Toplumsal cinsiyet zehirli erkekliğe dönüştü

Kadın Haberleri —

16 Şubat 2021 Salı - 16:30

  • Fatmagül Berktay: “Kadın bedeni, daima politik bir uzamdır. Bir itaat, denetleme, disiplin uzamı. Tabii ki malı ganimet olarak alıp götürürsünüz, isterseniz dipçiklersiz. Karşı tarafa zarar vereceğini ya da duygusal olarak daha büyük sorun olacağını düşündüğünüzde öldürürsünüz. Sadece savaş meselesi değil. Zehirli erkeklik denen şeye dönüştü.”

HABER MERKEZİ

Savaşlarda kadın bedeninin kullanılması ve hedef alınmasını değerlendiren Prof. Dr. Fatmagül Berktay, “İnsanlık, maalesef en yavaş gelişmesini toplumsal cinsiyet şiddeti konusunda gösteriyor” dedi.
Tarih boyunca kadın bedeni, cinsel objenin, tahakkümün ve eril intikamın aracı olarak kullanılıyor. Bir savaş ve sömürü aracı olarak kullanılan kadın bedeni, savaşlarda esaretin sembolü haline getirilmeye devam ediyor. Türk askerlerinin 10 Ağustos 2015’te YJA STAR gerillası Ekin Wan’ın cenazesini ve öz yönetim direnişleri sırasında Cizîra Botan’da kadın cesetlerini çıplak teşhir etmesi, yine faşist Türk devletinin besleyip kolladığı DAİŞ ve türevi çetelerin dünyanın gözü önünde Şengalli ve Efrînli kadınları hedef alarak ganimet olarak kaçırıp, tecavüz ederek köle pazarlarında satması hafızalardan silinmeyen örneklerden.

Jinnews muhabiri Öznur Değer’in sorularını yanıtlayan Siyaset Bilimci Prof. Dr. Fatmagül Berktay, toplumsal cinsiyet şiddetinin, erkek iktidarının kadınların denetimini sağlamak için uyguladıkları yöntem olduğunu belirtiyor; “Kadın bedeni aslında erkek iktidarının uyguladığı politik bir uzamdır” diyor. 

Kadın bedenini nesne görüyorlar

En eski zamanlardan beri erkek aile reisinin borcuna karşılık ya da çıkar elde etmek için kadını satabildiğini veya kiralayabildiğini, aslında kadınlar, çocuklar ve köleler üzerinde ölüm ve yaşam hakkına sahip olduğunu belirten Berktay, bunun hala çok yakıcı bir konu olan ensesti de açıkladığını söylüyor.  Devamla şu değerlendirmeyi yapıyor: “Bu sahipliğin ve bu kadar rahat bir şekilde kadınları her şey için kullanmanın belki de en açık, en vahşi, en zalim örneğini savaşta görüyoruz. Kadınlar kendilerinin hiçbir şekilde dahil olmadıkları konular için cezalandırılıyorlar. Yani bir taraf karşı taraftan intikam almak için karşı tarafın kadınlarına tecavüz etmeyi en önemli, en meşru hak olarak görüyor. İŞİD’in Êzîdî kadınlara yaptığını biliyoruz. Hala kim bilir kaç bin tane köle kadın var böyle. Ortadoğu’da çok bariz bu şekilde görülüyor ama dünyanın her yerinde var. Kendisini en uygar zanneden Avrupa’nın göbeğinde, Bosna’da yapılanları gördük. Kadını, onun bedenini nesne olarak görüyor, kendisine ait, sahiplendiği, mülk edindiği bir şey olarak görüyor. Karşı taraf da aynı şekilde düşünüyor. Rakip tarafın kadınlarına zarar vermeyi, tecavüz etmeyi o tarafa yapılabilecek en büyük ceza, onların mülkiyetinin ihlal edilmesinde en büyük ceza olarak görüyor ve uygulamakta hiçbir beis görmüyorlar.” 
 
Zehirli erkekliğe dönüştü

Kadın bedeninin artık bir savaş mekanına dönüştüğünü kabul eden Prof. Dr., şu çözümlemeyi yapıyor: “Çünkü kadın bedeni, daima politik bir uzamdır. Bir itaat, denetleme, disiplin uzamı. Tabii ki malı ganimet olarak alıp götürürsünüz, isterseniz dipçiklersiz. Karşı tarafa zarar vereceğini ya da duygusal olarak daha büyük sorun olacağını düşündüğünüzde öldürürsünüz. Sadece savaş meselesi değil, savaşta en uç biçimini görüyoruz ama aslında bütün kadınlara yönelik şiddetin, toplumsal cinsiyet şiddetinin altında maalesef öyle bir şey yatıyor. Zehirli erkeklik denen şeye dönüştü. Eskisi gibi çok açık ataerkillik gibi görünmüyor. Ama bakıyorsunuz sadece savaşta değil birçok yerde erkekler çeteler halinde eğlence olsun diye kadınlara tecavüz ediyor. Bu batı dünyasında da var. Nereden baksanız, gerçekten bir virüs değil bu, bir gösterge. Neyin göstergesi? Erkek iktidarının, iktidarı elinden bırakmak istememesinin ve kadını gerçek anlamda da insan varlığı saymamasının göstergesi.”

