- Özellikle içinden geçtiğimiz bu zor günlerde eğlenmek, kafa dağıtmak için bir şeyler izlemek istiyorsanız bu film asla size göre değil.
ZABEL MİRKAN
Günümüz dünya sinemasına egemen olan Hollywood film endüstrisi, dünya çapındaki üretimin yalnızca bir bölümünü oluşturmasına rağmen, kültürünü ve değerlerini tüm dünyaya dayatıyor. Film endüstrisi “orada” işlenen konulara ve olaylara göre şekillenirken, son dönemlerde Akademi Ödülleri’nde de şüphesiz bu işler parlıyor. Böylesi güçlü bir ekonomik devle baş edemeyen ulusal sinemalar/endüstriler ya arka plana çekildiler ya da rakiplerinin gişe başarısı formüllerini uygulamaya koyuldular.
Ken Loach, şüphesiz ki bu hesapların dışında kalan bir yönetmen. Senarist Paul Laverty ile yirmi beş yıla yakın ortaklıkları sayesinde Britanya işçi sınıfının durumuna, ülkenin politik atmosferine dair pek çok işle karşımızda oldular.
Yakın zamanda izlediğimiz “I, Daniel Blake” bu filmlerden biriydi. 2016 yılında Cannes Film Festivali’nde Altın Palmiye ödülü alan filmde, New Castle’da yaşayan Daniel Blake isimli bir marangozun hastalığı nedeniyle hayatında ilk kez “işsizlik fonuna” başvurma macerasını izlemiş ve Blake’in gerçekten hasta olduğunu bürokrasiye kanıtlamaya çalışırken, sosyal yardım alamaması ve yaşına, hastalığına rağmen yeni bir iş aramasına tanıklık etmiştik. Filmden sonra Ken Loach, acımasız bir Britanya portresi çizdiği için eleştirilmiş, hatta “eski kafalı” olmakla itham edilmişti. Aslında anlattığı son derece gerçekti ve karakterleri asla süslü cümlelerle kendilerini ifade etmiyorlardı. Bir derinlikleri, onları ilginç kılan bir yanları da yoktu. Örneğin aynı filmde yalnız bir anne olan Katie’nin çocuklarını doyurabilmek için kendisinin yemek yemediğine; ancak sosyal yardıma ulaştığında bir konserve kutusunu açıp elleriyle yediğini görmüştük.
Etimizden, sütümüzden faydalanan kapitalizm
Loach-Laverty’nin son filmi “Üzgünüz, Size Ulaşamadık”’ta (Sorry, We Missed You) sisteme duyulan öfke arşa çıkmış gibi görünüyor. İkilinin bu sefer kendilerine dert edindiği konu kapitalizmin insanların kendi işini yapıyor gibi hissetmeni sağlayan; ancak genelde hüsranla sonuçlanan “franchising” sistemi.
2008 kriziyle birlikte gün geçtikçe borca batan bir aile, maddi sorunlarını aşmak için yeni iş kollarına başvurur. Ricky, bir kargo şirketinin ona “tahsis” ettiği minibüsle evlere teslimat işine başlar. Ancak bu iş hiç de dışarıdan göründüğü kadar kolay değildir. Teslimat süresince zamanla yarışan Ricky, teslimat kâğıtlarını imzalamak istemeyen ve daha nicesini yapan müşterilerle de uğraşmak zorundadır. Ricky’in yeni işi kadar dikkate değer bir diğer konu ise işe alınma süreci. Ricky’den sorumlu konumundaki işveren, Ricky’nin kendi işinin patronu gibi hissetmesini sağlamak için şöyle söyler: “Bizim için çalışmıyorsun, bizimle birlikte çalışıyorsun”, “Maaş değil, yaptığın iş karşılığı ücretini alacaksın”, “Senin araban, senin işin”. Ancak sonrasında da gördüğümüz gibi olaylar hiç de bu akışta ilerlemez. Ve zaten bu konuşmanın üzerinden çok geçmeden Ricky’nin eline diğer kuryelerden biri tarafından yarım litrelik bir pet şişesi tutuşturulur: “Yoğunluktan tuvaletini yapamadığında buna ihtiyacın olacak.”
En ufak detayına dek hesaplanan kölelik
Ailenin diğer üyesi Abbie ise yaşlı ve engelli insanların bakımıyla ilgilenir. Abbie’nin işinde insanların çıkardığı güçlükler kadar zorlayıcı olan ise çalıştığı şirketin ona her aranıldığında ulaşılacak, sabah 7 akşam 9 çalışabilecek bir köle muamelesi yapması. Abbie özelinde Loach-Laverty ikilisi bize kapitalizmin bir başka acımasız yönünü gösteriyor: En ufak detayına dek hesaplanmış kölelik koşulları. Abbie, aldığı parça işlerle örneğin arada iki saatlik boşluğu olmasına rağmen başka bir şey yapamaz, çünkü diğer işine gitmek için yola çıkmak zorunda kalmıştır bile. Çünkü onu bir evden diğerine rahatlıkla götürebilecek bir iş servisi ya da özel bir aracı yoktur. Üstelik tüm bunların yol parasını da yine kendisi ödemektedir…
Özellikle içinden geçtiğimiz bu zor günlerde eğlenmek, kafa dağıtmak için bir şeyler izlemek istiyorsanız bu film asla size göre değil. Çünkü emin olun film bittikten sonra hem dağılmış olacaksınız hem de aldığınız derin nefes ara ara yoklamaya devam edecek sizi. Ama zaten asıl kitlesi sinefiller değil işçi sınıfı olan bu “kaba” ikilinin filmini her türlü izlerim diyorsanız, buyrun sıra sizde.