- Nolan’ın Odyssey’si, zaferle biten savaşın ardından Odysseus’u fetih sarhoşluğuyla değil omuzlarındaki yıkım, suçluluk ve pişmanlıkla evine doğru yola çıkarıyor. Truva’dan geriye yakılmış kentler, katledilmişler ve kendi ahlaki enkazı kalırken film, “Savaş bittiğinde kim eve döner?” sorusunu hem kahramanına hem de izleyiciye soruyor.
- Nolan’ın Odyssey uyarlaması, Homeros’un destanını birebir kopyalamak yerine onu yaşayan bir hafızaya dönüştürüyor. Savaşın yüceliğinden çok ruhunda bıraktığı yaraları ve Odysseus’un pişmanlığını merkeze alan film kahraman mı anti-kahraman mı sorusunu, “Zeus’un yasası”nı ve barışın kıymetini bugünün dünyasında yeniden tartışmaya açıyor.
ERDOĞAN ALAYUMAT
Christopher Nolan'ın merakla beklenen Odyssey uyarlaması 17 Temmuz'da vizyona girdi. Daha ilk haftasında gişe başarısı kadar Homeros'un iki bin yıllık destanına nasıl yaklaştığı üzerine yürütülen tartışmalarla da gündem oldu. Bir kesim filmi destanın ruhunu günümüze taşıyan cesur bir yorum olarak değerlendirirken, bazıları ise Homeros'un metnine sadık kalmadığı nedeniyle eleştirdi.
Tartışmaların merkezinde Odysseus karakteri yer alıyor. Destandaki zaferiyle övünen, tanrılarla mücadele eden ve yolculuğu boyunca zekasıyla hayatta kalan kahramanın filmde suçluluk, pişmanlık ve savaşın ruhunda bıraktığı izlerle mücadele eden bir karakter olarak resmedilmesi “Homeros'a ihanet” yorumlarına neden oldu. Özellikle sosyal medyada filmin destanın kahramanlık anlayışını değiştirdiği yönünde çok sayıda değerlendirme yapıldı. Ancak bence iyi bir uyarlamanın görevi de metni birebir kopyalamak değildir. Shakespeare'i Kurosawa nasıl yeniden yazdıysa, Tarantino İkinci Dünya Savaşı’nda Hitler’in sonunu yeniden yazdıysa, Nolan da sinemanın sınırsız anlatım gücü aracılığıyla Homeros'u yeniden yorumluyor.
Homeros'u yeniden anlatmak
Ayrıca gerçekten tek bir “doğru” Odysseus’tan söz edebilir miyiz? Çünkü bugün “Homeros'un Odysseia'sı” olarak bildiğimiz eser bile yazıya geçirilmeden önce yüzyıllar boyunca sözlü gelenekte yaşayan, her anlatıcının yeniden şekillendirdiği bir destandı. Yazıya kadar yüzyıllara dair edebiyatçıların yazdıklarını gözden geçirirken beni en çok etkileyen şeylerden biri de “sözlü anlatı” olarak bu destanın yolculuğuydu. Her anlatıcı hikayeye kendi sesini, kendi yorumunu, kendi vurgusunu katar. Bu yüzden hiçbir anlatı bütünüyle aynı kalmaz; yaşadıkça değişir, değiştikçe yaşamaya devam eder. Belki de bu yüzden Nolan'ın Odysseus'unun Homeros'un metniyle birebir aynı olmamasını yadırgamıyorum. Çünkü sözlü kültürün doğasında değişim vardır. Destanlar donmuş metinler değil yaşayan hafızalardır. Onları her kuşak yeniden "söyler", yeniden yorumlar. Bugün Nolan'ın yaptığı da bana biraz bunu hatırlatıyor: Homeros'un destanını kopyalamak değil, kendi çağının diliyle yeniden anlatmak.
Kahraman mı, anti-kahraman mı?
Odysseus, Antik Yunan mitolojisinin en güçlü savaşçısı değildir. Onu diğer kahramanlardan ayıran özellik, Yunancada mētis olarak adlandırılan kıvrak zekasıdır. Truva Savaşı'nın seyrini değiştiren Truva Atı planını kuran kişi odur. Gerektiğinde kimliğini gizler, kılık değiştirir, hile yapar, yalan söyler ve rakibinin zayıf yönlerini kullanır. Bu yönüyle Odysseus, günümüzün kusursuz süper kahramanlarından çok, hayatta kalmak için sürekli strateji geliştiren bir komutanı andırır.
