Salgını ‘en kolay’ anlayanlar: Komplo teorileri

Dosya Haberleri —

10 Mart 2021 Çarşamba - 09:38

  • Olan bitene kolay ve hızlı tüketilebilir açıklamalar üreten komplo teorileri, koronavirüs salgını sırasında özellikle Almanya ve ABD’de büyük kitlelere seslenmeyi başardı. Teoriler, yalnızca ‘dedikodu gazetesinde’ kalmadı, binlerce insanı harekete geçiren eylemlerin de motivasyonlarından birine dönüştü. En çok yaygınlaşan altı teoriyi derledik...

OSMAN OĞUZ

 

Komplo teorisi, bir durum, olay ya da gelişmeyi bir komplo ile -yani bir grubun çoğunlukla yasadışı ve gayrimeşru yöntemlerle ve hedefe odaklanmış bir plan ile düzenlediği eylemler dizisi ile- açıklama denemesini ifade ediyor.

Kavramın izi en fazla 19. yüzyılın ortalarına, Amerikan başkanı James A. Garfield’e yönelik suikast girişimine değin sürülebilse de, komplo teorilerinin tarihi en azından Orta Çağ’a değin uzanıyor. Mesela Haçlı Seferleri döneminde Avrupa’da, Yahudilerin gizli bir anlaşma ile Müslümanlar ve hatta şeytan ile işbirliği içinde olduğunu iddia eden söylentiler yaygınlaşıyor. Bir başka anlatıya göre veba salgını da kötücül Yahudilerin kuyulara zehir karıştırmasıyla başlıyor.

Fransız Devrimi öncesinde ise bir komplo teorisi, iktidarı ele geçirmek isteyen burjuvazinin toplumsal meşruiyet kazanmasına yardımcı olacaktı. Bu anlatının, 1789 yılının başında ülkenin özellikle kırsal kesimlerinde ulaşmadığı neredeyse kimse kalmamıştı. Bu anlatıya göre soylular ve kral, Maliye Bakanı Jacques Necker’i cezalandırmak için bile isteye kıtlık yaratmaya çalışıyordu. Tebaanın krala güvensizliğini koyultan bu dedikodular, rejim değişikliğine toplumsal rızayı kolaylaştırmakta da rol oynayacaktı.

 

Kolay açıklamalar...

Komplo teorileri, bu üç örnekten de anlaşılabileceği üzere, olan bitenle ilgili, verili toplumsal/kültürel durum ve egemen anlatılar çemberi içinde, kolay anlaşılabilir açıklamalar üretiyor. Mesela verili toplumsal/kültürel durum ve egemen anlatıların ürettiği Yahudi imajı, bir salgın hastalığı anlamak için de hemen devreye konuluyor, vasat bir hayal gücü yeterli oluyor ve Yahudiler bir anda “karanlık kıyafetler içinde kuyuları gezip zehir boşaltan azılı kötülere” dönüşüyor. Dünyanın “iyi-kötü” ve “biz-onlar” gibi basit ayrımlarla anlaşıldığı bu düşünme süreci, çok fazla efor sarf etmeden ve hem de verili olanı değiştirmek zorunda kalmadan açıklamalar bulma kolaylığı sağlıyor. Zaten mevcut ve kuvvetli olan imgeleri bir “karanlık grup” yaratmakta kullanıyorsun ve bingo: Suçluyu buldun bile!

Bu minvalde komploculuğu, bir tür “kolaycılık” olarak tasnif etmek mümkün. Komplo teorilerinin (onları bugünün diğer bir fenomeni “fake news” ile bu açıdan kıyaslamak da mümkün) tam da sundukları bu kolaylıktan dolayı “çekici” oldukları söylenebilir. Her şeyden evvel eleştiri ve sorgulama yeteneğini kazanmamış her birey ve her toplum, komplo teorilerine elverişli zemini sunuyor. Keza komplo teorileri, tam da eleştirmek ve sorgulamak ihtiyacını azaltıyor; onlar, tartışmıyor, bu aşamayı hızla geçiyor; komplo teorileri, yanıt veriyor. Karanlık güçlerin karanlık kıyafetler içinde karanlık bir odada kararlar aldığını düşünen birine sunulan argümanların da çoğunlukla bir önemi kalmıyor: O, artık aramıyor, bulduğunu düşünüyor.

