Türklük Sözleşmesi'nin yankıları: Kulüp

Toplum/Yaşam Haberleri —

26 Kasım 2021 Cuma - 20:03

Kulüp

Kulüp

  • Netflix’in yeni yapımı Kulüp, yayına girdiği günden itibaren oldukça beğeni alıp konuşulan bir dizi oldu. İlk bakışta tarihsel bir gerçekliğe atıfta bulunan böyle bir dönem dizisini kimse beklemiyordu. Ancak Kulüp, olup bitenlerin ustalıkla gizlendiği resmi tarih anlatısına yekten bir darbe vurmayı hedeflemiş. İlk bakışta bunu başarmış gibi de görünüyor.

 

BİLGE AKSU

Netflix’in yeni yapımı Kulüp, yayına girdiği günden itibaren oldukça beğeni alıp konuşulan bir dizi oldu. İlk bakışta tarihsel bir gerçekliğe atıfta bulunan böyle bir dönem dizisini kimse beklemiyordu. Malumunuz, Türkiye’de dönem işi denildi mi genellikle 12 Eylül etrafında ortaya çıkan işler akla geliyor. Ya da Hatırla Sevgili tarzı, 12 Eylül’e giden yolu açan olayları anlatan diziler belki. Bu anlamda Kulüp dizisi ilk vaadini sağlam verenlerden.

Hikaye 1950’ler İstanbul’unu odak almış. Özellikle Beyoğlu/Pera çevresinde yerleşik bulunan dönemin yahudi toplumunun gündelik yaşantısı hakkında epey çıkarımda bulunabiliyoruz. Konuştukları dil, yaşam tarzları, kültürel yaşayışları ve daha birçok ayrıntı dizide tatmin edici şekilde işlenmiş. Yahudi cemaatinin birbiriyle olan dayanışmaları, dini ritüellerine sahip çıkma şekilleri de hem bireysel hem topluluğun çoğunu temsilen kendine yer bulabilmiş.

Odağımızda bir cinayet sonucu hapse giren Matilda var. Gökçe Bahadır’ın canlandırdığı bu karakter, dönemin baskın ‘müslüman’ nüfusunun içinde kendine yer bulmaya çalışan otuzlarında bir kadın. Fakat onun hikayesi, dizinin anlatı zamanından çok önceye uzanıyor. 17 yıl önce, aşık olduğu adamı öldürmesi sonucu başlayan mahkum hayatı, yıllar sonra çıkarılan bir genel afla son buluyor. Dizinin giriş sekansında cinayeti, ikinci sahnede ise af haberinin radyolarda yankılanışını görüyoruz. Yıllarını dört duvar arasında geçiren Matilda da bu haberi alır almaz gerekeni yapıyor ve özgürlüğüne kavuşma yolunda ilk adımlarını atıyor. Esasında en büyük arzusu, İsrail’e göç etmek. Fakat bunu yapmasının önünde, on yedi yıllık bir engel var: Raşel…

Varlık Vergisi yılları

Matilda’nın işlediği cinayetin arka planını dizinin ilerleyen bölümlerinde öğreniyoruz. 40’lı yılların başında, zengin bir babanın kızı olan Matilda, babasının en çok güvendiği elemanıyla aşk yaşarken, coğrafyamızın gerçekleri yüzlerine bir bir çarpıyor. Her şeyden önce, bir müslüman ve yahudi arasında kurulacak evliliğe onay verilmesi bir hayal. Fakat Matilda aşkının gücüne öylesine güveniyor ki, bu sorunu aşamamak gibi bir ihtimali dahi göz önünde bulundurmuyor. Bu konudaki kararlılığını, aşık olduğu adamın elini tutup kendi karnına koyduğu an anlıyoruz. Babasının izin vermeye mecbur olduğunu belirtmeyi, hamile olduğunu duyurarak seçiyor. Fakat iş ailelerin onayıyla kalmıyor. Türkiye’deyiz ne de olsa. Dönemin İsmet Paşa hükümetinin gözü dönmüş şekilde hazırlayıp onaylattığı Varlık Vergisi devreye girince olanlar oluyor. Matilda’nın büyük aşkı, yıllar boyu yanında çalıştığı kişiye ihanet ediyor. İhbar sonucu baba apar topar tutuklanıp Aşkale Çalışma Kampı’na gönderiliyor. Ve ne ondan, ne de birlikte gittiği birçok akrabasından bir daha haber geliyor. Bu, Matilda’nın yapayalnız kalması demek. Uğradığı bu ihaneti affetmiyor ve büyük aşkını, kızının babasını gözünü kırpmadan öldürüyor.

