‘Türkiye toplumu 90’larda devlete yedeklendi’

Forum Haberleri —

5 Nisan 2021 Pazartesi - 23:00

  • “90’lardaki toplum, 1970’lerdeki “duyarlı” diyebileceğimiz toplum gibi değil. 90’larda toplum, devletin yedeğine alındı. Toplum, eğlence sektörüyle, ekonomik olarak zengin olma hayalleriyle, çatışmalardan uzak tutmak için üretilen yalan haberlerle gerçeklikten koparılarak adeta “siyasetsizleştirildi”. Hakkını arayan toplum ortadan kaldırıldı.”

BARIŞ BALSEÇER

Hollanda’nın Utrecht Üniversitesi’nde araştırma görevlisi olarak çalışan Ayhan Işık, doktora tezini “Kuzey Kürdistan’da Paramilitet Gruplar” başlığıyla yazdı.

Işık ile paramilitarizmin Kuzey Kürdistan’daki örgütsel ve toplumsal yansımalarını konuştuk.

Kavramın genel tanımından başlayalım… Paramilitarizm nedir? Kavram, ilk ne zaman bugün bildiğimiz haliyle tanımlandı?

İki kelimeden oluşan “paramiliter” sözcüğündeki “para”, “ötesinde”, “yanında”, “arkasında” gibi anlamları olan bir kelime. “Militer” ise silahlı birlikleri tanımlayan bir ifade. Dolayısıyla paramiliter, genelde, “silahlı birliklerin yanında olan, onlarla birlikte hareket eden” anlamında kullanılır. Daha açık bir ifade ile kavram, yarı veya gayriresmi devlet yanlısı silahlı grupları tanımlar.

Paramiliter gruplar, elbette çok uzun bir tarihe sahip fakat kavram, ilk olarak 1930’lu yıllarda, Hitler yanlısı gruplar için kullanıldı. Literatürdeki kullanımı da sıklıkla İkinci Dünya Savaşı sonrası dönem içindir.

Paramilitarizm, devletin çeşitli dönemlerde, anayasal olarak tanımladığı güvenlik güçlerinin dışında gruplar oluşturmasını ya da var olan grupları belli amaçlar doğrultusunda kullanmasını ifade eder. Bu yapılar, ordunun, polisin hiyerarşisi içinde değildir. Devlet, bu grupları belli bir strateji çerçevesinde harekete geçirir.

Doktora tezinizde paramiliter grupları “yarı resmi” ve “gayriresmi” olarak iki grupta ele aldınız. Bu kategorizasyonun gerekçesi nedir?

Bu kavramlar paramilitarizme dair literatürde zaten yer alıyor. Ben bunları Türkiye örneğinden yola çıkarak yeniden kategorize etmeye çalıştım. 90’lı yılları ele aldım ve köy koruculuğu ile özel timleri yarı resmi paramiliter gruplar olarak tanımladım.

Özel tim, polis departmanının altında oluşturulan bir grup. Bunların normalde devlet memuru olması gerekiyor ama özel timin ideolojik yaklaşımları, işe alım süreçleri, gerçekleştirdiği şiddet türleri, yasalara uygun değil. Resmi bir kuruma bağlı bir alt birim olmasına rağmen eylemleri itibariyle gayriresmi.

Korucular da bu gruba dahil. Devlet, 1920’lerde çıkardığı Köy Kanunu ile “Her köye bir korucu” sistemi kurdu. PKK silahlı mücadele başlatınca ise devlet, 1985’te bu Köy Kanunu’nu yeniledi ve koruculuğu daha sistematik hale getirdi. Köy koruculuğu, ordu ve polisin hiyerarşisi içinde yer almıyor; Jandarma’ya bağlılar ama jandarmanın da hiyerarşisi içinde değiller. Konuyu çalışan birçok akademisyen, onları geç Osmanlı’daki Hamidiye Alayları’na benzetiyor. Keza bu sistem devlet tarafından kuruldu ama yine de devletin hiyerarşik sisteminin hiçbir yerinde yer almıyor.

JİTEM ve Hizbullah’ı ise gayriresmi paramiliter gruplar olarak tanımladım.

Paramiliter grupların öncelikli görevi ne?

Bunlar devletler arası savaşlarda da kullanılsalar da genelde iç çatışmalar ve savaşlar sırasında aktif hale getirilir. Bu gruplar genel itibariyle silahlı muhalif gruplarla çatışmaktan çok onları destekleyen sivillerle aralarındaki bağı koparmayı misyon edinir. Yani ağırlıklı olarak sivilleri, silahlı ya da siyasi mücadele sürecinde toplumu örgütleyen ve topluma öncülük eden kişileri hedeflerler.

Bu gruplar bir merkezden yönetiliyor mu?

Birkaç yönlendirme merkezi olabiliyor fakat paramiliter grupları paralı askerlerden ve diğer silahlı birliklerden ayıran temel nokta, ideolojileri ve devletle bağlarıdır. İdeolojik olarak devlet elitleri ile benzer fikirlere sahip silahlı gruplar kullanılıyor. Aynı ideolojiye sahip olmaları (JİTEM ve Özel Tim gibi), belli bir stratejinin parçası olarak kurulmaları (koruculuk gibi) nedeniyle paramiliter grupları, parçası oldukları stratejileri ve eylemlerini, devlet ile ilişkili biçimde ele almak gerekiyor.

Tabii ama devletin dışında, yerellerde kurulan bazı çeteler ve gruplar da var. Bu gruplar, bağımsız şekilde devam etseler bile, devletin belli bir stratejisi üzerinden hareket ediyorlar ya da oraya doğru yönlendiriliyorlar. Tam da bu noktada Hizbullah’a bakmak gerekiyor.

