• Sakine Cansız için kadınların özgürleşmesi ertelenebilecek bir hedef değildi. Kadınların özerk örgütlenmelerini kurmaları gerektiğini savundu. 1978’de PKK’nin kuruluş toplantısında bulunan iki kadından biri olarak, erkek yoldaşlarının ataerkil alışkanlıklarla yüzleşmekten kaçındıklarını bizzat deneyimliyordu.
  • Devletin kadınlara yüklemeye çalıştığı utanç duygusunu reddeden Sakine Cansız ve yoldaşları, cinselleştirilmiş şiddeti denetim aracından bir direniş alanına dönüştürdüler. Bu tavır yalnızca cezaevi içindeki mücadeleyi ayakta tutmakla kalmadı; aynı zamanda yeni bir kuşak Kürt kadını için ilham kaynağı oldu. 
  • Kürt kadın özgürlük hareketi, Sakine Cansız gibi kadınların öncülüğünde verilen onlarca yıllık mücadelenin ürünü olarak ortaya çıktı. Bu kadınlar emperyalizme, sömürgeciliğe, kapitalist sömürüye ve ataerkilliğe karşı aynı anda mücadele ettiler.

 

"İmparatorluğa karşı feminizmi sahiplenmek: Kürt Kadın Hareketi’nin öğrettikleri” -II-

Özlem Goner* - Çeviri: Yeni Özgür Politika

Sakine Cansız’ın siyasal kimliği, farklı tahakküm biçimlerinin kesiştiği tarihsel deneyimler içinde şekillendi. 

Bunlardan ilki, 1938 Dersim Katliamı’nın hafızasıydı. Türkiye devleti iki yıl boyunca süren operasyonlarda on binlerce Alevi Kürdü katletmiş, on binlercesini de zorla yerinden etmişti. Cansız, anılarında, resmi tarihin uzun yıllar boyunca görünmez kıldığı bu katliamın Kürt devrimciler tarafından açıkça anlatıldığı bir toplantıyı ilk kez dinlediği anı aktarır. O an yaşadığı sarsıntıyı şu sözlerle ifade eder: “İliklerime kadar sarsılmıştım. Hepimiz sessizdik. Bir halkın varlığı nasıl bu kadar uzun süre inkar edilebilirdi? Tarih kitaplarında neden Kürdistan’dan hiç söz edilmiyordu? O gün ülkemizin Kürdistan olduğunu ve klasik bir sömürge statüsünde tutulduğunu öğrendik... Diğer bütün halklar gibi Kürt halkının da kendi kaderini tayin etme hakkı vardı... Aradığım şeyi bulmuş gibiydim.” 

Cansız için bu an, Dersim’deki ailesinden kalan parçalı hatıraların daha geniş bir tarihsel çerçeveye oturduğu andı. Aile belleğinde yer alan acılar, artık Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesiyle ilgili daha kapsamlı bir tarihin parçası olarak anlam kazanıyordu. Böylece, emperyal güçler ile bölgesel devletlerin ortak politikaları sonucunda sistematik biçimde haritadan ve tarihten silinmeye çalışılan Kürdistan’ın hikayesiyle kendi yaşam deneyimi arasında doğrudan bir bağ kurdu. 

Cansız’ın siyasal bilincini şekillendiren üçüncü önemli unsur ise Kürt milliyetçi örgütlerine yönelik eleştirisiydi. Ona göre bu örgütlerin önemli bir bölümü, Kürt halkının haklarını savunuyor görünse de, kendi içlerinde feodal ilişkileri ve erkek egemen liderlik anlayışını yeniden üretiyordu. 

Öte yandan Cansız, Türkiye soluna yönelik eleştirilerini de hiçbir zaman geri planda bırakmadı. İşçi mücadelelerinin içinde aktif olarak yer aldı. Özellikle kadın işçilerin örgütlenmesinde çalıştı, fabrikalarda faaliyet yürüttü ve İzmir’de bir açlık grevinin başlatılmasına öncülük etti. Ancak buna rağmen, Kürdistan üzerindeki sömürgeci tahakkümü görmezden gelen ya da önemsizleştiren Türkiyeli devrimcilerin tutumunu sert biçimde eleştiriyordu. Bu yaklaşımı, “sosyal şovenizm” olarak tanımlıyordu. 

