım. Uçurumun, dipsiz kuyuların derinliğinden gelen sesleri dinlemeye çalıştım, Ermeni ezgilerini aradım.


Bütün soykırım çocukları gibi masallar yerine insanın boğazında düğümlenen derin acılarla dolu anlatılarla büyüdüm. Büyük annem (Yaya) Mayram’ın anlatıları hep hafızamın bir yerinde saklı kaldı. Soykırım yaşamış her halkın hafızasında ve kişilik oluşumunda büyüklerin anlatılarının önemli bir payı vardır.


Tarihi Amed şehrinde, Dicle nehri üzerinde kol ve ayaklarından bağlanarak sallara bindirilerek, karanlık suların derinliğine gönderilen sayısız Ermeni’den bahsederdi “Yaya”m. Sur içinde gözleri önünde ailesinin büyüklerini balta ve palalarla kesip evlerinin avlusunu kan gölüne çevirdiklerini, çılgınca bir korkuyla ve az bir umutla da olsa sığınmak için dayısının sonra amcasının evine koştuğunu, geride sağ kalan hiç kimsenin olmadığını anlatırdı. Sonra televizyonun olmadığı uzun kış gecelerinde bizi etrafına oturtur, bir masal gibi yaşadıklarını ve hatıralarını, gittikleri kutsal mekanları ve ziyaret yerlerini hikayeleştirirdi. Satya (Amed’e bağlı bir köy) köyündeki bir ağacın kökünden akan suyun şifalı olduğunu, bu suyla yıkananların gözlerinin iyileştiğini hatta körlerin gözlerinin açıldığını bile söylerdi. Çocuk dünyamızda tanımı olmayan acı dolu bir öfke ve kinle büyürdük. Sur içinde Gavur Mahallesi’nde katliamın izlerini sürer ve boğulan sesleri arardık. Duyduğum her Ermenice kelimeye başımı çevirirdim, çünkü bu kelimeler beni soykırım seslerine götürür, tarifi zor, derin duygular yaşatırdı. Bunun basit bir fiziki dönüş olmadığını yıllar sonra anlayabildim. Bu sesler, bu kelimeler neden beni bu kadar derinlere çekip alıp götürüyordu?


Ermeni tarihi okumaları yaptığımızda görüyoruz ki; milyonlarca acının birleşip buluştuğu, derinden akıp giden çığlıkların sessizliğe boğulduğu yerdir soykırım. Dicle nehri tıpkı Fırat gibi soykırım tanığıdır. Dile gelse, acılarımızı anlatsa kim bilir neler anlatırdı? Hangi utancı yeniden yaşayarak duygularını anlatmayı gizlerdi? Neleri anlatamazdı? Neleri saklardı? Fırat ve Dicle nehirleri, uygarlığın ve Mezopotamya’nın beşiği olduğu gibi aynı zamanda saklı bir soykırımın deryasıdır. Genç kadınların, annelerin kaybolan çığlıklarının saklı olduğu bir yataktır. Onurlarını korumak için kendilerini karanlık sularına bırakanların dile gelmeyen öykülerinin gizlendiği yerdir. Bundandır ki Fırat gibi Dicle nehri de hep yaslı akar. Ermeni halkının bitmeyen yası gibi gözleri hep yaşlıdır.


En çok yetim çocukların acı ve yaşadıklarına çevrilir gözlerim. Sayıları her gün artarak çoğalan anne ve baba sevgisinden yoksun, yarı çıplak, elleri ve ayakları kirden, yüzleri yara bereden görülemeyecek kadar küçülen halleriyle önümden geçiyorlar. Titrek ve ürkek, ince bir mum ışığı gibi yürüyüşlerini görüyorum. Sokak ve meydanlarda umutsuz bir şekilde ekmek arayışları içinde, acıdan kıvranan mideleriyle baş başa kalışlarını görüyorum.


Gözleri yere sabitlenmiş bir şekilde kuru bir ekmek kırıntısını, bir kuru üzüm ve bir hurma tanesini aramak için eğiliyorlar. Gördükleri küçücük bir parça ekmeğe uzanıp açlıktan kıvranan midelerine bir şey yemiş olma hissiyatını yaşatmaya çalışıyorlar... Çöplerin üzerine uzanmış yük hayvanlarının dışkılarını karıştırıyor, tavuklar gibi onları tek tek ayırıyorlar... Ekmek fırınlarının önünde bir parça ekmek için yalvararak kadınların eteklerine sığınıyorlardı... Soğuk ve yağmurlu havalarda yerde yatıyorlar... Titreyerek, yalvararak devamlı aynı şeyi söylüyorlar.... “Hazs” (ekmek), “Gı mernim” (ölüyorum)…


Gözlerim bu çocukları arıyor. Yetim çocukları arıyor…. Sonra kadınları düşünüyorum. Jandarmanın, kaymakam ve yörenin önde gelen zenginlerinin, aşiret reislerinin arzularına hediye edilen, iğrenç erkek iştahlarını tatmin ettikten sonra dövülerek öldürülen, sokaklarda kaderleriyle baş başa bırakılan kadınları düşünüyorum. Zorla İslamlaştırılan, kimisi ağaların ve beylerin haremlerinden kaçmayı başarabilen kadınlar... Açlık ve barınacak yerleri olmayanların bedenlerini satmaya zorlanmasını hatırlıyorum. Hıristiyan olmakla seks kölesi olmanın aynı anlama geldiği dönemler bunlar. Kadınların çektiği belki de en büyük acı, mutsuzluk oluyor. Kaderlerine dair karar verme gücü ellerinden alınmış, yüzbinlerce genç kadın, anne ve çocuk, kaybolmaya yüz tutmuş bir halkın ağır yükünü taşıyor. Yabancı misyonerlerin korumasına alınan on binlerce çocuktan; soykırım, İslam’a geçmeye zorlanan yüzbinlerce kadın ve çocuktan bahsediyorum. Yüzbinlerce insanın bedenlerine olduğu gibi ruhlarına yönelik bir tecavüzün adıdır jenosid.


Soykırımcı, zalim, kurnaz ve hilekar Türk yönetimi, Rojava’ya, Heftanîn’e, Libya’ya işgal saldırıları yetmiyormuş gibi bu kez Azeri yönetimini destekleyip kışkırtarak, provokasyon yaptırarak, saldırı alanlarına yeni bir bölgeyi daha ekliyor. Faşist Türk yönetiminin 1884-86, 1909, 1915-20 yıllarında gerçekleştirdiği kitlesel katliamlar yetmezmiş gibi yeni bir soykırım gerçekleştirme hayallerini yaşatmak isterken unuttuğu bir şey vardır; Dünün yetim Ermeni çocukları ve onların ardılları artık bu tehditlere boyun eğmeyecektir.


Soykırımcı R.T.Erdoğan “Kardeş Azerbaycan’ı yalnız bırakmayız” diyor. Biz de Rojava Devrimi’nin 8. yılını kutlayan Ermeni halkının evlatları olarak diyoruz ki; “Ermeni-Kürt-Arap-Azeri halkları yalnız değildir”.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.