- Türk devleti, kimyasal gaz/silahları 'düşmanı yok etme'nin yolu olduğunu gördüğünden beri kullanmaktan hiç sakınmadı. 1938'den beri özellikle Kürtlere karşı her zorlandığında, fırsatını bulduğunda başvurdu. Buna rağmen hiçbir uluslararası platformda hesap vermedi, zaten hesap da sorulmadı.
Türk devleti, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne 1997'den, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi'ne ise 1974'ten bu yana taraf. 1996'da Wassenaar Düzenlemesi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Buna rağmen konjonktürün cevaz verdiği Türkiye, bu imkanı sonuna kadar kullanıyor ama bir gün suçlarının karşısına çıkacağını hesapladığı için Uluslararası Ceza Divanı'nın kurucu sözleşmesi olan Roma Statüsü'ne taraf değil.
Kimyasal silahlar, zehirli maddelerle yapılan ve tüm canlılar üzerinde öldürücü etkileri bulunan bir silah türü. Katı, sıvı ve gaz şeklinde yüzlerce türde üretilen bu silahlar, tarihte birçok savaşta "düşmanı yok etmek" amacıyla kullanıldı ve toplu katliamlara neden oldu. Kullanımı, uluslararası sözleşmelere göre yasak ve günümüzde "insanlık suçu" olarak kabul ediliyor. Kimyasal silahlara karşı ilk adım 1899 Lahey Sözleşmesi ile atıldı. I. Dünya Savaşı'nın ardından ise 1925'te Cenevre Protokolü imzalandı. Kimyasal silahların kullanımının devam etmesi üzerine 1968 Nükleer Silahsızlanma Anlaşması, 1972 Biyolojik Silahlar Konvansiyonu ve 1987 Füze Teknolojileri Kontrol Rejimi imzalandı.
Birleşmiş Milletler (BM) tarafından 1993'te Kimyasal Silahlar Sözleşmesi (CWC) imzaya açıldı. 29 Nisan 1997'e kadar imzaya açık kalan sözleşme sonrası Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) kuruldu. 180'ni aşkın ülkenin üyesi olduğu OPCW, senede bir sözleşmeye taraf olan ülkelerin katılımıyla sözleşme gereği ülkelerin faaliyetlerine yönelik bulgu, iddia ve araştırmaları görüşüyor.
Kullanımı yasak olanlar
OPCW, en tehlikeli toksinlerin ve bunların öncüllerinin kullanımı yasaklıyor. Bunlara sinir gazları sarin, VX ve Sovyet döneminde geliştirilen Noviçok'un yanı sıra zehirli risin ve deriyi yakıcı kükürtlü hardal maddesi dahil. OPCW, kimyasal silahı toksik özellikleri nedeniyle “yaşam süreçleri üzerindeki kimyasal etkiyle ölüme, geçici veya kalıcı hasara neden olabilen herhangi bir kimyasal madde" olarak tanımlıyor. Klor gibi bir kimyasal madde, bir çatışmada kullanılırsa kimyasal silah haline gelebiliyor. İnsan hakları örgütleri tarafından kınanmasına rağmen, beyaz fosfor Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’nde yasaklanmamış ve ayrı bir uluslararası anlaşma kapsamına giren misket bombaları da listede de yer almıyor.
Türkiye imzalayıp uymuyor
Türkiye, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne 1997'den, Biyolojik Silahlar Sözleşmesi'ne ise 1974'ten bu yana taraf. 1996'da konvansiyonel silahlar, çift kullanımlı malzeme ve teknolojinin ihracat denetimlerine ilişkin Wassenaar Düzenlemesi'nin kurucu üyeleri arasında yer aldı. Türkiye, kimyasal silah üreten, bulunduran ve buna her zaman zaman tevessül eden bir devlet olarak kimyasal silahların tüm dünyada yasaklanmasını ve bu yasağın sıkı bir doğrulama rejimiyle denetlenmesini öngören Kimyasal Silahlar Sözleşmesi'ne imza attı. Bu kapsamda Kimyasal Silahların Geliştirilmesinin, Üretiminin, Stoklanmasının ve Kullanımının Yasaklanması ve Bunların İmhası ile İlgili Sözleşmenin Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun, 1997'de yürürlüğe girdi. Türkiye, ayrıca 2000'de kimyasal ve biyolojik maddelerin dış satımının kontrolü alanında faaliyet gösteren Avustralya Grubu'na üye oldu. Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü'nde de bir Türk diplomat bulunuyor.