Cansız için kadınların özgürleşmesi ertelenebilecek bir hedef değildi. Devrimci harekete katıldığı ilk andan itibaren kadınların kendi özerk örgütlenmelerini kurmaları gerektiğini savundu. 1978’de PKK’nin gizli kuruluş toplantısında bulunan yalnızca iki kadından biri olarak, erkek yoldaşlarının kendi yaşamlarında ve ilişkilerinde ataerkil alışkanlıklarla yüzleşmekten kaçındıklarını bizzat deneyimliyordu. 

Bu yüzden onun için devrim yalnızca gelecekte kurulacak bir toplumun meselesi değildi. 

Devrim, hayatlarımızda, hemen şimdi başlamalıydı. 

Sömürgeci hapishanede

Sakine Cansız’ın devrimci bilinci, 1980 askeri darbesinden sonra yaşadığı tutukluluk sürecinde daha da derinleşti. 

Faşist askeri cunta tarafından gerçekleştirilen darbe, Türkiye’nin neoliberal kapitalizme geçişinde ve NATO gibi emperyalist yapılarla daha sıkı bütünleşmesinde kritik bir dönüm noktasıydı. Darbe yönetiminin askeri kadrolarının eğitiminde ABD’nin de rol oynadığı biliniyordu. Darbenin ardından sendikalar, sol örgütler ve öğrenci hareketleri ağır baskılarla dağıtıldı. Muhalefetin tüm kesimleri hedef alınsa da, en sert saldırılardan biri Kürt devrimci hareketine yöneltildi. 

Bu dönemde Diyarbakır Cezaevi, sömürgeci tahakkümün en görünür mekanlarından biri haline geldi, tıpkı başka sömürgeci rejimlerin siyasi tutsakları bastırmak için kullandığı hapishaneler gibi. 

Mahpuslar sistematik işkencelere maruz bırakılıyor, amaç yalnızca bireyleri cezalandırmak değil tüm hareketin iradesini kırmaktı. Kürt kadınlarına ve ailelerine yönelik cinsel şiddet tehdidi ise bu baskı mekanizmasının merkezinde yer alıyordu. Devlet, ataerkil “namus” anlayışını bir silah olarak kullanıyor; tecavüz, aşağılanma ve cinsel işkence tehditleriyle insanları itirafa zorlamaya ve örgütsel bağları çözmeye çalışıyordu. 

Ancak Cansız ve arkadaşları teslim olmadı. 

Açlık grevleri, cezaevi yönetiminin dayatmalarını reddetme eylemleri ve kolektif dayanışma pratikleri sayesinde Kürt kadınları hapishaneyi bir siyasal eğitim ve direniş alanına dönüştürdü. Bu direniş yalnızca Türk devletinin sömürgeci baskısına karşı değil, aynı zamanda Kürt toplumunun içinde varlığını sürdüren ataerkil normlara karşı da yürütülüyordu. 

Cezaevindeki ağır baskının kadınları mücadeleden uzaklaştırması beklenirken, sonuç tam tersine oldu. Devletin kadınlara yüklemeye çalıştığı utanç duygusunu reddeden Cansız ve yoldaşları, cinselleştirilmiş şiddeti bir denetim aracından bir direniş alanına dönüştürdüler. Bu tavır yalnızca cezaevi içindeki mücadeleyi ayakta tutmakla kalmadı; aynı zamanda yeni bir kuşak Kürt kadını için ilham kaynağı oldu. Böylece özerk, militan ve politik olarak özgüvenli bir Kürt kadın hareketinin ortaya çıkmasının zemini de güçlenmiş oldu. 

Katılımdan kadın devrimine 

1980'lerin sonlarına ve 1990'lara gelindiğinde, kadınların Kürt özgürlük hareketindeki varlığı ve etkisi büyük ölçüde artmıştı. Kadınlar artık yalnızca gerilla saflarında değil; siyasetçi, avukat, gazeteci ve taban örgütleyicisi olarak da mücadelenin her alanında yer alıyordu. Sömürgeci savaşa son verilmesi için mücadele eden "Barış Anneleri"nden, gözaltında kaybedilen yakınlarının akıbetini sormak için yıllarca meydanlarda direnen "Cumartesi Anneleri"ne kadar uzanan geniş bir kadın örgütlenmesi ortaya çıkmıştı. 

