Pakistan sıfır saatinde: İktidarın militarizasyonu ve 27 Eylül’ün önemi

  • 27 Eylül 2026’da tutuklu eski Başbakan İmran Han’ın özgürlüğü için sokağa çıkmaya hazırlanan Pakistan, ordunun gölgesinden kurtulamayan sivil otoritenin ve onlarca yıllık yapısal krizin en kritik sınavlarından birini vermeye hazırlanıyor.
  • Han reddetse de, 2018’de başbakan olduğunda, siyasi rakipleri ve bazı analistler onun iktidara yükselişinin askeri yapıdan gördüğü desteğin etkisiyle gerçekleştiğini savundu; üstelik kendi dönemi, özellikle ifade ve basın özgürlüğünün kısıtlanmasıyla eleştirildi.
  • Pakistan’ın bugünkü krizinin demokratik siyasetçi ile otoriter general arasındaki mücadeleye indirgenemeyeceğini gösteriyor. Han meselesini, seçilmiş otorite ile askeri yapı arasındaki ilişkinin kronik biçimde istikrarsız kaldığı siyasi sistemin belirtisi olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.
  • Pakistan'da “anayasalılaştırılmış militarizm” kavramı geleneksel askeri darbeden farklı bir duruma işaret ediyor. Ülke doğrudan askeri cunta veya saf anlamıyla teokrasi değil. Durum; parlamento, seçim kurumları işlerken askeri otoritenin kurumsallaştığı ve siyasi muhalefetin hareket alanının daraldığı melez bir düzen.

Chrysoula Asteriadou* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

27 Eylül 2026, Pakistan’ın çalkantılı siyasi takvimindeki sıradan bir protesto günü olmayacak. Pakistan Tehrik-i İnsaf’ın (PTI, Adalet Hareketi) ülke çapında bir seferberliğe hazırlandığı bu süreç, tutuklu eski Başbakan İmran Han’ın serbest bırakılması ve anayasal düzenin savunulması talepleri etrafında şekilleniyor. Bu süreç, Pakistan devletinin en derin yapısal sorunlarından birini bir kez daha gözler önüne serecek: Sivil otoritenin, ordunun belirleyici müdahalesi veya sürekli hissedilen gölgesi olmaksızın işleyebileceği bir siyasi sistemin onlarca yıldır kurulamamış olması.

General Ziyaülhak’ın 5 Temmuz 1977’de gerçekleştirdiği darbe, bu tarihsel sorunun en çarpıcı tezahürlerinden yalnızca biriydi. Zülfikar Ali Butto’nun yakın çalışma arkadaşlarından ve Pencap’ın en güçlü siyasi figürlerinden biri olan Ghulam Mustafa Khar tutuklandı ve daha sonra sürgüne gönderildi. Benazir Butto ise Ziya yönetimi altında hapis, ev hapsi ve sürgün yaşadı; ardından Pakistan’a dönerek 1988’de başbakan oldu. Elbette bu dönemleri ve siyasi aktörleri birbirinin aynısı olarak görmek mümkün değil. Ancak altta yatan kurumsal sorun varlığını korudu.

Sivil otorite askeri vesayete karşı

1977 darbesinin üzerinden neredeyse yarım yüzyıl geçmiş olmasına rağmen Pakistan, iktidarı nihai olarak kimin kullandığına ilişkin temel sorunu hâlâ tam anlamıyla çözemedi: Meşruiyetini seçimlerden alan siyasi kurumlar mı, yoksa anayasal açıdan dar bir savunma rolünün çok ötesine geçerek nüfuzunu defalarca genişletmiş olan askeri yapı mı?

İmran Han’ın durumu bu çelişkiyi yeniden Pakistan siyasetinin merkezine taşıyor. Ancak mesele, demokratik bir siyasetçinin her şeye gücü yeten bir askeri yapılanmayla karşı karşıya gelmesi şeklinde basit bir anlatıya indirgenemez.