Marksizm, ortaya koyduğu toplum teorisi, tartışma ve sorgulama biçimi ile aslında tam da komplo teorilerinin kolaycılığından ayrılan bir yöntem sunuyor. Ne ki o da, özellikle reel/gündelik politika ve popülizm ihtiyacıyla birleştiğinde aynı kuyuya düşmekten kurtulamıyor. Reel sosyalist anlatı da dünyayı ve toplumların gelişimini analiz etmek ve buna dair yanıtlar/açıklamalar üretmek yerine bazen, kitleleri ikna etmek için, “büyük kapitalistlerin hain planları”, “emperyalist savaş baronlarının karanlık oyunları” gibi tamlamalar üretebiliyor. Dünyanın “biz-onlar” ve “iyi-kötü” olarak ayrıldığı bir düşünme biçimi olarak bu, reel sosyalist siyasal kavrayışı muhafazakar reaksiyonerlik ile benzer bir düzleme taşıyor. “Düşman” basit ve daha elle tutulabilir hâle getirilmiş olsa da bu, esasen, hakikati perdeliyor; toplumsal ilişki ve çelişkilerin ardındaki tarihi ve bugünü görmeyi ve bunun üzerinde yükselen yanıtlar üretmeyi zorlaştırıyor.

 

Rothschild anlatısı:

Sisteme karşı değil, içkin

Komplo teorileri, çoğunlukla, verili olana karşı olma iddiası taşırlar; ancak verili olanı bir “suç romanı” gibi düşündükleri, toplumsal ilişki ve çelişkilerin kaynaklarına ilişkin bir düşünme süreci içermedikleri (hatta böyle bir düşünme sürecini “gereksizleştirerek” gündemden düşürdükleri) ve esasen verili imgeler/anlatılar setinden başkasını kullanmadıkları için verili olanı zayıflatmak yerine güçlendirirler. Buna iyi bir örnek, hâlen çok büyük toplulukları ikna edebilen Rothschild ailesi anlatısı olabilir. Bu teorinin bugünkü kökenleri, Alman yazar Jan Udo Holey’in 1993’te “en çok satanlar” listesine giren kitabı “Gizli Topluluklar ve 20. Yüzyıldaki Güçleri” başlıklı kitabına dayanıyor. Kitaba göre Mayer Amschel Rothschild, 1773 yılında, 12 başka Yahudi sermayedar ile, en geç 2000 yılında dünyayı yönetmeye başlamasını planladıkları bir gizli örgüt/tarikat oluşturuyor. Kitap, Almanya’da Nazilerin iktidara gelmesini ve Yahudi soykırımını dâhi bu grubun planları içerisinde değerlendiriyor. Yazara göre bu tarihten sonra dünyanın başına gelen bütün önemli gelişmelerde bu bir grup Yahudi’nin parmağı bulunuyor. Her şey, Rothschild ailesi dünyayı yönetmek istediği için meydana geliyor.

Almanya’da hâlen koronavirüs eylemlerinde Rothschild ailesini salgından sorumlu tutan pankart ve dövizler görmek mümkün. Teori, verili olana, “sisteme” karşı gibi görünüyor; ama esasta sistemi basit bir “mafyavari örgüte” indirgiyor, üretim ilişki ve çelişkilerini olabildiğince basit bir nedensellikle açıklamış oluyor ve artık ne tartışmaya, ne sorgulamaya gerek kalıyor. “Neler dönüyor neler! Bilmiyorsun sen Kâmil” diye gezinen, bazen “büyük resmi” işaret eden komplo teorisyeninin, kendisini ve diğerlerini ikna etmek için derinlere bakan bilgiç ve kısık gözlerden başkasına ihtiyacı kalmıyor. Bu kolaycılık, siyaset ile hakikat arasındaki açıyı büyüterek gerçek bir toplumsal tartışma imkânında yara açıyor.