Hizbullah bütünen “Biz bu savaşta devletin yanındayız” gibi bir örgütsel karar mı aldı, yoksa Hizbullah içindeki karar alma mekanizmalarındaki bazı kişiler, örgütü devletin bu stratejisine mi kattı? Bunu bilemiyoruz ama ideolojik olarak Kürt Hareketi’ne karşı olduklarını çok net biliyoruz. Meseleye de buradan bakmak gerekiyor. Dolayısıyla paramiliter grupları yönlendiren, devlet elitleridir. Bu bazen yasal kılıfla, bazen de yarı resmi ya da gayriresmi yöntemlerle yürütülüyor.

Peki paramiliter gruplar kendi aralarında farklılaşıyor mu?

Evet, bu grupların birkaç farklı biçiminden söz etmek mümkün. Paramiliter gruplar, 10 kişiden oluşan ölüm timlerinden on binlerce kişiden oluşan milis gruplarına kadar oldukça geniş bir spektruma sahip.

Bir örnek vereyim: Son dönemde ABD’deki seçim sürecinde sokaklarda silahlarla dolaşan Trump taraftarları da aslında paramiliter gruplardı. İngilizcede “vigilante” sözcüğüyle ifade edilen kendi başına kanun ve kural koyan gruplar, “paramilitarizm” içinde değerlendiriliyor. Bu tarzdaki devlet veya hükümet yanlısı gruplar, ölüm timlerinden ayrılır. Ölüm timleri (death squad) az sayıda kişiden oluşur ve bunlar çok daha radikal gruplardır. “Vigilante” dediğimiz gruplar ise ağırlıklı olarak muhalifler üzerinde baskı kurmak amacıyla kullanılır. Pogrom ya da yerel katliamlarda ve devlet yanlısı eylemlerde bu gruplar öne sürülür. Bu gruplar devletin çeşitli sorunları olduğunu ve bunların halledilmesi gerektiğini düşünür, “Devlete destek olmalıyız” diyerek harekete geçer. Trump taraftarları, Almanya’daki Neonaziler ya da ülkücü gençlik gibi… Milisler ise Kuzey Kürdistan’daki köy korucularına benzer gruplardır. Ölüm timleri içinse JİTEM örnek verilebilir.

Paramilitarizm ile “şiddet tekeli” arasındaki bağ nedir? Devlet, şiddet kullanma tekeline sahiplik üzerinden mi bakıyor meseleye?

Max Weber, devleti “şiddet kullanma tekeline sahip olan güç” olarak tanımlar ve modern devlet de tanıma dayanılarak tanımlanır. Devletin şiddet kullanma tekeli ve bunun meşruiyeti de genel olarak kabul görür. Buna dair son dönemlerde önemli tartışmalar ve eleştiriler de var.

Bana sorarsanız, devlet şiddet kullanma tekeline sahip değil. Literatürde de, devletin bu şiddet kullanma tekelini çeşitli gruplarla paylaştığına ya da bazen taşeron gruplara devrettiğine dair tartışmalar yürütülüyor. Paramiliter şiddeti de bu tartışmalar bağlamında değerlendirebiliriz.

Anayasa toplumun kendisi ve devletle arasındaki bir konsensüs olduğundan sanki toplum devlete şiddet tekelini belli kurumlar üzerinden vermiş gibi anlaşılıyor; oysa bu bir yanılsama. Nasıl ki ulus devlet, yaratılmış, hayali bir yapı ise “şiddet kullanma tekeli” tanımı da hayalidir. Ulus devlet, modern devlet şiddetinin komplike halini yeterince tanımlayamıyor. Modern devletin şiddeti kullanma repertuvarı çok daha geniş ve karmaşık. “Şiddet tekeli” kavramı da devletin şiddet ile ilişkisini açıklamakta yetersiz kalıyor.

Paramiliter grupları devletin şiddet aygıtları olarak tanımlamak, devletin şiddet kullanma mekanizması içinde değerlendirmek mümkün mü?

Weber’in tanımının yetersizliğine rağmen paramiliter gruplar, genel itibariyle modern devletin şiddet kullanma meşruiyetine sahip yasal kurumları içinde olmaması gereken yapılar. Çünkü devletlerin orduları, polis gücü ve şiddet kullanma yetkisi verilmiş resmi birimleri bulunuyor. Devlet, polise ve orduya yasal çerçevede şiddet kullanma yetkisini zaten veriyor.

Ama devletin yine de kimi zamanlarda başka gruplarla işbirliği yaptığını görüyoruz…

Demokratik rejimler de, totaliter rejimler de kullanıyor bu yapıları. Bazen devlet bu grupları kendi eliyle oluştururken bazen ise zaten var olan çeşitli grupları kendi amaçları doğrultusunda kullanıyor. Bu grupların ortak özelliği, devlet yanlısı olmaları. Ağırlıklı olarak devletin ya da rejimin taraftarı olan sağcılardan oluşuyorlar ama sosyalizm ile yönetilen ülkelerde de böyle gruplar var. Dolayısıyla paramilitarizm kapitalist ya da sosyalist ülkeler ayrımından çok modern devlet üzerinden tartışılması gereken bir kavram ve aparat.

Modern devletten önce böyle gruplar yok muydu?

