DEM Parti Urfa Milletvekili Ferit Şenyaşar ile madencilerin yeniden başlayan direnişini, sermaye-iktidar ilişkilerini konuştuk.

  • Madencilere verilen taahhütler yerine getirilmemiştir. Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’la, Leyla Şahin Usta’yla görüşmeler yapılmış. Kendilerine sürekli “Çözeceğiz, ilgileneceğiz” denilmiş. Ancak sonuçta hiçbir talepleri karşılanmamış. Bu yüzden Ankara’ya gelmek zorunda kaldılar.
  • İşçiler, “Sabahattin Yıldız sadece para kasasıdır, asıl güç arkasındadır” diyorlardı. Hatta iddiaya göre, “Şirkete dokunurlarsa o da konuşur” deniliyor. Yani konuşursa, bu 2 bin 364 ruhsatın arkasında yalnızca kendisinin olmadığını, başka isimlerin de bu düzenin ortağı olduğunu açıklayacağı ima ediliyor.
  • Türkiye’nin bütününü savunmaya çalışsak da devletin Kürdistan coğrafyasına farklı bir gözle baktığı açıkça görülüyor. Orada emekçiler, kölelik koşullarına yakın şartlarda çalıştırılıyor. Birçok işçi asgari ücretin dahi altında bir gelirle çalıştırılıyor. Mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 42’sinin hiçbir sağlık güvencesi yok!

 

MIHEME PORGEBOL

Ankara’da hakları için günlerce direnen Doruk Madencilik işçileri, hükümet temsilcilerinin ve şirket yetkililerinin verdiği sözlerin tutulmaması üzerine yeniden mücadeleye başladı. Ücretlerini, tazminatlarını ve yıllardır gasp edilen haklarını almak için bir kez daha Ankara’nın yolunu tutan madencilerin yaşadıkları, Türkiye’de emek mücadelesinin karşı karşıya olduğu yapısal sorunları da görünür kılıyor. 

Biz de konuyu yakından takip eden DEM Parti Urfa Milletvekili ve TBMM Tarım, Orman ve Köyişleri Komisyonu Üyesi Ferit Şenyaşar ile madencilerin yeniden başlayan direnişi, sermaye-iktidar ilişkileri, Kürdistan’daki emek sömürüsü, mevsimlik tarım işçilerinin koşulları ve Barış ve Demokratik Toplum Süreci’nin emek politikalarına olası etkilerini konuştuk.

Yıldızlar Holding önünde eylem

Doruk Madencilik işçileri, söz verildiği halde alacaklarının kalanının yatırılmaması nedeniyle bir kez daha Ankara’daydı. Defalarca kez önleri kesilen, otobüsleri Emniyet baskısıyla iptal ettirilen madencilerin bir kısmı Çankaya’daki Yıldızlar SSS Holding önüne varırken, bir kısmı Beypazarı çıkışında polis ablukasına alındı. Sendikalar, siyasi partiler ve demokratik kitle örgütlerinin temsilcileri ile milletvekilleri, “Direne direne, direnişten zafere” sloganlarıyla holding binası önüne yürüyen madencileri alkışlarla karşıladı. Holding önündeki açıklamaya Özgür Özel, Sezai Temelli ve Erkan Baş da destek verdi.

Doruk Madencilik işçileri, geçtiğimiz ay Ankara’da gerçekleştirdikleri eylem sırasında hükümet yetkilileriyle yapılan görüşmelerin ardından verilen sözlere güvenerek eylemlerini sonlandırmıştı. Ancak işçilere verilen taahhütlerin önemli bir kısmı yerine getirilmedi ve 1 Haziran’da yeniden eyleme başladılar. Yeniden başlayan direniş hakkında neler söylemek istersiniz?