Han’ın kendi siyasi geçmişi de bugün eleştirdiği çelişkilerle iç içe. 2018’de başbakan olduğunda, siyasi rakipleri ve bazı analistler onun iktidara yükselişinin askeri yapıdan gördüğü desteğin etkisiyle gerçekleştiğini savundu. Han ve PTI ise bu iddiayı reddetti. Han’ın Ağustos 2018 ile Nisan 2022 arasındaki başbakanlığı döneminde Pakistan, ifade ve basın özgürlüğü konusunda ciddi eleştiriler almaya devam etti. Hükümeti; gazeteciler ve medya kuruluşları üzerindeki baskılar, siber suç mevzuatının kullanımı ve eleştirel seslerin sindirilmesine yönelik uygulamalar nedeniyle eleştirildi.

Han ayrıca Pakistan’ın küfür yasalarını yürürlükten kaldırmaya yönelik bir adım atmadı. Eleştirmenleri, onun bazı siyasi tercihlerinin dini muhafazakâr siyasetin etkisine karşı koymakta yetersiz kaldığını, hatta bazı durumlarda bu etkinin güçlenmesine katkıda bulunduğunu savundu.

Han’ın daha sonra askeri liderlikle yaşadığı kopuş, bu siyasi geçmişi ortadan kaldırmıyor. Aksine, Pakistan’ın siyasi düzenindeki daha derin bir sorunu görünür hâle getiriyor: Sivil ve askeri elitler, çıkarları örtüştüğünde defalarca birlikte hareket etti; güç dengesi değiştiğinde ise karşı karşıya geldi.

Bunların hiçbiri Han’ın haklarının ihlal edilmesini meşru kılmaz. Aynı şekilde, uzun süreli tutukluluğunun hukuki niteliğine ve hangi koşullarda sürdürüldüğüne ilişkin soruları da önemsiz hâle getirmez. Ancak bu durum, Pakistan’ın bugünkü krizinin demokratik bir siyasetçi ile otoriter bir general arasındaki mücadeleye indirgenemeyeceğini gösteriyor. Han meselesini, seçilmiş otorite ile askeri yapı arasındaki ilişkinin kronik biçimde istikrarsız kaldığı bir siyasi sistemin belirtisi olarak değerlendirmek daha açıklayıcıdır.

Mareşal Asım Münir döneminde bu sorun daha da önem kazandı. Çünkü askeri güç artık yalnızca sivil otoritenin arkasındaki gayriresmi bir nüfuz alanı olarak görünmüyor, daha güçlü kurumsal temellere kavuşmuş durumda.

foto:AFP

Gayriresmi askeri üstünlüğün hakimiyeti

Münir, 29 Kasım 2022’de Kara Kuvvetleri Komutanı oldu. 5 Ağustos 2023’te İmran Han, devlet hediyeleri davasındaki mahkumiyetinin ardından tutuklandı. Sonrasında farklı davalarda kararların bozulması, ertelenmesi ve yeni hukuki süreçler yaşanmasına rağmen Han hâlen cezaevinde.

20 Mayıs 2025’te Şehbaz Şerif hükümeti Münir’i mareşal rütbesine terfi ettirdi. Böylece Münir, Eyüp Han’dan sonra Pakistan tarihinde bu rütbeyi alan yalnızca ikinci askeri yetkili oldu.

Bundan daha önemli bir kurumsal değişiklik ise Kasım 2025’te geldi. 27. Anayasa Değişikliği, askeri komuta yapısını yeniden düzenledi ve Savunma Kuvvetleri Komutanı makamını oluşturdu. Münir, Kara Kuvvetleri Komutanlığının yanı sıra bu görevi de üstlendi.

Dolayısıyla 2026 itibarıyla mesele artık yalnızca ordunun Pakistan siyasetini etkileyip etkilemediği değil. Tarihsel açıdan bunun ciddi bir tartışma konusu olmadığı söylenebilir. Asıl soru, Pakistan’ın gayriresmi askeri üstünlüğün hâkim olduğu bir sistemden, bu üstünlüğün anayasal ve kurumsal temellerinin giderek güçlendiği başka bir sisteme doğru ilerleyip ilerlemediği.