Öncesinde de korsanlar, eşkıyalar, paralı askerler, yani böyle farklı silahlı gruplar bulunuyor. Örneğin 1500-1800 yılları arasında İngilizlerin dünyanın farklı yerlerinde çeşitli korsan gruplarla çalıştığı biliniyor. Korsanları günümüz kavramlarıyla tanımlarsak, devletlerle işbirliği yaptıkları ölçüde paramiliter gruplara benzediklerini söyleyebiliriz. Fakat modern devlet, yani ulus-devlet, çok daha farklı bir süreci ifade ediyor. Burada devletin anayasal bir tanımı var ve bundan dolayı devletin resmi organları dışında devlet için silah kullanan grupları paramiliter olarak tanımlıyoruz. Bazı ülkelerde ise paramiliter gruplar, resmi olarak da silahlı birliklerin hiyerarşisi içinde.

Dünyadaki paramiliter gruplara başka örnekler de verebilir misiniz?

Mesela Kuzey İrlanda’daki Protestan paramiliter gruplar ile İngiltere’nin ilişkisini çok net görebiliyoruz. Eski emekli İngiliz askerlerinin bu grupları silahlandırdığı, silah eğitimi verdiği ve yönlendirdikleri biliniyor. 60’lı yıllarda Fransa da Cezayir’de benzer grupları kullandı. İster demokrasi ile ister diktatörlük ile yönetilsin, devlet bu aparatı kullanıyor. Bir niceliksel araştırmaya göre 1981-2007 yılları arasındaki iç savaşların yüzde 88’inde 300’den fazla paramiliter grubun kullanıldığı ortaya konuldu.

Kavramın literatüre girişi 1930’lu yıllara dayanıyor ama yine de Osmanlı’da  paramiliter olarak tanımlanabilecek gruplar var mıydı?

Evet, mesela 1891’de Abdülhamit tarafından kurulan Hamidiye Alayları bu karakterdedir. Geç dönem OsmanlI’da Hamidiye Alayları ve Fedai Birlikleri paramiliter gruplar olarak kuruldu ve kullanıldı. Sonrasında da Teşkilat-ı Mahsusa var.

Hamidiye Alayları, Rusların Kazaklar ile kurduğu gruplardan örnek alınarak kuruldu. İttihat ve Terakki’nin 1909’da iktidarı ele geçirmesi ardından adı, “Aşiret Alayları”na dönüştürüldü, formatında küçük değişiklikler yapıldı ama fonksiyonu aynı kaldı. Elde ettiğim bir kaynağa göre cumhuriyetin ilanından 5 yıl sonra, yani 1928’deki bir askeri törende bile silahlı birlikler tanımlanırken hala Aşiret Alayları’ndan bahsediliyordu.

1913-14’te ise Enver Paşa tarafından Teşkilat-ı Mahsusa kuruldu. İttihat ve Terakki bir siyasi partidir ve Teşkilat-ı Mahsusa gizli bir örgüt, bir paramiliter grup olarak, öncesinde kurulan Fedai Birlikleri’nden yola çıkılarak kuruldu.

Teşkilat-ı Mahsusa’nın resmi adı “Umûr-ı Şarkıyye Dairesi”dir ve imparatorluğun 1913-14 yıllarındaki Balkan Savaşları yenilgisinden sonra yüzünü batıdan doğuya çevirmesi neticesinde kurulmuştur.

Hangi ihtiyaca karşılık olarak?

Bu dönemde Kürtlerde bir aydınlanma süreci başlamıştı ve Ermeniler de ulusal talepleri doğrultusunda örgütlenmeye başlıyordu. İmparatorluk, Balkanları kaybetmişti; Birinci Dünya Savaşı devam ediyordu ve Osmanlı, Rusya ile savaş halindeydi. Bu dönemde Doğu’yu da kaybetme korkusu hakim oldu. Ermeni Soykırımı da, homojen bir ulus yaratma gayesi önemli bir etken olmakla birlikte, “Topraklar elimizden gidecek” korkusuyla da gerçekleştirildi.

1914-16 yılları arasında İmparatorluğun farklı yerellerinde “Genç Osmanlı Dernekleri” adıyla, Teşkilat-ı Mahsusa ile ilişkili 700’den fazla yerel grup kuruldu ve bunlar “rezerv güç” olarak savaşa hazırlandı.

Yerellerde bu güçleri kurma fikri ise Alman ve Belçikalı askeri uzmanlardan gelmişti.

Peki cumhuriyetin ilanı öncesinde ve sonrasındaki tek partili dönemde de paramiliter gruplar kurma kararı devam etti mi?

1912-13’te, Balkan Savaşları’ndan sonra, büyük bir Müslüman göçü gerçekleşti ve gelenler farklı bölgelere yerleştirildi. Balkanlardan gelen bu gruplar, etraftaki Rum köylerinin taciz edilmesi ve insanların göç ettirilmesi amacıyla çeteler oluşturdu. Osmanlı’nın 1918’deki yenilgisi ile cumhuriyetin kurulduğu 1923’e kadarki ara dönemde İpsiz Recep, Topal Osman gibi birçok yerel çete bulunuyordu. Döneme damgasını vuran çeteci ise Topal Osman oldu. Topal Osman, Pontus Rum olan Doğu Karadeniz’de ve Koçgiri’de katliamlar yaptı. Meclisin kurulduğu dönemlerde Topal Osman’ın yaptığı katliamlarla ilgili de tartışmalar yürütüldü. Mustafa Kemal ile Topal Osman’ın bu dönemde anlaştığı söylenir. Keza Topal Osman, daha sonra Cumhurbaşkanlığı Muhafız Alayı’nın başına getirildi, 1923’te ise “Kontrolden çıktı” denilerek, diğer bir ifade ile misyonunun tamamlandığı düşünülerek öldürtüldü.

