Şark Islahat Planı'ndan Çöktürme Planı'na

Sara AKTAŞ yazdı —

6 Mayıs 2021 Perşembe - 22:10

  • “11 Eylül… Bugün de dağları tarıyoruz. İnsan leşlerinden derelere girilmiyor. Burası o kadar soğuk ki adeta donuyoruz. Gece herkes of anam diye ağlıyor. Dünyanın en büyük cefasını biz çekiyoruz… 12 Eylül… Bu sabah erkenden kalktık. Yine dağlarda tarama harekâtı yapıyoruz. Her gün kafa kesmekle uğraşıyoruz…”

 

Ölüm saçan uçaklar, cesetlerle dolu nehirler, kesilen kafalar, canlı yakalanıp öldürülen insanlar, köy yakmaları, el konulan hayvan sürüleri ve mağaralarda hayata tutunma mücadelesi Dersim katliamının bir özeti! Katliam harekatına gönderilen bir askerin günlüğüne yazdığı notlar ise hem 1938’de neler yaşandığını, hem de bu vahşetin kimi askerlerce kan dondurucu bir sıradanlıkla, ya da kendine dair bir mağduriyet hikayesiymiş gibi nasıl da duygusuz biçimde icra edildiğini ortaya koyuyor. Hatıratın sahibi zorunlu askerliğini yapmakta olan bir asker! Emir komuta zinciri içerisinde Dersim’e geldiği malum askerin hatıra defterine yazdığı bu notlar 27 Temmuz ile 25 Eylül arasında yaşanan barbarlığın en sade ve en çıplak hali. Bu hatırat Dersim’de yaşanan vahşeti emri verenlerin değilde uygulayıcılarının perspektifinden, anlatıyor.

Tıpkı Hannah Arendt “Kötülüğün Sıradanlığı”nda, Yahudilerin toplama kamplarına naklinden sorumlu olan Nazi lideri Adolf Eichmann’ın Kudüs Bölge Mahkemesi’nde yargılandığı sırada sanıkların sadist birer canavardan ziyade normal görevlerini yapan insanlar gibi görünmesini anlatması gibi. Zira bu hatıratta da herhangi bir pişmanlık, soru işareti, acıma, merak, korku gibi bir vicdani tepki görmek mümkün değil!

Kuşkusuz tarihe Dersim Katliamı olarak geçen bu katliamı düşünce gücü dumura uğratılmış, iradesi yok edilmiş askerler planlamadı ancak tarihe vahşi bir katliamın uygulayıcısı olarak geçtiler. Katliam, 4 Mayıs 1937 yılında TBMM’de Bakanlar Kurulunun çıkardığı ‘Dersim Tenkil Kararları’ adlı kararname sonucu başlatıldıysa da çok daha planlı bir soykırım stratejisinin ürünü olarak hayat buldu. Nitekim katliamın arka planının anlamak için Cumhuriyet Devleti’nin kuruluş felsefesi olan tek ırka dayalı ulus devlet anlayışının anayasası niteliğindeki “Şark Islahat Planı”nı hatırlamamızda yarar var. Katliamda resmi açıklamalara göre 16 bin, Dersim halkının anlatımlarına ve tanıklara göre 70 bin insan, çoğu yaşlı, kadın ve çocuk olmak üzere köylerde, mağaralarda, dere kenarlarında; bombalanarak, kurşuna dizilerek, yakılarak, kimyasal gaz kullanılarak, uçurumlardan atılarak öldürüldü.

Kanımca “Dersim katliamı” sadece bir Cumhuriyet dönemi dolayısıyla uluslaşma sürecinin meselesi de değildir. Çok daha uzun bir geçmişe dayanan, İslam ve İslamlaştırma meselesi bağlamında süren “ Eşiktekini eşikte beşiktekini beşikte katletme” geleneğinin en barbar sonuçlarından birisidir. Dersim Osmanlı döneminde de bir ‘çıbanbaşı’ olarak görülmüştür. Bölgeye gönderilen müfettişlerin yazdığı raporlarda da Dersim’in tebdil ve tenkil yoluyla bastırılması vurgusu yapılmış, koparılması gereken bir yara olarak görülmüştür. Cumhuriyet döneminde ise bu sömürgeci ve ırkçı anlayış rejimin en tepelerinde bizzat benimsenmiş ve formüle edilmiştir, tıpkı Ağrı isyanı gibi… Ağrı isyanının nihai olarak bastırılabildiği 1930’da 15 bin kişinin katledilip Zilan Deresinin cesetlerle doldurulduğunu biliyoruz. İsmet İnönü bu barbar stratejiyi bir konuşmasında şöyle ifade etmektedir: Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.

Kuşkusuz bu soykırımcı strateji günümüzde de çöktürme planları, siyasi, kültürel ve fiziksel soykırım operasyonlarıyla devam ettirilmektedir. Zira siyasette tekçi, ekonomide kapitalist, hukukta faşist, cinsiyet meselesinde gerici bir iktidarın kendini baki kılmak için inkar ve soykırımla özgürlükleri yok etmek, örgütlü yalanlarla halkı manipüle etmek ve çoğulculuğun her biçimini reddetmek dışında kendini var etme alanı yoktur. Ancak geldiğimiz aşamada çok temel bir farklılık var; artık bu zihniyet karşısında savaşan, örgütlenen, sadece Kürt halkına değil tüm halklara öncülük eden bir paradigmanın binlerce savaşçısı ve önderi var.

Yani demem o ki; Kürt halkı üzerinde günümüze kadar süren imha stratejileri değişmese de, artık Kürtlerin bu stratejileri çökerten bir iradesi ve inanç ordusu var! Bunun kanıtı Garê’de, Zap’da, Heftanîn’de her türlü teknik ve askeri donanıma sahip faşist ordu karşısında zaferi garantileyen büyük kararlılıkta! Bunun kanıtı bitmeyen tükenmeyen savaşan bir halk gerçeğine dönüşen ideolojik özde! Bunun kanıtı kırk yılı aşkındır kendini küllerinden doğuran dağların özgürlük tutkusunda! İşte bu nedenle Kürt hareketi, bugün Türkiye’nin ve Ortadoğu’nun en önemli dönüştürücü gücü, faşizme ve iktidara yönetilmiş en büyük tehdittir diyebiliriz. Bugün eğer dünya ve Ortadoğu ölçeğinde etkili olan bir Kürt hareketinden bahs ediyorsak kuşkusuz bu Kürt halkının yarattığı örgütlülük ve mücadale azmi ile bağlantılıdır.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.