Carnegie Endowment for International Peace, Mayıs 2026’da yayımladığı değerlendirmede, Münir döneminde ordunun kontrolünü pekiştirdiğini ve anayasal çerçeve içindeki baskın konumunu kurumsallaştırdığını savundu. Carnegie bu süreci siyasi baskı, internet üzerindeki kontroller, sansür ve anayasal yeniden yapılanmayla ilişkilendirdi ve ortaya çıkan yaklaşımı “sert devlet” anlayışı olarak tanımladı.

Anayasalılaştırılmış militarizm

Daha da dikkat çekici olan ise Pakistanlı analist Ayesha Siddiqa’nın kullandığı ve Le Monde’un 23 Mayıs 2026 tarihli haberinde aktardığı “anayasalılaştırılmış militarizm” kavramı.

Bu kavramın önemi, geleneksel bir askeri darbeden farklı bir duruma işaret etmesinde yatıyor. Günümüz Pakistan’ı ne doğrudan bir askeri cunta ne de saf anlamıyla bir teokrasi. Ortaya çıkan şey daha karmaşık bir melez düzen: Parlamento ve seçim kurumları işlemeye devam ederken askeri otorite giderek daha fazla kurumsallaşıyor ve siyasi muhalefetin hareket alanı giderek daralıyor. Ancak iktidarın militarizasyonu, daha geniş bir demokratik açığın yalnızca bir boyutu.

Pakistan kendisini anayasal olarak bir İslam Cumhuriyeti olarak tanımlıyor. Fakat din, devletin yalnızca sembolik kimliğinin bir parçası değil. Federal Şeriat Mahkemesi gibi kurumlar aracılığıyla hukuk ve yargı sisteminin de içinde yer alıyor. Pakistan’ın küfür yasaları ise son derece ağır cezalar öngörüyor.

Human Rights Watch, bu yasaların yapısal olarak ayrımcı olduğunu belirtiyor ve küfür suçlamalarının kişisel anlaşmazlıklarda, şantajda, ekonomik sömürüde ve toplumun dışlanan kesimlerine yönelik saldırılarda kullanıldığına dair vakaları belgeliyor.

Keyfi hukuk devrede

Pakistan Ulusal İnsan Hakları Komisyonu da organize bir şantaj ve ekonomik sömürü sisteminin parçası olarak en az 450 kişinin küfür suçlamasıyla haksız yere itham edildiğini bildirdi. Temmuz 2025’te İslamabad Yüksek Mahkemesi, küfür yasalarının kötüye kullanılmasını araştırmak üzere bir komisyon kurulmasına hükmetti. Tablo, siyasi ve gazetecilik özgürlükleri söz konusu olduğunda daha da kaygı verici hâle geliyor.

Human Rights Watch, 2026 Dünya Raporu’nda, Pakistan makamlarının 2025 boyunca eleştirel seslere yönelik baskıyı artırdığını ve medya kuruluşları, siyasi muhalifler ve sivil toplum üzerinde muğlak ve geniş kapsamlı yasalar kullandığını belgeledi.

Gazeteciler taciz, keyfî tutuklama, fiziksel saldırı ve zorla kaybetme vakalarıyla karşı karşıya kaldı. Ocak 2025’te Ulusal Meclis, internetteki “dezenformasyonu” hedef alan bir yasa çıkardı. Yasa, “yanlış veya yanıltıcı” çevrim içi içerik için üç yıla kadar hapis cezası öngörüyor; ancak bu ifadelerin ne anlama geldiğini açık biçimde tanımlamıyordu.

Aynı yılın Ocak-Ağustos döneminde makamlar, Elektronik Suçların Önlenmesi Yasası (PECA) kapsamında yaklaşık 689 dava kaydetti. Bunların önemli bir bölümü gazetecilerle ilgiliydi.

Sorun, Pakistan’ın karşı karşıya olduğu gerçek ve giderek büyüyen terör tehdidi nedeniyle daha da karmaşık hâle geliyor.