1923-50 yılları arasındaki tek partili dönem, aynı zamanda Koçgiri (1921), Şêx Said (1925), Ağrı (1926-30) gibi Kürtlerin ulusal nitelikli isyanlarının yaşandığı dönemdir. Bu isyanlar, Kürtlerin uluslaşmaya dair geç kalmış tepkileriydi ve büyük katliamlarla sonuçlandılar. Bu süreçte devlet, yerellerde, kendisiyle işbirliği içinde olan Kürt aşiretlerinden müteşekkil çeşitli milisler kullandı. Tek parti sürecinde ağırlıklı olarak Kürt isyanlarını bastırmaya yönelik devlete bağlı milisler kuruldu ya da var olanlar kullanıldı.

Neden devlet memurları ya da başka bölgelerden insanlar değil de yereldeki aşiretler kullanıldı?

Cumhuriyet de yeni, ordu da yeni ve ordu Kürdistan coğrafyasını bilmiyor, Kürdistan’a hakim olma imkânı yok. Yerelleri eşkıyalardan ama ağırlıklı olarak da devletle işbirliği içinde olan ya da çeşitli tekliflerle devlet safına çekilmiş aşiretlerden oluşturulan milis güçler, devlete bölgeye dair ciddi bilgiler verdiler. 1925’ten 1938’deki Dersim Soykırımı’na kadar bu aşiretler, silahlı milisler olarak kullanıldı.

Cumhuriyetin kurulması ardından gerçekleşen bu milisleştirmede eğitim sisteminin de rolü var mıydı?

Cumhuriyetin eğitim müfredatı, tamamen militaristti. Bu program doğrultusunda Halkevleri, Türk Ocakları gibi farklı kurumlar da kuruldu ve buralarda dönemin İtalya ve Almanya’daki faşist yönetimlerinden örnek alınarak toplumun militarize edilmesi esas alındı.

“Eğitim seferberliği” sözleriyle kurulan Türk Ocakları ve Halkevleri gibi kurumlar, paramiliter gruplar değiller ama toplumun ve özellikle de gençlerin militarize edilmesinde önemli katkılar sundular.

Buna benzer biçimde, asimile edilmesi gereken nüfusun yoğun olarak yaşadığı yerlerde yatılı okullar kuruldu. Lisans tezimi bu konuda yazmıştım: Bu okullar, okuldan çok askeri kışla gibi çalışıyordu.

Yani bu dönemde devletin eğitim sistemi, devletin gençliğini yetiştirmeye, militarize etmeye çalışıyordu. Bunu aynı zamanda “toplumun paramilitarizasyonu” kavramı ile açıklamak yerinde olacaktır; çünkü bu eğitimden geçen siviller, zihin olarak aslında birer askerdir. Böyle bir toplum yaratılıyor.

Bu dönemde kurulan Köy Enstitülerine bu açıdan nasıl bakıyorsunuz? Bu kurumlar, birçok solcu tarafından halen olumlu da değerlendiriliyor…

Evet, bazı sosyalist gruplar bu enstitülerin solcu olduğunu söylüyor, oysa toplumun ve gençliğin Kemalistleştirilmesinde Köy Enstitülerinin rolü, biraz önce bahsettiğim kurumlarla aynıdır. Burada amaç, daha çok mesleki eğitimdir ama bunlar da Kemalist  militarist eğitimin bir parçasıdır. Kemalizm, her tarafa ulaşmak istiyor ve kırsal bölgelere de bu enstitüler üzerinden ulaşıyor.

Köy Enstitüleri, kırsalı sisteme entegre etme projesidir. İlk zamanlarda işlevini yerine getirdi, kırsalı ciddi anlamda Kemalizm’e entegre etti. Bu kurumlardan daha sonra planladıkları fikriyatın dışında kimi olumlu örnekler, bireyler çıkmaya başlayınca 1950’lerin başında, Demokrat Parti döneminde kapatıldılar.

Tek partili dönemden çok partili döneme geçişte devlet yönetiminde nasıl bir değişim oldu?

Tek partili dönemde her şey CHP’nin kontrolü altındaydı; CHP, devletti. Türkiye’de sistem 1946’da değişti ve çok partili sisteme geçildi ama CHP iktidarının değişmesi, 1950’de DP’nin seçimleri kazanması ile oldu. Bu dönemde devlet kurumları içinde de bir kırılma, çatallanma oluştu. Kendilerini devletin asıl sahipleri olarak gören eski devlet elitleri, özellikle ordunun öncülüğünde, bir tarafta; çok partili sistem ile hükümet olan partiler diğer tarafta, ikili bir yönetim oluştu.

Bu dönem ayrıca Soğuk Savaş dönemi, NATO’nun da kurulduğu dönem… Uluslararası konjonktüre bağlı olarak kurulan paramiliter gruplar da oldu mu?

Soğuk Savaş dönemi, kutuplaşmanın net bir biçimde yaşandığı bir dönemdi. Birleşmiş Milletler ve NATO, bu yıllarda kuruldu. Türkiye, Batı blokunda konumlandı. Batı’da yer almak ve NATO üyesi olmak, ordudan eğitime kadar birçok alanda dönüşüm demekti. Bu süreçte orduların yapısı da değişecekti. Türkiye, o dönemde içinde Türkeş’in de olduğu birçok subayı ABD’ye gönderdi, geri dönenlerin bir kısmı Kore Savaşı’nda yer aldı. Bu yeniden yapılanma süreci, 1947’den 1952’ye kadar devam etti.