İmzacı devletlerin uyması gereken yasaklar arasında şunlar da sıralanıyor:
* Taraf devletler hiçbir koşul altında kimyasal silah geliştiremez, üretmez, temin edemez, depolayamaz, doğrudan veya dolaylı olarak transfer edemezler.
* Taraf devletler savaş/çatışma ortamında kimyasal silah kullanamazlar.
* Taraf devletler kimyasal silah kullanmaya yönelik askeri bir hazırlık içinde bulunamazlar.
Sözleşme metninde taraf devletlerden birisinin sözleşmeye aykırı bir eylem içerisine girmesi durumunda, Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün “ihlal giderilinceye ve gerekli her türlü tedbir alınıncaya kadar, taraf devletlerin hakları ve ayrıcalıklarını sınırlamak ve askıya almak da dâhil olmak üzere her türlü tedbirin uygulanmasına karar verme yetkisi” var. Sözleşmenin hedef ve amacının ciddi bir şekilde zarar gördüğü durumlarda Konferans, taraf devletlere uluslararası hukuka uygun olarak ortak önlemler önerebilir. Taraf devletlerden birisinin sözleşmeyi ihlal etmesi durumunda uygulanacak en olası yaptırım ise “Özellikle ağır olan durumlarda Konferans, konuyu tüm ilgili bilgiler ve sonuçlarla birlikte BM Genel Kurulu’na ve Güvenlik Konseyi’ne götürecektir” hükmü kapsamında konunun BM Genel Kurulu’na ve Güvenlik Konseyi’ne taşınmasıdır.
Roma Statüsü'nde kaçıyor
Konjonktürün cevaz verdiği Türkiye, bu imkanı sonuna kadar kullanıyor ama bir gün bu suçlarının da karşısına çıkacağını hesapladığı için Uluslararası Ceza Divanı'nın kurucu sözleşmesi olan Roma Statüsü'ne taraf değil.
Uluslararası Ceza Divanı (UCD), soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ile saldırı suçunun faillerini yargılamak ve hesap verilebilirliği sağlamak amacıyla kurulan ilk daimi uluslararası ceza mahkemesidir. Kurucu sözleşmesi Roma Statüsü, 17 Temmuz 1998'de “Birleşmiş Milletler Uluslararası Ceza Divanı Diplomatik Konferansı”nda 120 katılımcı ülke tarafından kabul edildi. İlk sürekli mahkeme niteliği taşıyan ve antlaşma zemininde oluşturulan UCD, en ağır suçların cezasız kalmamasını hedefliyor. Roma Statüsü, 1 Temmuz 2002'de yürürlüğe girdi. Divan, anılan tarihten itibaren yargı yetkisini kullanabiliyor.
UCD, saldırı suçu konusunda da 2017'den beri faaliyete geçerek Roma Sözleşmesi’nin tüm unsurları hayata geçirildi. Roma Statüsü’nün 8. maddesine getirilen değişikliklerle üç ayrı savaş suçu da (mikrobik, biyolojik ve zehirli silahların kullanımı, x-ray cihazlarında tespit edilemeyen silahların kullanımı ve lazer silahların kullanımı) mahkemenin yetki alanına eklendi.
8. Madde'deki savaş suçlarından
Roma Statüsü'ne göre tamamı Türk devleti tarafından çiğnenen savaş suçları fiilleri 8. Madde'de sayılırken şuna da yer veriliyor: Zehir veya zehirli silahların kullanılması; boğucu, zehirli veya diğer gazlar ile benzeri sıvı, malzeme veya cihazlar kullanılması...
1925'te imzaladı, 38'de kullandı
Türkiye, 1925 tarihli Cenevre Protokolü'nü kabul eden ülkeler arasında, ancak 1938'de Dersim'deki soykırım sırasında kimyasal gazlar kullanarak, imzaladığı sözleşmeleri çiğnedi. Birçok tanık, yetkili itirafı ve belgelere rağmen Dersim'deki katliamlarda kimyasal silah kullanımına dair adım atılmadı. Uluslararası denetleyici kurumlar da Türkiye'ye herhangi bir yaptırımda bulunmadı.
1990'dan itibaren bilinenler
Dersim Katliamı sonrası da kimyasal silah kullanımı devam etti. Tespit edilebildiği kadarıyla 17 Mayıs 1994'te Adıyaman Bêzar dağında 22’si dershane öğrencisi toplam 28 kişi kimyasal silahlarla katledildi. Tanık ve aile anlatımlarının yanı sıra cenazelerin üzerindeki bulgulara rağmen şikayetlerden bir sonuç alınamadı.