2025 boyunca Pakistan Talibanı (TTP), Horasan İslam Devleti (ISKP), El Kaide ve Belucistan Kurtuluş Ordusu gibi gruplar, siviller ve güvenlik güçleri mensupları da dahil olmak üzere yüzlerce kişinin ölümüne yol açan saldırılar düzenledi.

Bu tehdidin varlığı tartışma konusu değil. Ancak bunun beraberinde getirdiği ikinci ve kritik bir soru var: Terörle mücadele, hukukun üstünlüğünü daha da zayıflatmadan yürütülebilir mi?

31 Ağustos 2026’da Pencap Eyalet Meclisi, terörle mücadele mevzuatında değişiklikleri kabul etti. Human Rights Watch, bu değişikliklerin adil yargılanma hakkının temel güvencelerini tehdit ettiğini belirterek eleştirdi.

Pakistan böylece çifte bir sorunla karşı karşıya: Kendisi de aşırılıkçı örgütlerin hedefi olan bir devlet terörle mücadele etmek zorunda. Ancak bunu yaparken terörle mücadelenin siyasi özgürlükleri daha fazla kısıtlamanın aracına dönüşmesine izin vermemesi gerekiyor.

foto:AFP

Trump ağırlıyor, siyasal alan daralıyor

Ülke içindeki bu militarizasyon ve daralan siyasi alan tablosunun karşısında ise çarpıcı bir uluslararası çelişki bulunuyor: Pakistan ordusunun ülke içindeki rolü büyürken Münir, aynı anda büyük güçler açısından daha önemli bir muhatap hâline geldi. Bu değişim özellikle ABD ile ilişkilerde belirginleşti.

Haziran 2025’te Donald Trump, Münir’i Beyaz Saray’da öğle yemeğinde ağırladı. Görevdeki bir kara kuvvetleri komutanına tanınan bu düzeydeki siyasi erişim oldukça sıra dışıydı. 25 Eylül 2025’te Münir yeniden Beyaz Saray’daydı; bu kez Başbakan Şehbaz Şerif ile birlikte.

Böylece ülke içindeki gücü giderek genişleyen bir askeri lider, aynı dönemde Washington’da da daha fazla diplomatik görünürlük kazandı.

ABD ile yakınlaşma 2026’da yeni bir boyut kazandı. Amerikan savunma teknolojileri şirketi POWERUS’un temsilcileri 16 Eylül’de Ravalpindi’deki Genel Karargâh’ta Münir ile bir araya gelerek savunma teknolojileri, üretim ve askeri kapasitenin geliştirilmesi üzerine görüşmeler yaptı.

Şirket, Pakistan Ordusu ile bir Mutabakat Zaptı imzaladığını ve insansız sistemlerle ilgili ilk siparişi aldığını açıkladı.

Bu, Washington ile İslamabad arasında devletler arası bir savunma anlaşması değil; özel bir ticari düzenlemeydi. Ancak siyasi açıdan taşıdığı sembolik anlam yine de dikkat çekici: Ülke içindeki iktidarın yoğunlaşması tartışmalarının merkezinde bulunan aynı askeri kurum, yeni uluslararası savunma ve teknoloji ortaklıklarının da başlıca kapılarından biri hâline geliyor. Pakistan’ın uluslararası muamelesindeki temel çelişkilerden biri de burada yatıyor.

Washington, siyasi özgürlükler, medya üzerindeki baskılar ve ordunun genişleyen nüfuzuna ilişkin ciddi eleştirilerin farkında. Buna rağmen terörle mücadele, bölgesel güvenlik, Orta Doğu’daki gelişmeler ve Çin’le yakın ilişkileri bulunan bir ülkede kendi nüfuzunu koruma arzusu, ABD açısından Pakistan’la angajmanı teşvik eden güçlü nedenler oluşturuyor.

AB’de ticareti demokrasiye tercih ediyor

Münir’in konumu bu nedenle Amerikan dış politikasındaki kalıcı bir gerilimi görünür hâle getiriyor: Demokratik ilkelere yönelik kamuya açık taahhütlerle stratejik açıdan faydalı görülen güç merkezleriyle pragmatik iş birliği arasındaki mesafe. Aynı çelişki Pakistan’ın Avrupa Birliği ile ilişkilerinde de özellikle belirgin.

