• Düşman, Hayri Durmuş, Kemal Pir ve diğer öncü arkadaşları hücre bloğunun en üst katına yerleştirmişti. Her biri tek kişilik hücrelerde tutuluyor, aralarındaki hücreler ise özellikle boş bırakılarak iletişim kurmaları engellenmeye çalışılıyordu. Ortam tarif edilemeyecek kadar ağırdı.
  • İlk direniş döneminde bütün engellemelere rağmen birbirimize sesimizi ulaştırabiliyorduk. Ancak bu kez durum tamamen farklıydı. Romanlarda bazen yere düşen bir ipin çıkardığı sesten söz edilir. Amed Zindanı’ndaki sessizlik, bundan bile ağırdı. Bu, tam anlamıyla ölüm sessizliğiydi.
  • Hücre kapılarının önünde kalanların fotoğraflarının bulunduğu panolar vardı. Cezaevi görevlileri kahkahalar atarak fotoğrafları panolardan sökmeye başladı. Ne olduğunu o anda anladık. Bu tarif edilmesi güç, son derece ağır bir andı. Sanki bilincimizin, kalbimizin bir parçasını, bedenimizden koparıp alıyorlardı.

 

BARAN HEBÛN

14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’nin üzerinden 44 yıl geçti. O gün PKK’nin öncü kadrolarından Hayri Durmuş’un mahkemede ilan ettiği ölüm orucu Kürdistan tarihinin direniş kalesine dönüştü. Temmuz sıcağında hücrelerinde 4 devrimci bedenlerini gün gün ölüme yatırarak bir halkın umutlarını tekrardan yeşerttiler. PKK'nin öncü kadrolarından Kemal Pir, Hayri Durmuş, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek şehit düşmesiyle sonuçlanan bu eylemin tanıklarından 22 yıl cezaevinde kalan Kürt siyasetçi Kemal Aktaş, Amed Zindanı’nda direnişe giden süreci, ölüm orucu günlerini ve 14 Temmuz’un bıraktığı tarihsel mirası anlattı.

Amed Zindanı’nda 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu Direnişi’ne giden süreç nasıl gelişti?

14 Temmuz, mücadele tarihimizde son derece özgün ve ayrıcalıklı bir yere sahiptir. Bu nedenle yalnızca anılıp geçilecek bir gün ya da belirli bir döneme sıkıştırılabilecek bir süreç değildir. Kürt halkının ve PKK tarihinin temel dönüm noktalarından biridir. Bu nedenle tarihsel anlamını, ortaya çıktığı koşulları, neyi değiştirdiğini ve nasıl bir irade yarattığını doğru kavramak gerekir.

14 Temmuz’u, onu ortaya çıkaran tarihsel koşullardan bağımsız değerlendirmek mümkün değildir. Bu direniş, olağan koşullarda başlayan sıradan bir eylem değildi. Son derece ağır ve zorlu şartlar altında ortaya çıktı. Her tarafın kuşatıldığı, karanlığın hakim olduğu, teslimiyet ve ihanetin dayatıldığı, Kürt kimliğinin ve devrimci-sosyalist onurun hedef alındığı bir dönemde kaçınılmaz olarak gelişti.

1981 sonrasında Diyarbakır Cezaevinde teslimiyet politikaları sistematik biçimde uygulanmaya başlandı. 1982’ye gelindiğinde ise mesele yalnızca fiziki teslimiyet olmaktan çıkmıştı. Cunta yönetimi, kişiliği bütünüyle teslim almayı; kimliği, onuru ve geleceği inkar ettirmeyi amaçlıyordu. Hedef, davasına, halkına ve mücadelesine sırt çevirmiş, düşmanla bütünleşmiş bir kişilik yaratmaktı. Özellikle PKK’li tutsaklar üzerinden bunun hayata geçirilmesi isteniyordu.

Bu nedenle yaşananlar, tarihsel bir sınavdı.

Bu karanlığı ilk yaran Mazlum Doğan arkadaş oldu. Onun fedai eylemi ilk ışık, ilk kıvılcım olarak görüldü. Ardından bu mesajı alan Dörtler, insanlık tarihinde çok az rastlanabilecek bir yöntemle bedenlerini ateşe vererek Mazlum Doğan’ın yaktığı meşalenin sönmemesini sağladı.