Komplo teorileri, bugün bir kez daha önemli hale geldi. Pandemi, yalnızca koronavirüsü değil, ayrıca bu teorileri de dünyaya yaymayı başardı. “İlluminati” gibi dünyada halen çok sayıda insanı etkileyen bir komplo teorisine ve komplo teorilerinin en sevdiği “karanlık odak” olarak Yahudilere yönelik düşmanlığa yataklık eden Almanya, koronavirüs salgınına dair komplo teorilerinin de en fazla dikkat çektiği ülke oldu. Almanya’da bu teoriler, kendine yalnızca “dedikodu gazetesinde” yer bulmadı; sokak hareketlerine ilham olmayı, kitleleri harekete geçirmeyi de başardılar. Salgın ile bir yılı devirdiğimiz şu günlerde, bu teorileri derledik:

 

“Çocuklarım 2 ve 3 yaşında. Gates’e şans vermeyin.”

 

‘15 MAYIS 2020’DE YENİ DÜNYA DÜZENİ BAŞLIYOR!’

 

Attila Hildmann, Almanya’da koronavirüs karşıtlarının baştan beri en önemli yüzlerinden biri oldu. Hildmann, Federal Parlamento da dahil olmak üzere birçok yerde yapılan eylemlere öncülük etti; on binlerce takipçisi olan sosyal medya kanalları üzerinden bazıları “delilik” emareleri olarak görülebilecek teorilerini yaygınlaştırdı. İlk teorilerinden biriyse, 15 Mayıs 2020’de “yeni dünya düzeninin” hükmetmeye başlayacağı idi. Hildmann, bu güne hazırlık yapıyordu ve yeni düzene karşı gerekirse silahını kuşanıp mücadele edecekti!

Ne ki 15 Mayıs 2020, tarihin seyrini değiştirecek hiçbir önemli gelişme yaşanmadı. Tarihi “15 Mayıs 2020 öncesi ve sonrası” diye ayırmanın da bir lüzumu görünmüyor. Hildmann’ın yaygınlaştırdığı, aslında, çok eski bir anlatının güncellenmesinden başka bir şey değildi. Hildmann’ın kullandığı “karanlık güçler”, “Wall Street” ve “küresel sermaye elitleri” gibi tamlamalar yerine eskiden “Yahudiler” denilip geçiliyordu. Bu tamlamaların Hildmann’ın ağzında da esasen “Yahudi” sözcüğünün eşanlamlıları olmaktan başka bir şey olmadıkları da iddia edilebilir; keza Hildmann, Telegram grubunda açıkça Holokost’u inkâr ediyor, düzenlediği eylemlerde de Nazilerin de 1935’e kadar kullandığı “Reich bayrağı” taşınıyor.

 

‘15 MAYIS’TA AŞI ZORUNLULUĞU GELİYOR!’

 

Hildmann’ın 15 Mayıs anlatısına eklenen bu anlatıya göre 15 Mayıs’ta, Rothschild ailesinin ya da “küresel sermaye elitinin” planları doğrultusunda, bir aşı zorunluluğu getirilecekti. Bu, bazı komplo teorilerine göre, Rothschild ailesinin dünyayı yönetme planlarının önemli bir aşamasıydı, keza aşı ile birlikte insanlığın genleriyle de oynanacaktı. Bu gen dönüşümünün tam olarak nasıl sonuçlar doğuracağını söyleyen pek kimse olmadı; ama kastettikleri sanırım, Rothschild ailesinin planlarına daha kolay itaat eden bir insanlığın küresel aşılama kampanyasıyla yaratılacağı idi.

 

‘MASKE TAŞIMAK SAĞLIĞA ZARARLI!’

 

Özellikle Almanya’daki koronavirüs karşıtı eylemlerde maske karşıtlığı da her zaman görünür oldu. Birçok insan, maske taşımanın oksijen kıtlığı yarattığını, sağlığı tehdit ettiğini iddia ediyordu. Bu teoriler, özellikle Youtube ve Telegram üzerinden milyonlarca insana ulaştı. Koronavirüs inkarcılarının tanıdık isimlerinden Bodo Schiffmann, gözyaşları içinde bir video çekecek ve “bir çocuğun daha” maske taşıdığı için öldüğünü anlatacaktı.