Pakistan, 2014’ten bu yana AB’nin tercihli GSP+ ticaret rejiminden yararlanıyor. Bu sistem, insan hakları, çalışma hakları, çevrenin korunması ve iyi yönetişim gibi alanları kapsayan uluslararası sözleşmelerin uygulanması karşılığında Pakistan’a önemli ticari avantajlar sağlıyor.

AB Dış İlişkiler ve Güvenlik Politikası Yüksek Temsilcisi Kaja Kallas, 1 Haziran 2026’da İslamabad’da yaptığı açıklamada Pakistan’ın dünyanın GSP+ ayrıcalıklarından en fazla yararlanan ülkesi olduğunu vurguladı. Ayrıca Avrupa pazarına yönelik bu ayrıcalıklı erişimin devamının, sistemin dayandığı uluslararası sözleşmelerin uygulanmasında kaydedilecek ilerlemeye bağlı olduğunu belirtti.

Avrupa Komisyonu’nun 2026 değerlendirmesine göre GSP+ kapsamında uygun bulunan Pakistan ihracatı 2024’te 7,5 milyar Euro’ya ulaştı. Gümrük vergisi muafiyetlerinin değeri ise yaklaşık 732 milyon Euro olarak hesaplandı.

Bununla birlikte aynı değerlendirme, bazı olumlu yasal reformlara rağmen 2023-2025 döneminde çeşitli alanlarda yükümlülüklere uyum sorunları ve gerilemeler yaşandığını ortaya koydu.

Aynı dönemde Human Rights Watch; eleştirel seslere yönelik baskıyı, keyfi tutuklamaları, gazetecilerin de dahil olduğu kaybolma vakalarını, dini azınlıklara yönelik ayrımcılık ve şiddeti ve küfür yasalarının devam eden kötüye kullanımını belgeledi. Amnesty International da ifade özgürlüğü, basın özgürlüğü ve insan hakları savunucularının faaliyetleri üzerindeki kısıtlamalara ilişkin endişelerini dile getirdi. Öte yandan Avrupa Birliği, İslamabad’la terörle mücadele, göç, ticaret ve bölgesel güvenlik alanlarında iş birliğini sürdürüyor.

1 Haziran 2026’daki Stratejik Diyalog’da iki taraf hem terörle mücadelede iş birliğini hem de insan hakları ve temel özgürlüklerin korunmasının önemini yeniden teyit etti.

Ancak tam da bu çift yönlü ilişki Brüksel açısından rahatsız edici bir soru ortaya çıkarıyor: Önemli ticari ayrıcalıklardan yararlanan bir devlet, dini ayrımcılık, basın özgürlüğü, siyasi baskı ve hukukun üstünlüğü konularında belgelenmiş eleştirilerle karşı karşıya kalmaya devam ederken GSP+ koşulluluğu ne ölçüde etkili olabilir? Dolayısıyla Pakistan’ın temel sorunu ne yalnızca İmran Han’a ne de yalnızca Asım Münir’e indirgenebilir.

Sorunun kökünde, askeri gücün, zayıf sivil kurumların, dini kısıtlamaların, terör şiddetinin ve bireysel özgürlüklere yönelik baskının aynı siyasi düzen içerisinde bir arada var olması yatıyor.

Bütün bunlar yaşanırken Pakistan’ın uluslararası ortakları da ekonomik ve jeopolitik nedenlerle İslamabad’la işbirliği arayışını sürdürüyor.

* Chrysoula Asteriadou, kültürlerarası eğitim, sosyal politika alanları başta olmak üzere küresel gelişmeler, kriz yönetimi, sosyal uyum stratejileri ve bölgesel siyasi krizlere odaklanan Yunan bir sosyal hizmet uzmanı, sosyolog ve analisttir.

Kaynak: Pressenza - International Press Agency

Kaynak link: https://www.pressenza.com/2026/09/pakistan-at-zero-hour-the-militarisation-of-power-and-the-stakes-of-september-27/