- Gerilla tarifine uyuyordun. Uzun boy, heybetli duruş, kararlı adım, cesur bakışlar, her yükü sırtlayacak güç, zorluklara göğüs germeye hazır duygu ve düşünce... Ve daha nice özelliğin sığıyordu o tarife.
- Buruk kalmış kalbinle ve özlemle dolmuş kabınla savaşın ateşine katıldın. ‘Neredeysen en önde katıl’ sözü devrimciliğin kitabı ve pratiğiydi. Sen de öyle yaptın. Devrimcilik ne diyorsa onun hakkını vermeye çalıştın, dolu dolu yaşadın ve savaştın.
- Hatıran hep yanıbaşımızda. Bir devrimci nasıl yaşamalıysa öyle yaşamış olman tek tesellimiz. Ölümün kitabın son sayfası olmadığını biliyoruz ve kaldığın sayfanın sonrasını yoldaşların çeviriyor.
ŞİYAR DÊRSİM
Yoldaşlığımız her birimizin yaşamından derledikleriyle bizi bir öykünün başında buluşturdu. Bir zamanı kattı o öyküye. Topladı bizi yolların başucunda. Yollar kısa mı uzun mu bilinmez. Çok da kısalığına uzunluğuna bakmıyorduk. Sadece o yollara düşecektik, bunu biliyorduk. Gençlik de biraz uzun uzadıya düşünmekten çok, kararı uzatmamak değil miydi? Rastgele değildik ancak o anın hakkını vermek gerektiğini anlıyorduk. Bir öykünün başlangıcında sözümüzü ve yüreğimizi döktük yolumuza.
Ardından zorluklarla örülü bir ara süreç yaşamıştık. O zaman kalabalıktık ve farklı yolları deneyenlerimiz olmuştu. Yakalananlar, gelemeyenler derken altı kişi kalmıştık. İlk denememiz başarısız olmuştu. Kararımız kesindi ama yol bulamıyorduk. İçimizde gerillayı gören tek kişi sendin ve o gördüğün gerillayla ayarlamıştın yollarımızı. Sabırsızdık ve heyecanlıydık. Çoklu denemelerin başarısızlığına, senin yarattığın çözüm derman olmuştu ve ikinci denemede kavuşmuştuk hayallerimize.
‘Bunların hepsi parlıyor’
Bizi karşılayan gerilla “Bunların hepsi parlıyor” demişti. Beşimiz gerillayı ilk defa görüyorduk ve kulaklarımızda onun sesi, gözlerimizde onun bakışları dolaşıyordu. İlk günümüz, altı biz, iki de gerilla. Yürüyoruz köylerin içinden ve ulaşıyoruz gerilla oluşumuzun ilk gecesine. Mazlum ve Delil Doğan arkadaşların mezarının kıyısındaki ormanlıkta gerilla oluşumuzun ilk gününe uyanıyoruz. Hepimiz bir ad buluyoruz kendimize ama sen Ulaş olarak kalıyorsun. Kitabın ilk sayfasını çevirmiştik ama sen erken çevirmiştin.
İlk soğuk yiyişimiz, ilk aç kalışımız, çaysızlığımız ve ardı sıra gelen ilk mahrumluklarımız bize gerillaya hazırlığın olmadığını, gerilla olununca hazırlıkla diğerlerinin iç içe olduğunu anlatıyordu. İlk gün ve gece başlıyordu her şey. O an anlıyorduk hayatımızın başka bir evrene açılan kalın bir sayfasını çevirdiğimizi.
Kararlı, cesur ve heybetliydin
Gerilla tarifine uyuyordun. Uzun boy, heybetli duruş, kararlı adım, cesur bakışlar, her yükü sırtlayacak güç, zorluklara göğüs germeye hazır duygu ve düşünce... Ve daha nice özelliğin sığıyordu o tarife. Çeviktin, güçlüydün ve adımların sağlamdı. Köy yaşamışlığı vardı üzerinde. Şehre alışamamış, kırsalın kokusunu en derinlerine çekenlerdendin. İlk günlerden senin gerilla olma ve pişme sürecinin uzamayacağını anlamıştık. Sözün, iraden, inadın, hayatı çekip çevirme azmin o yaşamın zorluğuyla karşılaşınca tökezletmedi seni.
Gerillanın düşüncesi, duygusu erken oluşmuştu sende. İlk zamanları hafif duygu ve düşünce sıyrıklarıyla atlatmıştın. Gerillada önemliydi o ilk zamanlar. Çoğu zaman ne oluyorsa o zaman oluyordu. Kalmak ve gitmek arasında ayrılan yollara güç getiren yürek ve irade gerekiyordu. Ara bir zamandı herkes için ama sen çok ara vermedin. Bir gerçekliğin içine doğmuş gibiydin. Ne düşüncen ne ayakların yalpalamadı.
‘Üç defa öpecem onları’
Zorlu bir Dêrsim iklimine yetişmiştik. Baharın başıyla başlayan ve gerillayı söküp atmayı amaçlayan operasyonların ardında kalan hüzün ve acı iklimi vardı. Yitirilen yoldaşların anıları her yanımızı sarmıştı. Ağırdı ve gülüşleri çalınmıştı yoldaşların. Tam da öyle bir zamana denk gelmiştik ve arkadaşların yüzüne bir gülümseme yayılmıştı. Faik arkadaş (Emrullah Menteş), “Onlar gelsin, üç defa öpecem” demiş haberimiz olmadan. Onun yanına yetiştiğimiz günün ertesi, sabah kalktığımızda öpmüştü bizi. Yorgunluk ve karanlıktan anlamamıştık. En sonuncuyu eyleme giden gerilla grubunu yolcularken tamamladığında, “bu oldu üç” deyince, acı ikliminde yüreklere serpilmiş bir tutam gülüş olduğumuzu anlamıştık.