Dörtler’in eyleminin ardından düşman büyük bir panik yaşadı. Buna rağmen saldırılarından ve teslimiyet dayatmalarından vazgeçmedi. Aksine, bu ateşin büyümemesi ve direnişin yayılmaması için baskıları daha da artırdı.

Öte yandan Dörtler’in eylemi cezaevinde derin bir etki yarattı. Başta öncü kadrolar olmak üzere birçok kişi yaşanan süreci yeniden değerlendirmeye başladı. Teslimiyet zincirinin mutlaka kırılması gerektiği düşüncesi güç kazandı. Mazlum Doğan’ın yaktığı Newroz ateşinin bu karanlığı tamamen dağıtması gerektiği yönünde ortak bir irade oluştu.

Özellikle Hayri Durmuş ve Kemal Pir bu konuda son derece kararlıydı. Yeni bir direniş adımının gecikmeden atılması gerektiğini düşünüyorlardı. Fırsat buldukları her anda el sıkışmaları, mimikleri, bakışları ve farklı yöntemlerle ulaşabildikleri herkese hazırlıklı olmaları yönünde mesaj veriyorlardı.

Hayri Durmuş, cezaevi iradesini temsil eden öncü isimlerden biriydi. Örgütsel yapının korunması, direniş ruhunun yeniden örgütlenmesi ve moralin ayakta tutulması konusunda önemli bir sorumluluk üstlenmişti. Hücrelerden gönderdiği küçük notlarla arkadaşlarına birbirlerine sahip çıkmaları gerektiğini hatırlatıyor, mahkemelerde Kürdistan davasının mutlaka savunulmasını istiyor ve herkesin yeni bir direnişe hazır olması gerektiğini vurguluyordu.

Hayri arkadaşın temel amacı, kırılmak istenen iradeyi yeniden ayağa kaldırmaktı. Tutsakları yeniden örgütlemek ve direniş ruhunu canlandırmak için sürekli arayış içindeydi. Bu sırada cezaevi yönetimi tüm inisiyatifi eline almış, baskıyı daha da ağırlaştırmıştı. Tam da bu koşullarda Hayri arkadaş, gönderdiği notlarla bütün kadrolara yeniden direnişe hazırlıklı olmaları çağrısında bulundu. Artık herkes biliyordu ki Diyarbakır Cezaevi’nde yeni bir tarih yazılacaktı.

O tarihi ana gelelim… 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun ilan edildiği anı anlatabilir misiniz?

Önder Apo, 1970’li yılların Kürdistan’ını anlatırken, “Adeta üzerine ölü toprağı serpilmişti, yaprak bile kıpırdamıyordu” der. Aslında 1980 sonrasındaki Amed Zindanı da böyleydi. Sessizliğin, korkunun ve ölümün hakim olduğu bir yerdi. Bu koşullarda iradesini koruyan arkadaşlar, tüm engellere rağmen birbirlerine moral vermeye ve ayakta kalmaya çalışıyordu. Ancak kim nerede tutuluyor, kim hayattaydı, kim şehit düşmüştü; kimsenin kimseden haberi yoktu.

Biz, 35 ve 36’ncı koğuş olarak adlandırılan, gerçekte ise tek kişilik hücrelerden oluşan bölümde kalıyorduk. Aynı bölümde bulunan beş arkadaş bile birbirleriyle konuşamıyordu. İzinsiz konuştuğunuz fark edilirse ağır işkencelerle karşı karşıya kalıyordunuz. Mahkemeye götürülürken koridorda biriyle göz göze gelmek ya da başınızla selam vermek bile ağır sonuçlar doğurabiliyordu.

Düşman, Hayri Durmuş, Kemal Pir ve diğer öncü arkadaşları hücre bloğunun en üst katına yerleştirmişti. Her biri tek kişilik hücrelerde tutuluyor, aralarındaki hücreler ise özellikle boş bırakılarak iletişim kurmaları engellenmeye çalışılıyordu. Ortam tarif edilemeyecek kadar ağırdı.

İlk direniş döneminde bütün engellemelere rağmen birbirimize sesimizi ulaştırabiliyorduk. Ancak bu kez durum tamamen farklıydı. Romanlarda bazen yere düşen bir ipin çıkardığı sesten söz edilir. Amed Zindanı’ndaki sessizlik, bundan bile ağırdı. Bu, tam anlamıyla ölüm sessizliğiydi.

