Ten ve tin unutmasın!

Toplum/Yaşam Haberleri —

2 Ağustos 2020 Pazar - 23:00

  • Bu vadide altmış yaşında bir anayı mermilerle darbelenmiş bir arabanın kasasında belden aşağı soyulmuş, tecavüze uğramış ve kafasına mermiler sıkılmış bir halde gördüm. O arabada daha başka kimler vardı bilmiyorum. İki gün önce bir kayanın altında beşiğinde terk edilmiş, bir çocuk gördüm.

MEDYA DOZ

Unutulamayanlarımız bizim acıdan inkar ettiklerimizdir. Unutulamayanlarımız, bizim hırsla bir daha asla olmasın diye hep hatırladıklarımızdır. Ve insan denen varlık bu paradoksun eseridir. 

Şengal’in "74. Fermanı" üzerinden 5 yıl geçti, altıncı yıla girdi Kürt halkının deşilmiş yarası… Daha dün gibi aklımda yaşananlar. Daha dün gibi taze akbabaların çember döndüğü insan ölüsü dolu çölün çığlığı… Kirli hegemonyaların yeni piyonu DAİŞ’in kabus gibi çöktüğü zamanların izi dimağımıza işlemiş…

Aşağılara düşen ve uzaktan kara bir kuyunun ağzını anımsatan bir vadinin kapı eşiğinde oturuyorum, Geliyê Haciya diyorlar buraya, Şengal’in en derin vadilerinden. Bir eşik burası, evet, bir eşik. Bir araf. Bir adım daha öteye atsan ölüm eline ayağına dolanacak… Ellerinden tutup seni başka bir uzama götürecek. Ağustos’un boğucu sıcaklarına rağmen hava hafif kıpırdıyor ve her kıpırtıda rüzgar ölü bedenlerin kokusunu alıp kendisiyle Çilmera Dağı’nın başına getiriyor.

Kabul delirtir, rıza teslim alır, biat öldürürdü

Yüzünün ortasına bir kıyamet gibi ilişiyor bu koku. İstesen de kaçamazsın, yüzünü tırmalayıp söksen ruhuna siniyor o kokular. Güneşin altında erimiş bir bedenin kokusunu solumak hangi yüzyılın icraatı olabilir ki diyor insan, hangi tanrı buna razı geldi ki diyor insan. İki gün önce o vadideydim… Ve bütün tanrıları inkar ettim. İki gün önce o vadideydim ve o vadide gördüklerim beni insanı seve seve inkar ettirdi… Ya inandığımız kutsallar bunca acıya izin vermeyecek kadar kudretli olacaktı ya da inkar edilmeyi hak edeceklerdi. Ya insan kendi erdemince var edecekti ya da bu yok eden insan red edilecekti, yoksa delirirdi insan, delirmeye ramak kala isyan etmeliydi insan. Bir şeyleri red etmeliydi, bir şeylere isyan etmeliydi, bir şeyleri inkar etmeliydi. Kabul delirtir. Rıza teslim alır. Biat öldürürdü… 

Oturduğum taştan örülmüş duvarın dibinde karıncalar panikle bir şeyler taşıyorlar yuvalarına, ne ilginç bu ölüm toprağında yaşamak için bunca çaba harcamaları… Ne tuhaf insan evladının eylemlerinden bihaber oluşları ve ne güzel bu yaşam telaşeleri… Zihin gerçekleri kaldıramayınca hep sığınacak bir şeyler buluyor. Karıncalara, atlara benzeyen bulutlara, sararmış otların hışırtısına sığınıyor zihin. Ama gerçek şu ki asla unutamıyorsun yaşadıklarını, gördüklerini, katliam öyle bir şey ki benliğine yapışıyor…

Geçip gidiyor önümden delirmiş kız

İki gün önce Geliyê Haciya’da gördüklerimi bir Yahudi Auschwitz ölüm kampında görmüştür belki. Dersimli bir Alevi Kürt Laç deresinde görmüştür belki. Dêrezor çöllerinde kırımdan geçen bir Ermeni görmüştür belki. Yıllar geçse de ne kadar yıkınız birbirimize… İki gün önce bu vadide altmış yaşında bir anayı mermilerle darbelenmiş bir arabanın kasasında belden aşağı soyulmuş, tecavüze uğramış ve kafasına mermiler sıkılmış bir halde gördüm. O arabada daha başka kimler vardı bilmiyorum. İki gün önce bir kayanın altında beşiğinde terk edilmiş, bir çocuk gördüm. Ağzının hizasındaki beşik tahtasına kapağı delinmiş bir su şişesi bağlandığını gördüm. Su, kapağın küçük deliğinden akmış, çocuğun dudaklarına değmiş, kaç zaman sonra o su bitmiş bilinmez. Annesi nereye gitmiş, ya da götürülmüş bilinmez, çocuk kaç gün önce ölmüş o da bilinmez…