Kadının doğurganlığının aslında insan soyu için en önemli şey olduğunu belirten Berktay, kadın bedeninin doğurganlık yeteneğinin tamamen sahip olunan, el konulan bir şey haline dönüştüğünü, ataerkinin onu bir taşıcıya indirgediğine dikkat çekiyor. 
 
Tecavüzü tehdit aracı olarak tutmak iktidarın işine gelir

Efrîn’de kadınların kaçırılıp tecavüze uğramasının, Kuzey Kürdistan’da tecavüz faili askerleri devlet yetkilileri tarafından korunmasının bir savaş aracı olarak değil de bundan daha geniş bir şey olarak tarif eden Fatmagül Berktay, şu açıklamayı getiriyor: “İktidar kadın cinayetlerini, kadına yönelik şiddeti ve buna karşı duyulan tepkiyi görmezlikten gelemiyor ama onu sürekli hem küçümsemek, hem azımsamak hem de sapıklık, ruh hastalığı gibi nedenlere bağlamak istiyor. Halbuki bunun nedeni hiçbir şekilde sapıklık, ruh hastalığı, patoloji falan değil. Bu var olan yapısal, toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin sonucudur. Yani eşit olmayan iktidar ilişkilerinin sonucu ve eşit olmayan iktidar sonucunun olduğu her yerde, her bağlamda, her bölgede, her toplumda karşımıza çıkar. Bunu daima toplumlar, halklar üzerinde ama esas olarak kadınlar üzerinde bir demokles kılıcı gibi, bir tehdit aracı olarak tutmak iktidarın çok işine gelir. Söylemde şiddete karşı çok üzülüyorlar ama üzülmekle yetiniyorlar hiçbir şeyi doğru düzgün yapmıyorlar. Yapılması gerekeni, kadın hareketi çok net biçimde yıllardır ifade ediyor ama onlar üzülüyorlar.”  

Uluslararası hukukun yaptırım gücü çok yok

BM Güvenlik Konseyi’nin 1325 sayılı kararı ile birlikte çatışmalarla bağlantılı cinsel şiddetin küresel barış ve güvenlik için bir tehdit oluşturduğunu kabul etmesini geç gelmiş bir karar olarak değerlendiren Berktay, “Mesela, 1993 yılında kadına yönelik toplumsal cinsiyet şiddetini ilk defa net bir şekilde açık ve cezalandırılmasını söyleyen Viyana Sözleşmesi vardı. Yani 93’ten bahsediyoruz. Binlerce yıldır kadınlar savaş ganimeti olarak kullanılıyor, binlerce yıldır cinsel şiddete ve her türlü şiddete maruz kalıyorlar. İnsanlık maalesef en yavaş gelişmesini bu konuda gösteriyor. Bu zaten başlı başına bir gösterge. Bir yandan da tabii eğer ülkeler belirli sözleşmelerle taraf oluyorlarsa bunlara uymak zorundalar. Örneğin, Türkiye uluslararası hukukun geçerli olduğunu, kendi hukukunun üstünde olduğunu kabul etmiş bir ülkedir ama pratikte öyle olmadığını görüyoruz. Dolayısıyla uluslararası hukuk ilkeleri ve sözleşmeleri standart koyar ama yaptırım gücü her zaman çok değildir. Ve ilginçtir ki küreselleşme arttıkça, ulus devletler kendi alanlarının daraldığını önemli ölçüde görüyorlar ama bunu nasıl telafi etmeye çalışıyorlar? Kendi halklarının üzerinde daha fazla baskı uygulayarak. Yani uluslararası alanda yitirdikleri şeyleri içerde telafi etmeye çalışıyorlar ve giderek daha fazla otoriterleşiyorlar. Bütün dünyada görüyoruz, Türkiye’de de görüyoruz. Dolayısıyla yasaları, uluslararası hukuk kurallarını hiç küçümsemiyorum. Onlar olmasa elimizde hiçbir şeye gönderme yapamayız. Ama bu demek değildir ki yasalar ve uluslararası hukukun kuralları birebir uygulanıyor. Daima bir ara boşluk vardır ama olmaları olmamalarından çok daha iyidir” yorumunda bulunuyor.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.