Aynı dönemde NATO, çokça tartışılan, “Ülkelerde komünizmin engellenmesi amacıyla gizli örgütler kurulmalı” kararını aldı ve “gladyo” dediğimiz böyle gruplar kuruldu.

Türkiye’de de ilk ismi “Seferberlik Tetkik Kurulu” olan ve 60’ların ortalarında ismi değiştirilen “Özel Harp Dairesi” kuruldu. Bu dairenin ismi, 1991’de “Özel Kuvvetler Komutanlığı”na dönüştürüldü. Bu gizli silahlı örgütün eski komutanlarından Kemal Yamak, anılarında, Özel Harp Dairesi’nin Amerika yani NATO’nun ekonomik ve fikri desteğiyle kurulduğunu söyleyecekti.

Kıbrıs 1975 yılında işgal edildikten sonra bile dönemin başbakanı olan Ecevit’in bu gruptan haberi yoktu. Bu grup, devlet tarafından da uzun süre inkar edildi ve eylemlerinin sorumluluğu üstlenilmedi. Oysa Özel Harp Dairesi’nin eski komutanlarından emekli general Sabri Yirmibeşoğlu, sonradan inkâr etse de, 1955’teki 6-7 Eylül Pogromu için “Çok iyi organize edilmiş özel harp işidir” dedi.

Özel Harp Dairesi’nin Türkiye siyaseti üzerinde ne gibi etkileri oldu?

Türkiye’de 1952’den 90’lara kadar gerçekleşen birçok olayda bu grubun çok belirleyici bir rolü olduğu söyleniyor, tartışılıyor. Özellikle gazete kaynaklarında bu konuya denk geliyoruz. Ama Türkiye’de akademide bu konuyu çalışmanın pek imkânı yok.

SSCB’nin yıkılması ile birlikte NATO üyesi birçok Avrupa ülkesi, paramiliter grupları tasfiye etti. Türkiye ise yarı resmi ya da gayriresmi olan bu paramiliter grubu resmi askeri bir birime dönüştürdü. Türkiye’de 50’lerden sonraki paramilitarizmin karakterini ağırlıklı olarak şekillendiren de bu gruptur. “Komünist tehdide” karşı kuruldu ama sadece komünizme karşı kullanılmadı; devletin tehlikeli gördüğü Aleviler, Kürtler, öğrenci gençlik hareketleri, sendikalar gibi hemen hemen herkese karşı kullanıldı.

Normalde ABD, 70’lerin ortasına kadar bu grubun parasını ödedi ama Türkiye’nin Kıbrış işgali sonrasında bu ödenek kesildi. Ecevit’in o dönemde haberinin olmadığı bir örgütten bahsediyoruz. Bu, komutanları, komutan yardımcıları Genelkurmay’a bağlı, yarı veya gayriresmi bir yapılanması olan ve askeri hiyerarşi içinde yer alan bir örgüt fakat eylemleri ve kurumun kendisi kapalı; o yüzden yarı resmi ya da gayriresmi diyorum. Resmiyetle kurduğu ilişkiden dolayı bu grubu “paramiliter” olarak tanımlıyoruz.

50’li yıllar ardından kurulan başka, yeni paramiliter gruplar var mı?

70’lerden itibaren Türkiye’de Komünizmle Mücadele Dernekleri, Akıncılar Derneği gibi yasal siyasetin yanında yasal olarak ortaya çıkmış partilerin silahlı gençlik grupları, Ülkücü Gençlik ve İslamcı gençlik gruplarının milis ve paramiliter yapılanması bulunuyordu. Türkiye’nin çok farklı bölgelerinde, fakat genelde Kürdistan dışında, Komando Kampları kurulmuştu. Bu kamplarda ideolojik ve silahlı eğitimin yanı sıra karate gibi fiziksel eğitimler de veriliyordu.

Türkiye’de 1975-80 yılları arası dönem, Kürt Hareketi’nin solda yer aldığı ama kendisini Türkiye solundan ayrıştırdığı bir “sağ-sol çatışmaları” dönemidir. Sağcılar bu dönemde Komando Kampları’nda yetişen insanları ciddi bir şekilde kullandı, diyebiliriz. Bu dönemi, MHP’nin, yani ülkücü gençliğin içinde yer alan insanların anılarına bakarak anlamak mümkün. Bu kişilerin bir yerlerde eğitildiği, devletin vurucu gücü olarak yetiştirildiği ve 1975-80 yılları arasında ciddi anlamda kullanıldıkları söylenebilir. 70’lerde eğitilen bu kişilerin bir kısmının 90’lı yıllarda Kürdistan’da Özel Tim olarak konumlandıkları da basında ve anılarında yer alıyor.

SSCB’nin yıkılması, Körfez Savaşı...Tek kutuplu dünyanın Türkiye’ye etkisi nasıl oldu?

Bir taraftan Körfez Savaşı ve Ortadoğu’da ciddi bir hareketlilik var. Yine Sovyetler Birliği’nin dağıldığı bir dönem. Çift kutuplu dediğimiz dünya ortadan kalkıyor. PKK, bu dönemde hem lojistik hem de kitleselleşme açısından ciddi bir güç elde ediyor. Büyük serhildanlar var. İnsanların PKK’ye desteği ciddi şekilde artmış durumda.

PKK’nin silahlı mücadeleyi başlatmasından yıllar sonra dönemin bazı generalleri, “Biz doğuyu kaybedeceğimizden korkmaya başladık” diyorlar. Muhtemelen devletin idari ve askeri bürokrasisinin içerisinde böyle tartışmalar var. Çünkü devletin kapasitesi oldukça zayıf. Bu dönemde devlet yeni bir strateji oluşturmaya başlıyor.