Şırnak'ın Bilika köyü yakınlarında 1999'da kimyasal gaz sonucu 20 gerilla katledildi. Almanya'da laboratuvarda yapılan incelemenin sonucunda, katliamda kullanılan gazın öldürücü kimyasal gaz olduğu açığa çıktı. 2009'da da Hakkari'nin Çukurca ilçesinde 8 gerilla kimyasal silah kullanımı sonucu şehadete ulaştı.
Geliyê Teyarê
Çukurca Taburu'na hedef alan devrimci operasyon sonrası Geliyê Teyarê'de (Kazan Vadisi) 22-24 Ekim 2011 tarihleri arasında yapılan bombardımanda 36 gerilla şehit düştü. Bombardıman yerine giden ulusal ve uluslararası heyetler, yanmış ve paramparça cenazelerle karşılaştı. Bulgular ve tespitlerin tümü kimyasal silah saldırısı sonucu şehit düştükleri yönündeydi. Buna rağmen buradaki bulgular bağımsız kurullarca ele alınamadı.
Türk Genelkurmayı, "Envanterimizde kimyasal silah bulunmuyor" açıklaması yaptı. Ancak 6 Aralık 2004'te yayınlanan "Sunshine Project Ülke İncelemeleri-No. 3 Türkiye'deki Biyolojik ve Biyokimyasal Silahlara ilişkin Araştırmalar Üzerine Bir İnceleme" raporunda, bunun doğru olmadığı çok sayıda bilgi ve belgeyle gösterildi. Geliyê Teyarê'de incelemede bulunan dönemin Federal Alman Parlamenteri Dış İlişkiler Komisyonu üyesi ve 2 yıl Birleşmiş Milletler de biyolojik kimyasal silahlar konusunda uzman olarak çalışan Jan Van Aken ise otopsi raporlarının açıklanmamasına dikkat çekti. Aken, Türkiye'nin kimyasal silah kullanmış olabileceğine işaret eden 5 örneğin bulunduğunu işaret ederek, şu çarpıcı bilgileri paylaşmıştı: "Türkiye kimi bombaların içini gazlarla doldurmuş. İngiltere'de Bradford Üniversitesi bir rapor hazırladı. Ve bu raporda Türkiye'nin ürettiği bombalarda gaz kullandığı tespit edilmiş. Bunlar normal kullanılan gazlar değil. 8 kilometre havada uçarak etki yaratabiliyor. 27-30 Eylül 2005'de Uluslararası Savunma Sanayi Fuarı'nda (İDEF) Yivli Setli Havan Gözyaşartıcı CS MKE MOD 251 ismi ile bu havan sergilendi. Bradford Üniversitesi de raporunda fotoğrafları ile buna yer verdi. Yani bu tür silahların olduğunu biliyoruz. Üçüncüsü 2009 yılında yaşamını yitiren PKK'lilerin fotoğraflarını Hamburg Üniversitesi Tıp Fakültesi'nde bir pataloğa gösterdik. O doktor fotoğraflardan yola çıkarak kimyasal kullanıldığı tahminini yüzde yüz belirtebileceklerini söyledi. Fotoğraflarda PKK'lilerin bedenleri yanmıştı, ancak saç ve kıllar olduğu gibi duruyordu."
Kuzey-Doğu Suriye'de
Türk ordusu, Kuzey-Doğu Suriye kentlerine işgal saldırılarında da yasaklanmış silahlar kullandı. 2018'de Efrîn'de bir köyde kimyasal silah kullandığı ve 6 kişinin bu saldırı nedeniyle şehit düştüğü açıklandı. Serêkaniyê'yi 9 Ekim 2019'da hedef alan işgal saldırısında kimyasal silah kullandığına dair görüntüler ortaya çıktı. Özerk Yönetim tarafından duyurulan konu, uluslararası kamuoyunun da gündemine girdi. Serêkaniyê'de Mihemed Hemide isimli 13 yaşındaki çocuğunun bütün vücudunun fosfor bombası nedeniyle yanması tüm dünya basında geniş yer buldu.
7 yıldır Güney Kürdistan'da
Türk devleti, 22 Temmuz 2015'ten yeniden bombardımana ve Aralık 2017'den beri de işgale başladığı Güney Kürdistan'da artık her sıkıştığı noktada kimyasal silahlara başvuruyor. Garê'ye dönük 10-14 Şubat 2021 tarihleri arasında gerçekleşen "rehine kurtarma operasyonu"nda yasaklı silahlar kullanıldığı belirtildi. Konuya dair açıklama yapan HPG, inceleme için bölgede bağımsız heyetlerin inceleme yapmasını istedi.