Beşik bir an sallanıyormuş gibi oldu, korku ve dehşetle doğrulduğumda beşiğin değil, ruhumun sarsıldığını hissettim. Masum bir varlığın ölümüne tanık oldunuz mu bilmiyorum ama o zaman sanki toprak insanın ayakları altından çekiliyormuş gibi oluyor, sarsıntıdan tutunamaz oluyorsunuz… İki gün önce bu vadide eteği kan içinde, ela gözlü, karaşın bir kız gördüm. Ağzıyla silah sesleri çıkarıp Şengal Dağına doğru koşuyordu. “Tıtttııı taaak tııtı Musul’dan geldiler, bizi öldürdüler. Hiçbir beşer bizi duymadı.” Geçip gidiyor önümden delirmiş kız…

 

Bizi dağdan indirdiler…

Kimsenin acısına gülmemeyi ve acısını kimseyle yarıştırmamayı ne zaman öğreniyor insan biliyor musunuz? Kendi öyküsünün daha bitmediğini, daha uzun bir yol yürüyeceğini ve hayat öyküsünü bir bilinmezliğin beklediğini bilince çıkardığı anda… İşte o zaman hiçbir şey ile alay etmez, edemez insan… Kabuk bağlamayan yaraların gölgesindesin ama yine soluk alıyorsun. İmdada gelmeyen bir tanrıya bile minnet etmez o zaman insan… Tek başınasın, acı gardını düşürmüş ama el yordamıyla bir nefes arıyorsun yeryüzünde. İnsan katliamın orta yerinde bile ölüme biat etmek istemiyor. 

Oturduğum duvarın arkasından bir tıkırtı geldi, taşların arasındaki deliklerden baktım dört yaşlı adam gelip duvarın gölgesine oturdu. İnce ince örülmüş uzun saçları omuzlarında, gri bıyıkları tütün dumanından sararmış, gözleri kızarmış, yüzlerindeki kırışıklıklar derinleşmişti… Oturdular, sigara sarıp içtiler, ahlar çektikçe ben dinledim. Yanımdaki ses kayıt cihazının rec tuşuna basıp taşların arasına iliştirdim. Adamların içinde en yaşlısı: “Biz pis olduk, Êzdalığımızı unuttuk, parayı sevdik, bizi dağdan indirdiler, şehirlerde kirlendik, bu felaketler bu yüzden başımıza geldi. Tawusê Melek isteseydi bize yardım ederdi, isteseydi Çilmera kutsal kubbesinden bizi öldürmeye gelenlerin üzerine ateşler yağdırırdı ama istemedi. Tawusê Melek istedi ki halimizi görelim.” Diğer adamlar yaşlı olanın konuşmalarını onaylayan sesler çıkarıyordu. Başka bir adam: “Daha katliam üzerinden 16 gün geçti, bugün gördüm ki Girzerîk’ten Heydo’nun oğlu silahını yol üstündeki peşmergeye çok ucuza satıyordu. Ama hiç tanımadığımız Apo’nun çocukları silahlarını alıp imdadımıza geldi, yo biz zor kendimize geliriz, yazık bizim için ölenlere.” 

Gözlerim doldu, yutkundum, başımı havaya kaldırıp gökyüzüne baktım, gözlerimde biriken gözyaşı dökülmesin diye. Niye bu kadar başımı havalara kaldırdım bilmiyorum. Ölümü kendine hak gören bu insanlar bu duvarın gölgesinde yitik bir tarihi haykırıyor gibiydiler. 

Acıdan delirmiş bir kadın

Az ötede iki kadın gerilla eteği kanlı delirmiş karaşın kızın elini tutup bir konteynırın içine koymaya çalışıyorlardı, ama o ısrarla “tıttıı taak tııttı” sesleri çıkarıp konteynıra girmedi. Gerillalar onu sakinleştirip konteynırın kenarına götürdüler. Ayaklarının dibine bir naylon parçası serdiler, bir gerilla elbiselerini çıkarırken diğeri hızla ilerde ellerinde su bidonlarıyla gelen iki erkek gerillanın önüne gitti. Erkek gerillalar suyu bırakıp geri döndü, kadın gerilla ise suyu alıp koşar adım konteynırın yanına götürdü. Bir kez daha gidip geldi. Artık duvarın diğer tarafındaki adamları duymuyordum, dağın başındaki bu kadınlara odaklanmıştım. Karşımda çırılçıplak, acıdan delirmiş bir kadının bedenini yıkıyordu gerillalar…

Neyin son bulduğunu, neyin başladığını bilmiyordum. Sadece gözleri dolu dolu bir çocuk içimde titriyordu. Aradan altı yıl geçti, hala acıların verdiği derslerde halk olarak sınıfta kaldık diyorum. Eteği kanlı karaşın kadınlar, gerillaları unutmasın, kafi diyorum. Gayri bu topraklarda kendine insanım diyen herkese sitem var. Hayatınıza dokunmuşları unutun ama teniniz ve tininiz unutmasın onca katliam acısını. Ah halkım çabuk unutuyorsun her şeyi… 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.