Raşel işte bu birliktelikten doğan bir meyve. Bir müslüman ve yahudi çiftin çocukları. Fakat Matilda hapse girdiği için, bizim Raşel’le ilk karşılaşmamız yetiştirme yurdunda gerçekleşiyor. Tanıtıcı sahnelerde Raşel’in, yurt hayatından şikayetinin olmadığı fakat yerinde duramayan haşarı bir genç kız olduğu anlaşılıyor. Ayrıca sağlam bir vicdani yönü var. Arkadaşı Tasula’nın, kendine fazlasıyla güvenen bir işletmeci tarafından zor durumda bırakıldığını öğrenince, ona yardım etmekte hiç tereddüt yaşamıyor. Tasula’nın kimlik belgesine, Kulüp adlı mekanın işletmecisi Çelebi tarafından el konulmuş. Bir bakıma şantaj. Böylelikle Çelebi, Tasula’yı istediği gibi kullanacak ve çalıştıracak. Raşel bunu duyduktan sonra Kulüp’e bir gece vakti gizlice girip Tasula’yı bu dertten kurtarmak istiyor. Fakat suçüstü yakalanınca işler birbirine giriyor.

Tam bu esnada hapisten çıkan Matilda, yetiştirme yurdunun kapısını çalıyor. Yıllar önce emanet ettiği kızını görmek ya da yurt müdürünün de desteğiyle İsrail’e dönmek seçeneklerinden birine yönelmeyi planlamış. Ama Raşel’in hırsızlıkla suçlandığını öğrenince işler değişiyor. Yıllardır görmediği kızının, Kulüp’e verdiği zararı tazmin etmek zorunda. Bunu sağlamak için de Çelebi’yle bir anlaşma yapıyor ve Kulüp’te çamaşırcı olarak işe başlıyor.

Kulüp’ün arka planı: Azınlık meselesi

Dizinin diyalojik yapısını oluşturan Kulüp adlı mekan, 50’li yıllar Pera’sının gözde mekanlarından biri. Sahibi Orhan, vizyoner bir patron. İşletmeci Çelebi ne kadar despot ve karanlıksa, Orhan bir o kadar munis ve güvenilir. Zaten en büyük hamlesi de bu güven ilişkisi üzerine kurulu. Dönemin aykırı karakteri Selim Songür, hayal ettiği sahne şovunu sergilemek için kapı kapı dolaşıp her seferinde aşağılanırken, Orhan Bey ona sahip çıkıyor. İmkanlarını seferber ediyor ve Selim için ne gerekiyorsa yaptırıyor. Bu güven ilişkisi her ne kadar Selim’in bocalamasıyla yara alsa da, karşılıklı bir anlayış sonucu kaldığı yerden devam ediyor.

Bu noktada dizinin arka planında yatan azınlık meselesine değinmemek olmaz. İşletmeci Çelebi, Kulüp çalışanlarının çeşitli etnik ve dini aidiyetlerinin olduğunu bilse de bunu görmezden gelmeyi, hatta mümkün olduğunca ortadan kaldırmayı tercih ediyor. Dönem Türkiye’sinin yıllar boyu gerçekleştirdiği politikanın aynısı. Matilda’nın Şabat’ı da, çalışan işçilerin Cuma namazı da onun için gereksiz işler. Aslolan çalışmak ve fayda sağlamak. Çelebi bu yönüyle, geleneksel Türk-İslam sentezinin tam ortasında yer alan seküler bir cumhuriyet insanı.

Patron Orhan ise daha ılımlı bir görüntü veriyor. Hatta dönemin ‘Türk’ topluluğuna kıyasla epey vizyoner. Fakat onun sakladığı gerçeği öğrendiğimizde fikrimiz de değişiyor. Annesinin acımasız tavırları karşısında çaresiz hisseden Orhan, ne yapıp edip kendini kanıtlama arzusu duyarken, Kulüp’e kabul ettiği Selim Songür’ün yeni gösterisi epey ilgi çekince, dünya standardının dahi üstünde kabul edilen bu girişim, milliyetçi bir oluşum tarafından ödüllendirilmek isteniyor. Çünkü böylesi bir girişimin ‘Türk’ işletmesinde ortaya çıkması onlar için oldukça heyecan verici. Fakat bir şartları var, Kulüp’te hiç gayrimüslim çalışmayacak… Ödül töreninin olduğu sahnede annesi Mevhibe’nin Orhan’a gerçek ismiyle, yani Niko diyerek hitap ettiği an kafamızda birçok pencere açılıyor. Fakat bu noktada Orhan, nam-ı diğer Niko’nun vizyoner bir karakter olarak tasarlanmasında Rum kökenli olmasının yatıp yatmadığına bir cevap vermek aşırı okuma olacağından, teğet geçmeyi tercih ediyorum.

Selim Songür karakteri

Asıl mesele benim açımdan şu: Orhan’ın annesiyle yaşadığı kendini kanıtlama arzusunu, o dönemin ‘yerel’ standartlarına hiç uymayan Selim Songür karakterinin de babasıyla yaşadığını görüyoruz. Selim, ailesi tarafından soytarılıkla suçlanan, aşağılanan biri. Sebebi de görülmemiş sahne şovlarının peşinde koşması. Dizide de vurgulandığı üzere, bırakın Türkiye’yi, dönemin Avrupa’sında dahi böyle bir eğlence anlayışı mevcut değil. Bir kere sahnede assolistlik yalnızca kadınlarla özdeşleştirilen bir durum. Selim’in kadın olmamasına karşın bu işi üstlenmesi ailesi için bir utanç vesilesi. Dolayısıyla Selim de peşinde koştuğu hayallerinin gerçekleşmesini en çok, babasına kendini kanıtlamak için istiyor.