Tezimde bunu “düşük yoğunluklu savaş stratejisi” olarak tanımladım. Ordudaki subaylar, birçok akademisyen ve araştırmacı da uygulamaya konulan yeni savaş stratejisini böyle tanımlıyor. ABD ordusunun, dolayısıyla NATO ülkelerinin özellikle ulusal kurtuluş hareketlerine karşı kullandığı bir strateji bu ve ABD tarafından Türkiye’de uygulamaya konulmuştur. Ulusal kurtuluş mücadelesi verilen ülkelere destek amaçlı ABD ordusunun oluşturduğu stratejinin asıl hedefi, silahlı gerilla güçleri değildir. Çok komplike olan bu stratejide ağırlıklı olarak muhalif silahlı grupları destekleyen siviller hedeflenmiştir.

Devlet yapısal bir dönüşüme gidiyor, orduyu değiştirip dönüştürüyor. O eski konvansiyonel, hantal Sovyet tehdidine karşı oluşturulmuş orduyu dönüştürüp daha mobil bir ordu sistemi kuruyor. Bolu ve Kayseri Komando Tugayları bu mobil ordu sisteminin sonucu kurulmuştur. Bu iki askeri birimi “paramilitarizm ile militarizm arasında gidip gelen gruplar” olarak tanımlıyorum. Çünkü eylemleri ve yaptıkları itibariyle paramiliter grup gibi hareket ediyorlar ama öte taraftan ordunun resmi birimleri.

KÖH’ün ortaya çıkışı ile birlikte Türk devleti, mevcut paramiliter gruplarda ne gibi değişikliğe gitti?

1984’te silahlı mücadele ve peşi sıra çatışmalar başladığında Soğuk Savaş dönemi devam ediyordu ve hala kapitalist devletler için “komünist tehdit” söz konusuydu. Türkiye de komünizm karşıtı cephede yer alıyordu. Türkiye’nin ordusu Sovyet işgaline göre konumlandırılmış “konvansiyonel” dediğimiz hantal yapıya sahip bir NATO ordusuydu. Muhtemelen PKK’yi de Şêx Said veya Ağrı İsyanı gibi kısa sürede bitireceklerini düşündüler.

Türkiye’deki yönetici elit, ordunun yapısında çok fazla değişiklik yapmadan çeşitli paramiliter gruplar kurarak PKK ve destekçileri ile savaşı sürdürebileceğini hesapladı. Ordunun yapısını çok değiştirmeden bir ara çözüme gittiler. İlk anda, yani 1985 yılında koruculuk sistemi kuruldu. Normalde köy koruculuğu, PKK ile savaşmak için kurulmamıştı; araziyi ve kırsal alanı çok iyi bilmelerinden dolayı ağırlıklı olarak istihbari amaçlarla kuruldu.

Eski istibaratçı Ayhan Çarkın, 1986 ile ilgili bir verdiği bir ifadede -Hasan Kundakçı da anılarını yazdığı kitabında bu bilgilere yer vermiştir- 1985 sonu 1986 başlarında birkaç yüz kişiden oluşan Özel Tim’in oluşturulduğunu ve Kürdistan’a gönderildiğini söyler.

Bu Özel Tim ekibi buralarda kontrolü sağlamanın yanında çatışmalara giden bir ekiptir. Tezimde de iddia ettim: Devlet bu grupları ağırlıklı olarak istihbarat ve sivillerle PKK arasındaki bağı tespit etme veya koparma amacıyla kurmuştur.

Gayriresmi olarak tanımladığım JİTEM ve Hizbullah da bu dönemin paramiliter yapılanmalarıdır. Son dönemlerdeki tartışmalardan, devletin yazışmalarından, Susurluk Raporu’ndan ve Kürt halkından JİTEM’İ biliyoruz. 1987 yılında kuruluyor ama hala reddedilen bir birim. Tüm Kürdistan ve Türkiye JİTEM’i biliyor ama devlet reddediyor. 1984-1991 arasındaki süreci bu şekilde değerlendirmek gerekiyor. Durum 1991’den sonra fazlasıyla değişiyor.

Doktora teziniz de özellikle 90’lı yılları kapsıyor. 90’lı yıllarda JİTEM ismi her Kürdün bilincinde. Çalışmanızda JİTEM ile ilgili ne gibi sonuçlara ulaştınız?

TBMM’de darbeleri araştırmak için kurulan komisyonunun 2012 yılında hazırladığı ve yaklaşık bin 500 sayfadan oluşan raporda enteresan bir ifade bulunuyor. Raporda JİTEM’in Özel Harp Dairesi örnek alınarak kurulduğu söyleniyor. Ordu reddetse de JİTEM elemanı olduklarını ve işledikleri cinayetleri açıklayan birçok kişi var. Eski Batman Valisi Salih Şarman, “Rutin Dışı” isimli kitabında “JİTEM vardı ve biz gayet iyi ilişkiler içerisindeydik” minvalinde ifadeler kullanıyor. Özel Tim, Köy Koruculuğu ve JİTEM, devlet tarafından kurulan silahlı paramiliter gruplar.

Hizbullah’ı bu dönemdeki paramiliter gruplardan ayıran özelliği nedir?

Hizbullah da benzer biçimde yasal olmayan, devlet tarafından direkt kurulmayan ama devlet tarafından kullanılan bir grup. JİTEM gibi gruplardan daha farklı.