İşte böyle bir atmosferde tarihi gün geldi.

Hayri Durmuş, mahkemede ısrarla söz hakkı istedi. Mahkeme heyeti ne olacağını büyük ölçüde tahmin ediyordu. Mazlum Doğan’ın fedai eyleminden ve Dörtler’in direnişinden sonra Hayri Durmuş ile Kemal Pir’in sessiz kalmayacağını biliyorlardı. Bu nedenle her duruşmada söz vermemeye çalışıyor, konuyu sürekli erteliyorlardı.

Hayri Durmuş ve Kemal Pir, PKK Merkez Komitesi sorumluluğunu üstlendikleri için bütün yargılamalara katılmak istemişti. Mahkeme heyeti de bunu kabul etmişti. Böylece farklı dava gruplarının duruşmalarına katılıyor ve PKK adına söz talebinde bulunuyorlardı. Hayri arkadaş özellikle Urfa grubunun yargılandığı günü seçmişti. Çünkü bu grup daha kalabalıktı. Mahkeme salonunda yapılacak açıklamanın daha fazla tutsağa ulaşmasını istiyordu.

14 Temmuz’un tarihsel önemini ise daha sonra öğrendik. 14 Temmuz 1789’da Bastille Hapishanesi’nin devrimciler tarafından basılması ve tutsakların özgürlüğüne kavuşması, bu tarihe ayrı bir anlam kazandırıyordu.

Ve yine bir 14 Temmuz günü Hayri arkadaş yeni bir tarih yazdı.

Artık mahkeme heyetinin söz vermemek için bir gerekçesi kalmamıştı. Mahkeme başkanı sonunda, “Tamam Hayri, sana söz veriyorum” demek zorunda kaldı. Artık ok yaydan çıkmıştı.

Hayri arkadaş, inkar ve soykırım kıskacı altında yaşayan bir halkın yükünü omuzlarında taşıyarak ayağa kalktı. Başı dik heyetin karşısına geçti ve tarihi konuşmasına başladı.

Konuşmasında 12 Eylül cuntasının hedeflerini, Diyarbakır Cezaevi’nde uygulanan politikaları ve PKK yargılamalarının tarihsel anlamını ayrıntılarıyla anlattı. Cezaevindeki işkencelerin devlet politikası olduğunu, temel amacın Kürt halkının varlığını ve PKK iradesini teslim almak olduğunu ifade etti. Mahkemelerde halklarının ve ülkelerinin savunmasını özgürce yapmalarının engellendiğini, savunma hakkının bilinçli biçimde ortadan kaldırıldığını söyledi. Mazlum Doğan’ın neden fedai eylemini gerçekleştirdiğini ve Dörtler’in neden bedenlerini ateşe verdiğini tek tek anlattı.

Konuşmasının sonunda ise şu tarihi açıklamayı yaptı: “Ben bu andan itibaren bütün bu uygulamaları protesto etmek için ölüm orucuna başlıyorum.”

Daha sonra vasiyetini açıkladı: “Kürdistan devrimi kolay gelişen bir devrim değildir. Çok ağır koşullarda ortaya çıktı. Bu mücadeleye samimiyetle sahip çıktığını söyleyen her hareket, Kürdistan’da silahlı mücadeleyi esas almak zorundadır. Çünkü mevcut koşullarda halkımızın varlığını ve özgürlüğünü güvence altına almanın başka yolu yoktur.”

Bu sözlerle birlikte 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu resmen başlamış oldu. 14 Temmuz, devletin teslimiyet ve ihanet üzerine kurduğu planları boşa çıkaran bir dönüm noktası oldu. Bu nedenle 14 Temmuz’un yenilmez bir irade ve direniş gücünü temsil ettiğini söylüyoruz. Bu direniş yalnızca Diyarbakır Cezaevi’nin duvarları arasında yaşanan bir eylem değildi. Ortaya çıkardığı ruh zamanla bütün mücadeleye yayıldı. Apocu hareketin yarattığı direniş bilinci halkın hafızasında yer etti ve tarihimizde geleceğe yön veren en güçlü miraslardan biri haline geldi.

Ölüm orucu başladıktan sonra cezaevinde nasıl bir atmosfer oluştu?