Doruk Madencilik işçileri eylemlerinin 17. gününde (9 gün Ankara’da açlık grevi sürdü) Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı yetkilileri ve Ankara Valisi’nin katılımıyla gerçekleştirilen görüşmeler sonucunda işçi temsilcileriyle bir mutabakata varmıştı. Bu mutabakat kapsamında işçilerin haklı taleplerinin tamamının şirket tarafından karşılanacağı taahhüt edilmişti. Ancak gelinen noktada görüyoruz ki, verilen sözler tutulmamıştır. Bağımsız Maden-İş Sendikası’nın kamuoyuyla paylaştığı bilgiler ve işçilerden aldığımız bilgiler, 28 Nisan’da yapılan anlaşmanın gereklerinin yerine getirilmediğini ortaya koymaktadır. İşçilere, tüm hak edişlerinin 15 Mayıs’a kadar ödeneceği sözü verilmiş olmasına rağmen bu taahhüt yerine getirilmemiştir. Şirket yalnızca 3 ila 7 aylık birikmiş ücretleri ve Toplu İş Sözleşmesi farklarını ödemiş, kesinleşmiş tazminat alacaklarının ise çok küçük bir bölümünü karşılamıştır. Daha da dikkat çekici olan ise işçilerin kesinleşmiş alacakları ödenmezken, yıllardır işçilerin üzerinde baskı kurduğu ve hak kayıplarına göz yumduğu yönünde eleştirilen sendikaya, 10 milyon TL aidat borcu ödenmiş olmasıdır. Bu tablo, şirketin önceliklerini ve yaklaşımını açıkça ortaya koymaktadır.

Öte yandan, bakanlıkların etkin bir denetim ve yaptırım süreci işletmemesi, şirketin ödemeleri sürekli erteleyerek bayram sonrasına bırakması da işçilerin devlete ve verilen güvencelere olan güvenini zedelemiştir. Bu nedenle madenciler, artık hiçbir sözlü taahhüdü ve garantörlüğü kabul etmeyeceklerini belirterek 1 Haziran itibarıyla Ankara’da daha güçlü bir direniş başlatma kararı almışlardır.

Biz de en başından beri olduğu gibi bugün de işçilerin haklı mücadelesinin yanında olmaya devam edeceğiz. Verilen sözlerin tutulmasını, işçilerin yasal haklarının eksiksiz biçimde teslim edilmesini savunmayı sürdüreceğiz.

Direniş boyunca madencilere destek veren Ferit Şenyaşar, eylem alanında işçilerle kucaklaşarak başarılarını kutlamıştı.

Bu yaşananlar, iktidarın toplumsal tepkileri geçici vaatlerle yatıştırıp daha sonra verilen sözleri unuttuğu bir kriz yönetim anlayışını akla getiriyor. Doruk Madencilik işçilerinin yaşadıkları üzerinden bu yaklaşımı nasıl değerlendiriyorsunuz?

Sizin de isabetle belirttiğiniz gibi bu durum, iktidarın bir kriz yönetimi ve eylemi sönümlendirme stratejisinden ibaret. Zaten ilk eylemde de asıl amaç işçileri yıldırmak ve eylemden vazgeçirmekti. İşçiler çok kararlı bir duruş sergileyip Ankara'nın göbeğinde tüm Türkiye'ye seslerini duyurunca, iktidar artan kamuoyu baskısını kırmak adına garantör rolüne bürünüp işçileri memleketlerine göndermeyi seçti.

Bu yönetim biçimini anlayabilmek için işin arkasındaki düzene bakmak gerekir. İşçilerin karşılarında bir patron bulunuyor ve bu patron da gücünü ve cesaretini doğrudan bu ülkeyi yöneten iktidardan alıyor. Yasaların tamamı patronların, şirketlerin ve sermayenin lehine çıkarılıyor. Şirketin patronu konumundaki Sabahattin Yıldız aslında bir vitrin ya da bir kukladır. Arkasında bakanlık yetkilileri, bakan yardımcıları ve AKP’nin üst düzey isimleri olduğunu herkes biliyor ve hepsi bu düzenin bir parçası.

Eğer ortada gerçekten sadece tek bir patron olsaydı ve iktidar işçiden yana olsaydı, işçilerin talepleri ilk günden kabul edilirdi. Ama arkasındaki bu devasa siyasi ve ekonomik güç nedeniyle kimse şirkete dokunamıyor. Bir kişinin elinde 2 bin 364 adet maden ruhsatının bulunması olağan bir durum değildir ve bu, iktidarın halkın veya işçinin menfaatine değil, sermayenin büyümesine hizmet ettiğinin en büyük kanıtıdır. Dolayısıyla iktidar, sorunu çözmek için değil, kendi yandaşı olan sermayedarı korurken doğan toplumsal tepkileri yalan vaatlerle geçiştirmek için bu oyalama siyasetini gütmektedir. İşçinin hakkı ödenmezken, işçi düşmanı bir yapıya (sarı sendika) 10 milyon lira aktarılabilmesi de bu çıkar ortaklığının bir sonucu.