1970’ler sonu, 80’ler başında radikal İslamcı Kürtlerin Batman’da oluşturdukları illegal bir örgüttür. 1991-1995 süreci Kürdistan’daki çatışmaların en yoğun olduğu süreçtir. 1993 ile 1994, şiddetin zirvede olduğu, köylerin yakıldığı, faili meçhullerin, zorla kaybetmelerin en fazla yaşandığı yıllardır. Hizbullah tam da bu dönem silahlanıyor, radikalleşiyor.

Arif Doğan, “JİTEM’i Biz Kurduk” adlı kitabında, Hizbullah’ı PKK’ye karşı kendilerinin kurduğunu söyler ama Hizbullah’ın kendi kaynaklarına baktığımızda 1970 sonlarından itibaren, özellikle 80’li yıllarda bu ekip zaten var. Bu ekip İran’a gidip gelen gruplar içerisindedir. Lübnan’da İran’ın desteklediği Hizbullah grubu bulunuyor. Türk Hizbullah’ı ya da Kürt Hizbullah’ı dediğimiz grup, radikal Selefi-Sünni bir gruptur. Hizbullah’ın PKK yanlısı Kürtlere (hem PKK hem de rakip İslamcı grupların destekçilerine) karşı uyguladığı şiddet, ağırlıklı olarak 91-95 yıllarını arasını kapsıyor.

Kimileri 95’ten itibaren Kürtlerin içindeki iç tartışmalarla, hatırı sayılır insanların araya girmesiyle çatışmaların azaldığını söyler. İşin bir tarafı bu olabilir ama diğer taraftan 95’ten sonra Hizbullah’ın şiddeti azalıyor. Devlet mi yoksa Hizbullah mı bunu istedi, buna dair net bir bilgi yok.

Devlet kendisi için bu kadar kullanışlı bir aparatı neden ortadan kaldırmış olsun ki?

Muhtemelen devlet, Hizbullah’ın yapması gerekeni yaptığını, büyümesi durumunda kendilerine de zarar vereceğini düşünerek 1995’te Hizbullah’a yöneldi, birçok üyesini tutukladı. Çok fazla Kürt sivilin öldürülmesinden sorumlu bir yapı Hizbullah. Sivillere yönelik bu katliamlarla çok ciddi “savaş tecrübesi” elde etmiştir. Devlet muhtemelen sivil katliamlarla elde edilmiş bu savaş tecrübesinin kendisine yöneleceğinin muhasebesini yaptı. 95’ten itibaren Hizbullah’a yönelik ciddi tutuklamalar var. 2000’li yıllara gelindiğinde, Hizbullah iddianamesine bakılırsa, 4 bin civarı kişinin tutuklandığını görüyoruz. Bu grubun liderleri, 200’e yakın kişinin öldürülmesinden sorumlu tutuluyor ve Kürtler, özellikle Batmanlılar ve o dönemin gazetecileriyle yaptığım mülakatlarda, Hizbullah üyelerinin askeri kışlalarda eğitim aldıklarını dile getirdiler. Bu ekibin eğitim yeri ile askeri kışla arasında birkaç yüz metre olduğunu, eğitim verenlerin de çok büyük ihtimalle emekli askerler olduğunu söylediler. Ki buna dair zaten çeşitli itiraflar var.

Hizbullah ve JİTEM’in sivil katliamlarına en fazla Mardin, Amed ve Batman’da rastlıyoruz. Bölgeler arasında paramiliter gruplar, paramiliter grupların şiddeti ve çatışma yoğunlukları arasındaki farkın temel nedenleri neler?

Devlet 1980’lerin sonlarından itibaren PKK’ye karşı yerel bir kontrgerilla ordusu kurmayı uzun süre tartıştı. Bu tartışmayı başlatan da Cem Ersever’di. Fakat 1990’lara gelindiğinde büyük ve oldukça göze batan, hukuk dışına çıkmış bir ordu yerine her bölgeye özgü daha küçük ölçekli, yeri geldiğinde gerçekleştirdikleri eylemlerde devletle olan bağı reddedilebilecek gruplar ve çeteler kuruldu. Ayrıca her bölgenin toplumsal yapısı da göz önünde tutuldu. Kimi bölgelerde paramiliter şiddet açıktan kullanılsa da farklı bölgelerde din ya da benzeri daha farklı araçlar devreye sokuldu.

Genel olarak çatışmaların fazla olduğu ve PKK’ye halk desteğinin görece daha belirgin olduğu yerlerde paramiliter gruplar daha aktif kullanıldı. Bazı yerlerde bazı paramiliter grupların öne çıkması ise diğer bir etken. Örneğin Hakkari’de “korucular” oldukça aktif kullanıldı ama yukarıda saydığınız illere göre JİTEM daha az kullanıldı ya da öyle gösterildi.

Bingöl, Dersim hattında Yeşil ve ekibi vardı zaten. Mardin, Diyarbakır ve Batman’da JİTEM ile birlikte Hizbullah çok yoğun kullanıldı. Yine yerellerdeki paramiliter grup liderlerinin rolleri de bu farkları oluşturan nedenlerden.

Durum oldukça komplikedir. Yani devletin kurdukları, devletin stratejisi doğrultusunda hareket ediyor. Devletin kurmadığı ama işbirliği içerisinde olan kimi gruplar da o doğrultuda hareket ettiriliyor. İsmet Sezgin, İçişleri Bakanı olduğu döneme dair Hizbullah'la ilgili bir soruya, “Bazı gruplar bazı amaçlar doğrultusunda kullandırılmış olabilir” şeklinde cevap vermiştir. PKK yanlısı sivilleri elemine etmek için kullandıklarını dile getirmese de Hizbullah, 90'lı yıllarda bu amaçla kullanılmıştır.