Bu süreçte önemli dönüm noktalarından biri, 1995 yılında gerilla hareketi içinde kadınlara ait öz savunma birliklerinin kurulması oldu. Kadınların özerk örgütlenmesi artık yalnızca hareket içindeki bir talep değil hareketin temel stratejik dayanaklarından biri haline gelmişti. Bu gelişme, yalnızca örgütsel yapıları değil; hareketin siyasal kurumlarını, toplumsal ilişkilerini ve ideolojik çerçevesini de dönüştürdü. 

Bugün dünya çapında bilinen "Jin, Jiyan, Azadî" sloganı da işte bu uzun mücadele tarihinin içinden doğdu. Bu slogan; sömürgeci tahakküme, emperyalist müdahalelere, kapitalist sömürüye ve ataerkil iktidara karşı verilen ortak mücadelenin ürünüydü. Onu emperyalist projelerin hizmetine sokmaya çalışanlar için de, bu tür çarpıtılmış temsiller nedeniyle Kürt kadın hareketine mesafe koyanlar için de bu tarih önemli bir hatırlatma işlevi görüyor. Çünkü Kürt kadınlarının özgürleşme mücadelesi, emperyalizmden, kapitalizmden, sömürgecilikten ve ataerkillikten aynı anda kopuşu hedefleyen devrimci bir projenin parçası olarak şekillendi. 

Bu mücadele, kadın özgürlüğünü kıyafet tercihleri ya da liberal bireysel haklar çerçevesine indirgemiyor. Tam tersine, kadınları daha geniş bir özgür yaşam mücadelesinin merkezine yerleştiriyor. Emperyal, sömürgeci, ataerkil ve ekolojik şiddetin tüm biçimleriyle hesaplaşmayı hedefleyen bu yaklaşım, aynı zamanda yeni toplumsallık biçimlerinin, yeni dayanışma ilişkilerinin ve yeni yaşam tarzlarının kurulabileceği bir ufuk açıyor. 

Paris'te Sakine Cansız suikastı 

Sakine Cansız'ın, Kürt siyasetçiler Fidan Doğan ve Leyla Söylemez ile birlikte Paris'te öldürülmesi, Kürt kadınlarının hem bölgesel hem de uluslararası güçler tarafından maruz bırakıldığı çok katmanlı şiddetin çarpıcı örneklerinden biridir. 

9 Ocak 2013 tarihinde üç kadın, Paris'teki Kürdistan Enformasyon Merkezi'nde silahlı saldırıya uğradı. Cansız, Doğan ve Şaylemez başlarından defalarca vurularak infaz edildi. 

Soruşturma kapsamında baş şüpheli olarak görülen Türk milliyetçisi Ömer Güney, dava süreci başlamadan kısa süre önce, 2016 yılında Fransa'da cezaevinde öldü. Böylece operasyonun arkasındaki yapının bütün yönleriyle ortaya çıkarılması hiçbir zaman mümkün olmadı. 

Türkiye devleti olayla bağlantısını reddetmiş olsa da, birçok Kürt aktivist açısından suikastın ardından yürütülen yetersiz soruşturma ve karanlıkta bırakılan noktalar, Avrupa devletlerinin Türkiye'nin istihbarat faaliyetlerine göz yumduğu ya da bunlarla işbirliği yaptığı yönündeki kuşkuları güçlendirdi. 

Bu suikast münferit bir olay olmayıp, Kürdistan mücadelesinin bastırılması sürecinde emperyal güçlerle bölgesel devletler arasındaki tarihsel işbirliğinin devamı olarak görülebilir. Kürtlerin kendi kaderini tayin taleplerinin uluslararası düzeyde engellenmesinden, askeri operasyonlara verilen desteğe; Kürdistan'ın topraklarının ve doğal kaynaklarının uluslararası şirketler tarafından sömürülmesinden, Kürt siyasi hareketlerinin Avrupa ve ABD'de kriminalize edilmesine kadar uzanan uzun bir tarih söz konusudur. Cansız, Doğan ve Şaylemez'in Paris'te öldürülmesi de, sömürgecilik ve emperyalizmin küresel dinamiklerinin Kürt kadınlarının özgürlük mücadelesini günümüzde de tehdit etmeyi sürdürdüğünü gözler önüne sermektedir. 