Eylemin başlamasıyla birlikte devletin baskıları daha da yoğunlaştı. İlk günden itibaren direnişi kırmak, eylemcilerin iradesini zayıflatmak ve psikolojik olarak çökertmek için her yönteme başvuruldu.

Ölüm orucu, başlı başına büyük bir irade gerektiren bir eylemdi. İnsan, bedenini adım adım eriterek bu direnişi sürdürüyor. En küçük bir tereddüt ya da irade zayıflığı, böylesi tarihsel bir eylemi sonuna kadar götürmeyi imkansız hale getirir.

Düşman da bunun farkındaydı. Bu nedenle eylemcilerin sinirlerini yıpratmak, morallerini bozmak ve psikolojik dirençlerini kırmak için akla gelebilecek her yöntemi uyguluyordu.

Biz üst katlardaydık. Ölüm orucundaki arkadaşlar ise başka bir bölüme götürülmüştü. Askerler gece gündüz koridorlarda bağırıyor, tenekelere vuruyor, demir kapıları ve parmaklıkları döverek sürekli gürültü çıkarıyordu. Gecenin en sessiz saatlerinde koğuşlara baskın düzenliyor, küfrediyor ve tehditler savuruyorlardı.

Bununla da sınırlı kalmadılar. Hoparlörlerden tüm cezaevine duyuracak şekilde, “Eylemciler gizlice yemek yiyor” şeklinde propaganda yapıyorlardı. Amaç, direnişi itibarsızlaştırmak, diğer tutsakların güvenini sarsmak ve eylemcilerin moralini bozmaktı. Oysa gerçek bunun tam tersiydi. Arkadaşlara verilen su bile işkencenin bir parçasına dönüştürülmüştü. Diyarbakır’ın kavurucu sıcağında plastik bidonların içinde saatlerce bekletilmiş su getiriliyordu. Eylemciler, normal koşullarda nefes almanın bile güç olduğu bir ortamda ölüm orucunu sürdürüyordu. Diğer yandan her gün özellikle kokusu yoğun yemekler hazırlanıyor, koridorlarda dolaştırılıyor ve eylemcilerin bulunduğu bölümlerin önünden geçirilerek psikolojik baskı kurulmaya çalışılıyordu.

Hücrelerde kalan birçok arkadaşın yatağı dahi yoktu. Hayri arkadaş yaklaşık bir ay boyunca beton zeminde yattı. Cezaevi yönetimi bilinçli olarak ona yatak vermiyordu. Hayri arkadaş ise bunun bilinçli bir uygulama olduğunu bildiği için gidip yatak talebinde bulunmayı kendisine yakıştırmıyordu. Daha sonra arkadaşları durumu fark ederek onun adına yatak istedi.

Direnişçiler bu baskılara nasıl karşılık verdi?

Devlet sürekli önceki direnişleri hatırlatıyor, “Geçmişte başaramadınız, bunu da başaramayacaksınız” diyerek arkadaşları yıldırmaya çalışıyordu. Bir gün Esat Oktay, Kemal Pir’in yanına gelerek aynı sözleri tekrarladı. Kemal Pir ise hiç tereddüt etmeden şu yanıtı verdi: “Doğru, birinci ölüm orucu eyleminde gerekeni yapamadık. Ama bu kez göreceksin, biz ölümü başaracağız. Başarısız olacak olan sizsiniz.”

Eylemciler farklı bölümlere götürülmüş, herkes birbirinden koparılmıştı. Kimin hangi hücrede olduğu, sağlık durumunun nasıl olduğu bilinmiyordu. Bunu öğrenebilmek için birbirlerine yüksek sesle seslenmeye başladılar. Uzun süredir ölüm sessizliğinin hakim olduğu Amed Zindanı’nda ilk kez tutsakların bu kadar yüksek sesle konuştuğunu gören askerler şaşırmıştı. Hemen müdahale ederek, “Konuşmayın, burada konuşmak yasak” diye bağırmaya başladılar. Tam o sırada Kemal Pir o gür sesiyle askerlere şu cevabı verdi: “Asker! Sen artık bizi susturamazsın. Bu saatten sonra konuşmamızı engelleyemezsin. Çünkü biz artık özgürüz.”