Bu yıllar zaten paramiliter grupların en aktif kullanıldığı dönem...

Kürdistan’daki İnsan Hakları Derneği, TİHV ve farklı sivil toplum kuruluşlarının hazırladığı kimi raporlara bakıldığında katliamlar, köy yakmalar, zorla kaybetmeler, faili meçhul cinayetler ve yargısız infazlar, 1991’den sonra çok hızlı bir şekilde artıyor. 93-94 zirvedir. 96’lardan sonra yavaş yavaş azalıyor.

90’lı yıllarda Kürdistan’da büyük bir vahşet yaşanırken Türkiye’de toplumun buna tepki vermemesini nasıl yorumlamalıyız?

Bu yıllarda Türkiye, günümüzdeki gibi çok ciddi bir ekonomik sıkıntı yaşıyordu. Özel televizyon kanallarının, özel medyanın yeni yeni çıktığı bir dönemdi ve devlet, basını ciddi şekilde kullandı. Neyin haberinin yapılıp yapılmayacağına dair çok ciddi kriterler vardı. Toplumun “rahatsız olacağı” çok fazla şey haberleştirilemiyordu. Ağırlıklı olarak “terörizm”, “bölücülük” ve “ülke elden gidiyor” üzerinden tartışmalar yürütülüyordu. Toplum böylelikle kutuplaştırılıp saflar netleştiriliyordu.

90’lardaki toplum, 1970’lerdeki “duyarlı” diyebileceğimiz toplum gibi değil. 90’larda toplum, devletin yedeğine alındı. Çünkü 1980 Darbesi toplumu adeta ezmişti. Ciddi insan hakları ihlalleri yaşanmıştı. On binlerce insan gözaltına alınmış, yüzlercesi öldürülmüştü. Diyarbakır Cezaevi başta olmak üzere her yerde işkence hat safhaya ulaşmıştı.

1980-1990 arasında toplum, eğlence sektörüyle, ekonomik olarak zengin olma hayalleriyle, çatışmalardan uzak tutmak için üretilen yalan haberlerle gerçeklikten koparılarak adeta “siyasetsizleştirildi”. Siyaseten hakkını arayan toplum ortadan kaldırıldı. Toplum hem savaşın nedenlerinden ve sonuçlarından hem de siyasetten uzaklaştırılmıştı.

Bu dönemde Kürdistan’daki savaşla ilgili görüştüğüm ve kendilerini seküler, demokrat olarak tanımlayan Türkiye’nin batısından bazı insanlar, yaşananlardan haberlerinin olmadığını belirtti. Öyle bir mekanizma kuruldu ki, bir süre sonra insanlar buna ciddi şekilde inanmaya başladı. Toplumun Kürdistan’da yaşananlardan haberi olan kısmı ise devletin yedeğine alındı.

Ayhan Çarkın’ın itiraflarında “Biz yaptık” dediği birçok olay, o yıllarda medyada “PKK yaptı” denilerek lanse ediliyordu. Ayrıca o dönemde Kürdistan’da bulunmuş askerlerin anılarının satır aralarında da zaten ağırlıklı olarak birçok şeyi görmek mümkün. O dönem görev alan generallerden biri, bazı hakim ve savcıların kendi lehlerinde karar vermediklerinde evlerinin yanlarına bomba atarak kararlarını değiştirmelerini sağladıklarını söylemişti.

Elbette bu itirafların ve açıklamaların yerini bulması için hukuki sürecin işletilmesi, somutlaştırılması ve yüzleşme sürecinin gerçekleşmesi gerekiyor. Bu yüzleşme sürecinden sonra hesaplaşma süreci olmalı.

Türkiye’de paramiliter yapılar, mafya ve devlet ilişkisi denildiğinde Susurluk’taki malum kaza akla gelir. Susurluk Olayı neden önemli?

1996, bütünüyle bir kırılma sürecidir. Devlet PKK’yi, PKK devleti yenemeyeceğini 1996’ya gelindiğinde anlıyor. 1996’daki asıl kırılma ise Susurluk’ta gerçekleşti. Susurluk, 1950’lerden itibaren devlet içerisindeki çeteleşmeyi, paramiliterleşmeyi; iç içe geçmiş çete, mafya, bürokrat, asker, polis, siyasetçi arasındaki karanlık ilişkiyi açığa çıkardı. Siyasetsizleştirilmiş toplum bile buna tepki gösterdi. İnsanlar ilk defa ciddi anlamda siyasi taleplerde bulundu. “Temiz siyaset” gibi ifadeler kullanıldı. “Bir dakika karanlık eylemleri” yapıldı. Devlet 1991’de başladığı stratejik dönüşümle ölüm mangalarına dönüştürdüğü paramiliter grupları kısmen de olsa geri çekti ya da sönümlendirdi.

98-99’dan itibaren Türkiye’nin AB üyelik süreci tartışılmaya başlandı. Devlet ise o döneme kadar birçok katliam yapmış, birçok insan hak ve özgürlükleri ise tamamen ortadan kaldırılmıştı. Türkiye’nin demokrasi ve insan haklarına dayalı prensiplere aykırı olan bu savaş uygulamalarıyla AB’ye üyeliği söz konusu değildi. Ekonomik ve siyasi birliğe dahil olmak istiyorsa bazı kriterleri yerine getirmesi gerekiyordu. AB üyelik şartlarının tartışıldığı bu süreçte devlet, paramiliter gruplarını ciddi anlamda Kürdistan’dan geri çekti.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.