Feminizmi imparatorluğun elinden geri almak 

Kürt kadın özgürlük hareketi, Sakine Cansız gibi kadınların öncülüğünde verilen onlarca yıllık mücadelenin ürünü olarak ortaya çıktı. Bu kadınlar emperyalizme, sömürgeciliğe, kapitalist sömürüye ve ataerkilliğe karşı aynı anda mücadele ettiler. Hareket, daha geniş bir devrimci mücadelenin içinde şekillendi; fedakarlıklar, iç tartışmalar, siyasal hesaplaşmalar ve kolektif örgütlenme süreçleriyle inşa edildi. Bugün bu tarihin hatırlanması özellikle önemlidir. Çünkü hareketin kazanımları giderek daha fazla referans gösterilse de, bunların hangi tarihsel ve siyasal zeminde ortaya çıktığı her zaman yeterince anlaşılmıyor. 

Özgürlük tahayyüllerimizin sistem tarafından sahiplenilip etkisizleştirilmesine karşı elbette dikkatli olmak zorundayız. Ancak emperyal güçler kadınların özgürlük mücadelelerini kendi çıkarları için kullanmaya çalışıyor diye bu mücadelelere sırtımızı dönme lüksümüz yok. Tarih boyunca imparatorluklar müdahalelerini meşrulaştırmak için ellerinin altındaki her söylemi kullandılar. Bir yerde kadın haklarını, başka bir yerde uyuşturucu kartelleriyle mücadeleyi ya da başka gerekçeleri öne sürerek şiddet politikalarını haklı göstermeye çalıştılar. Dolayısıyla günümüzün otoriter ve saldırgan siyasal ikliminde bu tür meşrulaştırıcı söylemlere bile daha az ihtiyaç duyuluyor. Venezuela'nın petrolü ya da İran'ın kaynakları gibi ekonomik çıkarlar, artık çoğu zaman müdahale için tek başına yeterli gerekçe olarak sunulabiliyor. 

Bu nedenle, liberal çevrelerin feminizmi sahiplenmesinden duyulan rahatsızlık nedeniyle feminizmin kendisini terk etmek anti-emperyalist bir tutum değildir. Böyle bir yaklaşım, sömürgecilik karşıtı ve anti-emperyalist mücadelelerin içinden doğmuş feminist gelenekleri görünmez kılar. Aynı zamanda kadınların özgürleşmesi alanını liberal yorumların daha kolay hakim olabileceği bir zemine dönüştürür. 

Öte yandan Kürt kadın hareketinin deneyimi, kadınların kazanımlarını kutlarken bunları ortaya çıkaran devrimci bağlamı göz ardı eden Kürt siyasi çevrelerine de önemli bir ders sunuyor. Bu kazanımlar yalnızca kadın haklarının tanınmasıyla ya da kadınların sembolik olarak görünür hale gelmesiyle elde edilmedi. Bunlar; uzun yıllara yayılan örgütlenme faaliyetlerinin, ideolojik mücadelelerin ve daha geniş anti-emperyalist ve anti-kapitalist hareket içinde kadınların özerk kurumlar inşa etmesinin sonucuydu. Bu başarıları, onları mümkün kılan siyasal temellerden kopararak sahiplenmek, zamanla onların devrimci içeriğini boşaltma riskini taşır. Böyle bir durumda, özgürleştirici bir proje kolaylıkla sömürgeci ve liberal anlatılar içine çekilebilir ve hatta mücadele eden halkların aleyhine kullanılabilir. 

Başka bir ifadeyle tehlike iki yönlüdür: Bir yandan feminist mücadeleleri terk etmek, diğer yandan onları radikal köklerinden kopararak sahiplenmek. Her iki eğilim de sonuçta emperyal güçlerin işine yarar; çünkü anti-emperyalist ve sömürgecilik karşıtı uluslararası dayanışmayı zayıflatır. 

Kürt kadın özgürlük hareketinin en önemli hatırlatmalarından biri şudur: Feminizm imparatorluğa ait değildir. Feminizm dışarıdan dayatılmış bir fikir değil, kolektif kurtuluş mücadelelerinin içinden doğmuş bir özgürleşme pratiğidir. Gerçek özgürlüğe giden yol da feminizm ile anti-emperyalizm arasında bir tercih yapmakla kurulmayacaktır. O yol, teoriyle, örgütlenmeyle ve dayanışmayla bu ikisinin birbirinden ayrılamaz olduğunu savunmakla açılacaktır. 

Jadaliyya hakkında: Ortadoğu'nun siyasi, sosyal, kültürel ve ekonomik gelişmelerine odaklanan Jadaliyya, Arap Dünyası Çalışmaları Enstitüsü (ASI) tarafından 2010'da kurulan bağımsız bir e-dergidir.