Bu da alegorik bir okumayla bizi, azınlık ya da dezavantajlı bir gruba mensup olmanın sosyal psikolojisine sürüklüyor. Rum kökenini saklayan Niko’nun Orhan olma çabasında, annesinin çok ötesinde bir otoriteyi temsil eden müesses nizama kendini kanıtlama çabası varmış gibi görünüyor. Malum, cumhuriyetin yetiştirdiği kuşak, Osmanlı’nın son dönem Türkçü isimlerinin tedrisinden geçmişti. Bu ırkçı yönelimin, başta büyük bir çatışmaya giriştiği İslamcı klikle olan barışmasını, Türklük Sözleşmesi kitabında detaylı şekilde anlatıyordu Barış Ünlü. Türkçülük ve İslamcılık yaklaşımları, cumhuriyetin inşasından sonra, bilhassa Mustafa Kemal sonrasında birbirine yaklaşarak geri kalan azınlıkları dışlamaya dönük bir siyasi harekete evrilmişti. 1915’te Ermeniler, 1950’lerde Rumlar ve Yahudiler gibi gayrımüslimler üzerinden pompalanan İslamcı eğilim, aynı süreçte bu kez müslümanlık bayrağının altında yan yana durduğu Kürtleri dışlarken de Türkçülük başlığına sığınıyordu. Hal böyle olunca, gerçek kimliğini saklayan Rum kökenliyle, ortalamanın dışında bir kişilik geliştiren Selim Songür’ün dayanışması anlamlı bir sonuca götürüyor bizi. Selim, olduğu haliyle kabul edilmeyen fakat yine de azınlık mensubu olmadığından, ufak tefek avantajlar taşıyan bir karakter. Örneğin ödülün verilme şartı olan gayrımüslimlerin Kulüp bünyesinde çalıştırılmaması kararından hiç etkilenmiyor. Yine de, Türk-İslam sentezinin arzuladığı modele ters düştüğünden, varoluş sancısı çekmekten kurtulamıyor.

Türk-İslam modeli

En avantajlı konumdaki Çelebi, arzulanan Türk-İslam modelinin kusursuz bir yansıması. Ki yanında çalışanlara sergilediği davranışların arkasında yatan özgüveni buna borçlu. Yine aşırı okumaya kaçmadan, kendi görüşümü belirtmem gerekirse, Kulüp’te çalışacak genç kadınları önce evine davet edip ‘hünerlerini göstermelerini’ istemesi de günümüzde ortaya çıkan malum sentezin birebir yansıması gibi görünüyor. Matilda’yı katil diye, Raşel’i hırsız diye aşağılayan bu karakterin, bahsi geçen fiillerinden sonra kimseye ahlak satmamasını beklersiniz ama nafile. Günümüz İstanbul’unun Başakşehir’inde, Arnavutköy’ünde stüdyo daire sahibi olan ‘ahlaklı’ yöneticilerimizden de beklememiz gerektiği gibi…

Öte yandan Raşel de bu sentezin sonucundan nasibini alıyor. Deliler gibi aşık olduğu taksici İsmet’e kendini Aysel diye tanıttığında, mutlu bir aşka yelken açmalarının önünde hiçbir engel yok. Fakat bir akşam, Raşel’e Aysel diye seslenen İsmet’i duyan Matilda, olup biteni anladıktan sonra kızını kesin bir dille uyarıyor. Ona göre, İsmet Raşel’in yahudi olduğunu anladığında artık onu sevmeyecek. Elbette 17 yaşındaki Raşel’in romantik eğilimi, bu gerçeği görmesini engelleyen bir unsur. Ciddiye dahi almıyor bu iddiayı. Fakat çok geçmeden, İsmet’e adının Raşel olduğunu ve yahudiliğini ‘itiraf’ edince, İsmet’in tokatı Raşel’in yüzünde patlıyor. Tıpkı babasının, varlık vergisi zamanında annesine attığı sembolik tokat gibi. Birinin müslüman olmayışı, dönemin yerleşik Türk-İslam nizamı için işte bu kadar tepkiye gebe.

Kısacası, meraklısı dışında çoğu kişinin bilmediği bu dönem Türkiye’sini ele alan Kulüp, olup bitenlerin ustalıkla gizlendiği resmi tarih anlatısına yekten bir darbe vurmayı hedeflemiş. İlk bakışta bunu başarmış gibi de görünüyor. İnternetteki bazı izleyici yorumlarında varlık vergisinden ya da çalışma kamplarından haberdar olmayan gençlerin şaşkın itiraflarına bakınca bu sonuca varmamız pek zor değil. Bakalım yarattığı etki, dizinin geri kalanında da sürecek ve üzeri örtülmüş başlıkların tartışılmasını sağlamaya yetecek mi…

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.