Madenciler örneğinde olduğu gibi, Türkiye’de işçilerin devletin başkentinde, bakanlıkların önünde, bürokrasinin kalbinde haklarını alabilmesi neden bu kadar zor? Bunun sistemle ilişkisini nasıl kuruyorsunuz?

Karşılarında bir patron bulunuyor. Patron dediğiniz kişi de gücünü ve cesaretini bu ülkeyi yöneten iktidardan alıyor. Son dönemde yasama faaliyetlerinde gözümüze çok net olarak çarpan bir şey var: Baktığımızda halkın menfaatine olan tek bir düzenleme göremiyoruz. Yasaların tamamı patronların, şirketlerin ve sermayenin lehine çıkarılıyor. Bizim yaptığımız araştırmalara göre bu maden şirketinin sahibi Sabahattin Yıldız’ın 2 bin 364 maden ruhsatı var. Bir kişinin bu kadar ruhsata sahip olması normal bir durum değil.

Ayrıca devletten yıllık yaklaşık 3,4 milyar lira teşvik aldığı da söyleniyor…

Doğrudur. Ama mesele sadece Sabahattin Yıldız değil. Arkasında bakanlık yetkilileri, bakan yardımcıları ve AKP’nin üst düzey isimleri olduğunu herkes biliyor. Hepsi bu düzenin bir parçası. Örneğin eski Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanı Taner Yıldız’ın bir dönem şirket yönetiminde yer aldığı söyleniyor. Şu anda hâlâ resmi bir görevi var mı bilmiyorum. Şirketin CEO’su Ali Vahit Atıcı TÜGVA’nın Bayburt İl Başkanlığını yapmış, AKP Bayburt Milletvekili Adaylığında bulunmuş, eski Hazine ve Maliye Bakanı Naci Ağbal’ın danışmanlığı görevini yürütmüş. Baktığınız zaman AKP’yle ve bürokrasiyle iç içe bir isim. Diğer isimler ise özellikle gizli tutuluyor. Ancak herkes şunu görüyor: Bir kişinin elinde 2 bin 364 maden ruhsatının bulunması olağan bir durum değil. Bunun arkasında siyasi ilişkiler, iktidar desteği ve ortaklıklar olduğu açık. Zaten işçiler de bunu açıkça dile getiriyordu. “Sabahattin Yıldız sadece para kasasıdır, asıl güç arkasındadır” diyorlardı.

Hatta işçilerin ve sendikanın iddiasına göre, “Şirkete dokunurlarsa o da konuşur” deniliyor. Yani konuşursa, bu 2 bin 364 ruhsatın arkasında yalnızca kendisinin olmadığını, başka isimlerin de bu düzenin ortağı olduğunu açıklayacağı ima ediliyor. Bu da aslında ortada büyük bir hukuksuzluk ve çıkar ilişkisi bulunduğu yönündeki iddiaları güçlendiriyor. İşçiler daha önce AKP’nin üst düzey isimleriyle de görüşmüş. Eski Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay’la, Leyla Şahin Usta’yla görüşmeler yapılmış. Kendilerine sürekli “Çözeceğiz, ilgileneceğiz” denilmiş. Ancak sonuçta hiçbir talepleri karşılanmamış. Bu yüzden Ankara’ya gelmek zorunda kaldılar.

Kürdistan'da işçilerin, emekçilerin hak mücadelesi yürütebilmesi de Türkiye geneline göre daha zor. Bunun nedenleri üzerine tespitleriniz neler?

Tabii ki biz Türkiye’nin bütününü savunmaya çalışsak da devletin Kürdistan coğrafyasına farklı bir gözle baktığı açıkça görülüyor. Orada emekçiler, gerek tarımda gerekse fabrikalarda, çoğu zaman kölelik koşullarına yakın şartlarda çalıştırılıyor. Ziyaret ettiğimiz fabrikalarda gördüğümüz en temel sorunlardan biri ücretlerin düşüklüğü. Birçok işçi haftalık olarak asgari ücretin dahi altında bir gelirle çalıştırılıyor. Üstelik önemli bir kısmı güvencesiz ve sigortasız şekilde istihdam ediliyor. Mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 42’sinin hiçbir sağlık güvencesi yok! Yüzde 43’ü ise Yeşil Kart kullanıyor. Resmiyette ve kağıt üzerinde bir denetim mekanizması olsa da bunun işleyişi ciddi sorunlar içeriyor.