‘Biz sizi arıyoruz, siz bizi’
O günün sabahında güleç yüzüyle bizi karşılayan Roza Türk (Konya) arkadaş, dört aylık gerilla olma sürecimizi iyi özetlemişti. “Biz sizi arıyoruz, siz bizi”. Dört aylık uğraşın sonunda bulmuştuk birbirimizi. Biz gerillayı, gerilla bizi.
Gerilla zamanının çok farklı olduğunu, her şeyin çok hızlı olmasından yaşayarak öğrenmiştik. Farklı bir zaman dilimindeydik. Ne olduğunu anlamadan her birimiz bir yerde bulduk kendimizi. Erkendir diyemedik. Yeni savaşçı olamadan, tecrübeli tarafına geçtik. Kelebek zamanında geçen ilk yirmi günden sonra seni ancak 8 ay sonra görebilmiştim. Gerilla olmak çok oturmuştu üstüne.
Hayat, acımasız zamanın eşliğinde her günümüzü ayrı bir doldurdu. Kütüklerimiz acılarla, sevinçlerle yazıldı. Alışmak ve öğrenmek tecrübe adıyla katıldı bizlere. Günler, aylar ve yıllar öğrenmekle, alışmakla ve bunların özeti olan pişmekle büyüttü hepimizi. Sevgiyle dopdolu olanların erken büyüdüğünü anladık. Azaldık zaman ilerleyince. Hamit, Dr. Serhat gülüşlerini ve yüreklerini emanet edip çekildiler ruhumuzun en narin meskenine. Özlemin nasıl bir şey olduğunu saf haliyle anlattılar bizlere.
Yoldaşa sığınak, düşmana korku oldun
Yükümüz ağırdı, ağırlaştı iyice. Onların da sözlerini yüklendik. Dopdolu zamanlar yaşadık. Birlikte Güney’e gelip Dêrsim’e döndük. Dört yıla yakın ara verdik Dêrsim’e. İyi bir komutan olmuştun artık. Güney’in tecrübesini de eklemiştin yaşamına. Sorumluluk ağırlaşmış, göz kulak olacağın canlar çoğalmış ve düşmanla hesabın katlanmıştı. Buna göre katıldın hep. Durmadın, dinlenmedin, bir of bile çekmedin. Sığınak oldun yoldaşına, korku saldın düşmana.
İkinci Dêrsim zamanında geçen sekiz yılın ardından adımlarının önüne Güney yolları düştü. Yüreğine susmayan bir melodinin sesini doldurarak, adımladın Dêrsim’in uzaklarını. Uzaklara götüren her adım ‘bir daha dönememe ihtimalini’ fısıldıyordu duygularına. Fırtınayla yarışır gibi döndüğün hasretin gün gün sarıyordu seni.
Dolu dolu yaşadın ve savaştın
Buruk kalmış kalbinle ve özlemle dolmuş kabınla savaşın ateşine katıldın. ‘Neredeysen en önde katıl’ sözü devrimciliğin kitabı ve pratiğiydi. Sen de öyle yaptın, bulunduğun hiçbir yere yabancı olmadın, düşmana en yakın yeri tercih ettin. Devrimcilik ne diyorsa onun hakkını vermeye çalıştın. Nerede olursan ol, dolu dolu yaşadın ve savaştın.
Zaman aktıkça, her yerine bir anlam yükledin. Yaşadıkların zihnine ruhuna güç verdi, büyüttü seni. Koşturdun köşe bucak demeden. Umudun her gün su serpti yüreğine ve tazeledi duygularını.
Yaz sıcakları yeni başlamıştı. Harıl harıl çalışıyordun. Hep yetiştirmen gereken şeyler vardı. Ne yapsan yetmeyeceğini bilmek eksik bırakıyordu bir şeyi. Yapılacak bir şeyi bulma hissi tamamlanmayı beklemememizdendi. Hep buldun yapılacak en az bir şeyi. Hayatın durağı olmayan yüzünde yaşıyordun. Kitabın sayfalarını çok hızlı çevirmiştin.
Yaz hiç bu kadar soğuk olmamıştı
Sen bizi sana bir şey olmayacağına o kadar inandırmıştın ki, kötü bir olayda senin ismin gelmiyordu aklımıza. Çok duyarlıydın. Yoldaşlarına ve sana yönelmiş kötü gözleri erkenden sezebiliyordun. Bir savaş komutanıydın ve yoldaşıydın.
Yazın sıcağında kolkola girmiş ihanet ve düşman sizi bulduğunda hayat dörde bölünmüştü. Yanmış ve parçalanmış bir arabanın ardından topladık duygularımızı kucağımıza. ‘Bir komutanı vurduk’ diye servis etmişti düşman ajansları. Yaz hiç bu kadar soğutmamıştı. Ertesinde koştuğumda sana, uçları bağlanmış beyaz bir kefene sarmışlardı seni. O fotoğraf kaldı başucumda.
Ölüm, kitabın son sayfası değil
Hatıran hep yanıbaşımızda. Bir devrimci nasıl yaşamalıysa öyle yaşamış olman tek tesellimiz. Ölümün kitabın son sayfası olmadığını biliyoruz ve kaldığın sayfanın sonrasını yoldaşların çeviriyor. Bir zamanın içini yiğitlikle doldurdun. Sözümüz söz ve o yiğitliğine bağlı kalacağız. Sen hep bizimlesin bu canı taşıdıkça.
Bıraktığın anılara saygıyla, sadakatle ve bağlılıkla....
*Ulaş Dêrsim (Ulaş Doğan) 9 Haziran 2021 yılında Medya Savunma Alanları’nda şehit düştü