Yoğun baskıya rağmen arkadaşlar direniş ruhunu korumayı başardı. Akşamları fırsat bulduklarında kendi aralarında moral etkinlikleri düzenliyorlardı. Bazen Türkiye’nin plaka numaralarını takip ederek şehir şehir dolaşıyor, herkes kendi memleketine dair anılarını anlatıyordu. Bazen okudukları kitapları özetliyor, bazen de dışarıdaki yaşamlarından, mücadele yıllarından ve yoldaşlık anılarından söz ediyorlardı. Amaç, ölüm orucunun ağır koşullarına rağmen yaşamı, umudu ve mücadele iradesini canlı tutmaktı. Çünkü herkes, direnişin yalnızca bedenle değil, bilinç ve moralle de sürdürüldüğünü biliyordu.

Hayri Durmuş ve Kemal Pir’in öncülüğünde başlayan bu tarihsel eylem yalnızca ilk grupla sınırlı kalmadı. Süreç ilerledikçe yeni katılımlar da yaşandı.

Hayri arkadaşın bu konudaki yaklaşımı ise son derece netti: “Biz öncü arkadaşlar bu süreci sonuna kadar götüreceğiz. Ama bütün arkadaşların şehit olmasına gerek yok. Eğer devlet taleplerimizi kabul eder ve istediğimiz koşullar oluşursa arkadaşlar eylemi sonlandırabilir.”

Arkadaşların şehadet haberini nasıl aldınız?

Cezaevinin diğer bölümlerinde yaşananları öğrenme imkanımız yoktu. Arkadaşların bilinçlerini kaybederek hastaneye kaldırıldığını biliyorduk ancak kimin hangi gün, hangi saatte şehit düştüğünden habersizdik. Cezaevinde tam anlamıyla bir tecrit uygulanıyordu.

Koğuş ve hücre kapılarının önünde, o bölümde kalanların fotoğraflarının bulunduğu panolar vardı. Eylül ayının ilk haftasında cezaevi görevlileri kahkahalar atarak bu fotoğrafları panolardan sökmeye başladı. Ne olduğunu o anda anladık. Bu bizim için tarif edilmesi güç, son derece ağır bir andı. Sanki bilincimizin, kalbimizin bir parçasını, bedenimizden koparıp alıyorlardı. O süreci yaşayan bütün arkadaşlarda çok derin izler bırakan bir andı. Arkadaşların gerçek şehadet tarihlerini ise çok sonra öğrenebildik.

Sizce 14 Temmuz’un bıraktığı miras bugün nasıl anlaşılmalı?

14 Temmuz, zoru başarma geleneğini yarattı. İmkansız görünen koşullarda imkan üretmenin, moral gücünü açığa çıkarmanın ve topyekün saldırılar karşısında mücadeleyi büyüterek başarı sağlamanın mirası oldu. Tarihsel olarak ise Kürt halkının varlığını ve kimliğini hedef alan politikalara karşı bu halkın yeniden ayağa kalkmasının; PKK ruhunun ve Apocu geleneğin yaşatılmasının simgelerinden biri haline geldi.

Önder Apo, parti tarihindeki 1980-1984 dönemini değerlendirirken, PKK’nin direniş mirasının Amed Zindanı’nda Mazlum Doğan, Dörtler ve 14 Temmuz direnişçileri tarafından temsil edildiğini ifade ediyor. Parti tarihine ilişkin değerlendirmelerinde bu direnişe ve bıraktığı mirasa sürekli atıfta bulunuyor. Bugün başlatılan süreç de bu temellere dayanıyor. 27 Şubat’ta yayımlanan Barış ve Demokratik Toplum Çağrısı bu gelenek, direniş ve var olmayı başarma mirası üzerinde yükseliyor. Barış ve Demokratik Toplum süreci, bu mücadelenin yarattığı bilinç, örgütlülük, kitlesel güç ve uluslararası düzeyde ulaşılan birikim üzerine inşa edilmektedir. Önder Apo yeni paradigmasal çıkışını da bu tarihsel miras üzerinde geliştiriyor.

Biz de bu güçlü mirasa güveniyoruz. Bu mirasın mücadelemize yol göstermeyi sürdüreceğine inanıyoruz. Demokratik siyaset stratejisi ve yeni örgütsel model temelinde ortaya çıkan iradenin, diyalog ve müzakere yöntemiyle mücadeleyi başarıya ulaştıracağına, Barış ve Demokratik Toplum sürecinin de bu tarihsel miras üzerinde gelişeceğine inanıyoruz.