2 bin 500 kez kullanıldı
Zap, Metîna ve Avaşîn bölgelerine dönük 17 Nisan başlatılan ve 6. ayını geride bırakan saldırılarda ise kimyasal silah kullanımı hiç gündemden düşmedi. HPG'nin saldırılara dair açıkladığı 14 Nisan-14 Ekim tarihleri arasındaki bilançoya göre; 2 bin 467 kez yasaklı bomba ve kimyasal silah kullandı. 14 Ekim'den sonra da günlük olarak devam ediyor.Son açıklanan 17 gerilla ile birlikte bu yıl 44, geçen yıl ise 46 gerilla kimyasal saldırılar sonucu şehadete ulaştı.
OPCW ilgilenmemekte ısrarlı
Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü (OPCW) aylardır tüm çağrılara rağmen bir girişimde bulunmuyor. Jinnews, e-mail yoluyla ulaştığı OPCW yetkililerine kimyasal silah kullanımına karşı sessizliklerini sordu. Söyleşi talebini reddedeny etkililer “Taraf devletler inceleme ve araştırma talebinde bulunmadıkça ‘iddiaları’ araştıramayız” yanıtını verdi. Örgüt, Türkiye'nin de sözleşmenin imzacılarından olduğunu hatırlatarak, “Kimyasal Silahlar Sözleşmesi, tüm bir kitle imha silahı kategorisini ortadan kaldırmayı amaçlayan uluslararası bir anlaşmadır ve faaliyet alanı, içeriği oldukça kapsamlıdır. Anlaşmayı imzalayan ve onaylayan ülkelerin tüm hükümlerine uymaları zorunludur. Türkiye, Kimyasal Silahlar Sözleşmesi’ni 1997 yılında onayladı” demekle yetindi.
Kimyasal silah görüntülerine ilişkin ise OPCW attığı mailde şunları kaydetti: “OPCW Teknik Sekreterliği, bu bölgedeki durumu birkaç yıldır, kimyasal silah kullanımı iddiaları ve iddialarla ilgili araştırma talepleri bağlamında izliyor. Örgüt sekreterliğimiz, ne iddia edilen kimyasal silah kullanımına ilişkin doğrulanmış bilgi ne de Kimyasal Silahlar Sözleşmesine Taraf Devletlerden bu tür iddialarla ilgili talepler almamıştır. Kimyasal Silahlar Sözleşmesi uyarınca, OPCW Teknik Sekreterliği, herhangi bir Taraf Devlete- talebi üzerine- kimyasal silah kullanımı veya kullanım tehdidi durumunda yardım etmeye hazırdır.”
OPCW, “Böyle bir iddia karşısında inisiyatif almıyor musunuz, çünkü eğer iddialar doğru ise ve devletler başvuru yapmazsa, savaş suçlarının araştırılması noktasında nasıl bir ilerleme kaydedilebilir” sorunu ise yanıtsız bırakarak, web sitelerinde yer alan sözleşme yükümlülüklerini gösterdi.
OPCW önünde nöbet
Türkiye’nin kimyasal saldırılarında yeğenleri Gülperin Ata ve Mihriban Ata’yı kaybeden Xoşnav Ata, iki ayı aşkın bir süredir OPCW önünde nöbet eylemi gerçekleştiriyor. Türkiye’nin kimyasal saldırılarına karşı OPCW’nin harekete geçmesini ve soruşturma açmasını istiyor, ancak onada yanıt verilmiyor.
KDP engelliyor
Türk devletinin kullandığına ilişkin kanıt niteliği taşıyan birçok fotoğraf, video kaydı ve doktor incelemeleri son bir yıldır paylaşılıyor. Bu verilerin ışığında, incelemelerde bulunmak için Birleşmiş Milletler’in eski biyolojik silah denetçisi Dr. Jan Aken ve Nükleer Savaşın Önlenmesi için Uluslararası Doktorlar İsveç Başkanı Josef Savari’den (IPPNW) oluşan Avrupalı heyet, Federe Kürdistan'ı ziyaret etti. KDP, heyetlerine bölgede inceleme yapmasına izin vermedi. Bununla da yetinmeyen KDP, kimyasal silaha karşı koruma sağlayan ve Nisan'da bölgeye gönderilen maskelere de el koydu ve medyasında bunun şovunu yaptı. AMED