Maskelerin, doğru taşındıkları ve ciddi nefes yolu rahatsızlıkları olmadığında sağlığa zararı olmadığı, tıpçılar tarafından defalarca belgelendi. Hem Alman hem de uluslararası sağlık örgütleri, oldukça yaygınlaşan bu teoriye defalarca bilimsel yanıtlar üretti. Maske taşımak, sağlığa zarar vermek şöyle dursun, pandemi günlerinde bir sağlık önlemiydi. Ne ki bütün bu çabalara rağmen “maske karşıtlığı”, kendine taraftar bulmayı hâlen başarıyor.

 

‘KORONAVİRÜS GRİPTEN DAHA TEHLİKELİ DEĞİL!’

 

Pandeminin özellikle de başlangıç günlerinde bu teori, oldukça yaygındı. Birçok ünlü sosyal medya kullanıcısı da bu teoriye inanmıştı: Koronavirüs, grip kadar bile tehlikeli değildi ve gripten de her yıl bu kadar insan ölüyor ama gündem olmuyordu. Dolayısıyla koronavirüs, şişirilmiş bir balondu ve bu kadar abartılmasının nedeni, ya ilaç şirketlerinin planları ya da (evet, tabii) Rothschild ailesi ya da Bill Gates olabilirdi.

Buna dair çok sayıda bilimsel araştırma yapıldı. Mesela Dijon Üniversitesi Tıp Fakültesinden Fransız araştırmacılar, 2020’nin Mart ve Nisan aylarında enfekte olan 90 bin koronavirüs hastasının verilerini analiz etti ve bu verileri Aralık 2018 ile Nisan 2019 arasında enfekte olan 46 bin mevsimsel grip (influenza) hastasının verileriyle karşılaştırdı. Koronavirüs hastaları içinde ölüm oranı yüzde 16,9, influenza hastaları içinde yüzde 5,8 olarak tespit edildi: Üç kat fark. Bunun yanı sıra koronavirüs hastalarının daha büyük bir bölümü yoğun bakıma ihtiyaç duyuyordu ve hastanede kalma süreleri de grip hastalarının iki katıydı.

 

‘KORONAVİRÜS 5G ÜZERİNDEN YAYILIYOR!’

 

Koronavirüsün varlığını tümden inkâr edenlerin yanında bir de onlar vardı: Koronavirüsün varlığını kabul ediyorlar ama yayılması ardında oldukça karanlık bir plan olduğunu düşünüyorlardı. Bu anlatılar içinde en acayip bilim-kurgu filmini bile kıskandıracak olanı, virüsün 5G istasyonları üzerinden yaygınlaştırıldığını söylüyordu. Bu nedenle kendisini maske yerine alüminyum folyo ile sarıp sarmalayanlar da vardı.

Virüsün baz istasyonları eliyle değil, damlacık enfeksiyonu ve aerosollarla bulaştığı, artık herkesin mâlumu ama bu teorinin bazı temsilcileri yine de pes etmiyor. Bu kez de virüsün 5G üzerinden bulaşmadığını kabul edip, “Ama 5G bağışıklık sistemini zayıflatıyor, bu nedenle de virüs daha kolay yayılıyor” diyorlar. Bilim insanları, bunun da saçmalık olduğunu belirtiyor.

 

‘BİLL GATES İNSANLIĞI ZORLA AŞILAMAK VE GÖZETLEMEK İSTİYOR!’

 

Bill Gates de komplo teorisyenlerinin bir hayli sevdiği bir isim. Ona dair anlatı, inandırıcılığını artırmak için elbette bilgisayarlarla ilişkisini de konu ediniyor. “Virüs”, bugün zaten hemen bilgisayarları da anımsatan bir sözcük değil mi? Teoriye göre koronavirüs aşıları, Bill Gates tarafından geliştirilen bir “mikroçip” barındırıyor ve bu çiple Bill Gates, tüm insanlığı gözetleme imkânı buluyor. Aşıların içinde herhangi bir çipe rastlanmadığını, zaten böyle bir çipin bedene sıvı hâlde enjekte edilmesinin de kötü bir bilim-kurguda bile zor olacağını, sanırım söylemeye gerek yok.

 

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.