Patronlarla devlet arasında kurulan ilişkiler nedeniyle denetim ekipleri fabrikaya geldiğinde çoğu zaman patron odasında karşılanıyor, yemekler yeniyor, çaylar içiliyor ve ardından herhangi ciddi bir inceleme yapılmadan süreç tamamlanıyor. Bu tür bir denetimden sağlıklı bir sonuç çıkması mümkün değil. Öte yandan bu mağduriyeti yaşayan işçiler, örgütlü bir yapıya sahip olmadıkları için bu koşulları kabul etmek zorunda kalıyorlar. Hak aramaya kalktıklarında ise çoğu zaman ertesi gün işten çıkarılıyorlar. Özellikle Kürdistan coğrafyasında güçlü ve yaygın bir sendikal örgütlenmenin olmaması da bu sorunu derinleştiriyor. Burada asıl sorun işçilerin değil, onları örgütlemesi ve haklarını savunması gereken sendikal yapıların zayıflığıdır. İşçilerin kendiliğinden bu örgütlülüğü kurması beklenemez. Ancak ne yazık ki sendikalar bu konuda yeterince güçlü ve etkin bir rol oynayamıyor.

Sendikalar ve ilgili kurumların eksiklerini de dikkate alarak Kürdistan’daki iş ve emek politikalarında en temel sorun nedir?

Eksik olan en temel şey örgütlenmedir. Çünkü hak verilmez, mücadele edilerek alınır. Ancak bugün birçok iş kolu patronların hegemonyası altında. Sendikal çalışmaların zayıf olması ve örgütlenmenin yeterince gelişmemesi nedeniyle özellikle Kürdistan coğrafyasındaki işçiler adeta kölelik koşullarında çalıştırılıyor. Araştırmalara göre mevsimlik tarım işçilerinin yüzde 41’i 11-12 saat, yüzde 37’si ise 9-10 saat çalışıyor. Normalde çalışma saatleri sekiz saat olmalı. Bunun en büyük nedeni örgütlü mücadelenin zayıf olmasıdır. Aslında burada konuştuğumuz her başlık başlı başına bir skandal. Barınma koşulları ayrı bir sorun, aldıkları ücretler ayrı bir sorun. Yollardaki can güvenliği, sigortasız çalışma, sağlık riskleri… Üstelik çocuklar da bu koşulların içinde büyüyor. Bunların her biri tek başına büyük birer toplumsal problemler.

Hepsi büyük problemler. İnsan haklarının askıya alındığı bir durum yaşanıyor. En temel hak olan yaşam hakkı tehdit altında. Bunun ötesinde daha ne olabilir? Bu konuları soru önergeleriyle Tarım ve Orman Bakanı’na da sorduk. Bu sorunlara bir çözüm bulunması gerekiyor. İktidarın sürekli “büyüyoruz, gelişiyoruz” söylemleriyle övündüğü bir dönemde, 21. yüzyılda mevsimlik tarım işçilerinin yaşadığı bu koşullar kabul edilemez. Tarım ve Orman Bakanı İbrahim Yumaklı’nın önergeye verdiği yanıtta ise Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, Milli Eğitim Bakanlığı, Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı ve diğer bazı kurumlarla ortak çalışmalar yürüttüklerini, mevsimlik tarım işçilerinin sorunlarına çözüm üretmeye çalıştıklarını söylediler. Ancak sahadaki gerçeklik, hâlâ bu sorunların çözülmediğini açık biçimde gösteriyor.

Nasıl bir çözüm?

Her şeyden önce meseleye insan odaklı yaklaşmak gerekiyor. Eğer Tarım ve Orman Bakanı, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı ya da Milli Eğitim Bakanı gerçekten bu sorunu çözmek istiyorsa, bir günlerini mevsimlik tarım işçileriyle birlikte geçirmeleri yeterli olur. O koşulları birebir gören bir insanın bu soruna acil çözüm üretmemesi mümkün değildir. Ama AKP iktidarının bu konuda samimi olmadığını düşünüyorum. Mevsimlik, yani taşınmalı işçiliğe baktığımızda yoğunluğun büyük ölçüde Kürdistan coğrafyasında olduğunu görüyoruz. Bunun tarihsel, ekonomik ve siyasal nedenleri var. Eğer bugün gerçekten barış ve demokratik toplum temelinde bir süreçten söz ediyorsak, iş ve emek politikalarını da bu çerçevede yeniden ele almak gerekiyor. Çünkü devlet ya da hükümet isterse bu sorun aslında çok kolay çözülebilir.