Ancak onu ilginç kılan yalnızca zekası değildir, kusurlarıdır da. İyi bir kraldır ama hatalar yapar. Eve dönmek isteyen sadık bir eş olarak yola çıkar, fakat yolculuğu boyunca başka kadınlarla ilişkiler yaşar. Adamlarını kurtarmaya çalışırken, kibri nedeniyle onları ölüme sürüklediği anlar da olur. Güçlüdür ama yenilmez değildir. Cesurdur ama korkuyu tanır. Kahramandır ama ahlakın gri alanlarında dolaşmaktan çekinmez.
Homeros’unkinden farklı olarak Nolan'ın Odysseus'u fetihleriyle övünen, zafer sarhoşu bir kral değil; savaşın ağırlığını omuzlarında taşıyan, yönettiği ordunun geride bıraktığı yıkımla yüzleşmek zorunda kalan yorgun bir komutan. Krallığını kaybetmiş bir dilenci… Truva'dan geriye kazanılmış bir savaşın yanı sıra yakılmış kentler, yağmalanmış evler, katledilmiş kadınlar ve çocuklar kaldığını gösteriyor film. Nolan savaşın ardında bıraktığı enkazı görünmez kılmak yerine sürekli hafızanın içine geri çağırıyor. Bunların hepsini bir 'flashback' olarak parça parça veriyor, yani bizleri Oddyseus'un kendi hafızasındaki yolculuğun bir parçası kılıyor. Böylece Oddyseus'un yolculuğu sadece bir "eve dönüş" olmaktan çıkıyor, bir hafıza ve yüzleşme yolculuğuna dönüşüyor. Ve bu oldukça sancılı çünkü Oddyseus, hepimiz gibi, o hafızanın içindeki utancı ve pişmanlığı yaşadığı için aslında hatırlamaktan bile korkuyor.
Oddyseus gözünden barışın kıymeti
Odysseus, kendi inandığı ahlaki düzenin de enkazını sırtında taşıyor. "Zeus'un yasasını" çiğnemenin bedeli olarak filmde sunulan tanrıların gazabı, belki de insanın kendi vicdanının yükünü temsil ediyor. Hafıza, suçluluk ve yüzleşme temaları üzerinden yorumladığım bu yolculuğu, her izleyen başka şekillerde yorumlayabilir elbette. Ben ise kendi dünya görüşüm üzerinden zaferi değil zaferin bedelini düşünerek çıktım sinema salonundan. "Kazandık" denilen savaşlar için kimleri arkada bıraktık insanlık olarak? Bana bu soruyu sordurması yönüyle bir Hollywood filminden beklediğimin daha fazlasını Nolan'ın bu filminden aldığımı söyleyebilirim. Rojava'dan Ukrayna'ya, Gazze'den İran'a, coğrafyalar boyunca yayılan bir savaş çağında bana göre Nolan'ın en cesur tercihi de tam olarak bu: barışın kıymetini Oddyseus kahramanının gözünden anlatması.
Yoksa anti-kahraman mı demeliyiz? Çünkü tüm kusurlarıyla, zaaflarıyla ve pişmanlıklarıyla belki de bir kahramandan anladığımızın tam tersi bir portre sunuyor Nolan’ın sunduğu İthaka Kralı. Zira filmin sonunda tam da buna yönelik cümleleri var ana karakterimizin, yani yönetmen sadece yorumumuza açık bırakmamış, bizatihi ana karakterin ağzından bir "savaş" eleştirisini, kısa ama öz şekilde vermiş. Daha üstü örtük de yapabilirdi bunu ama ben doğrudan senaryoya bu cümleleri koymasını açık bir “politik tercih” olarak kıymetli buldum.
Circe, ‘erkeliklik’ eleştirisi
Filmle ilgili feminist eleştirileri de okudum. Kadın karakterlerin daha fazla alan bulabileceğini söyleyenler var. Buna rağmen ben Penelope, Athena, Helen ve özellikle Circe'nin filmdeki yorumunu başarılı buldum. Özellikle Circe, başlı başına bir
“erkeklik” eleştirisi olarak filmde merkezi bir rol oynuyor. Circe’yi oynayan aktris Samantha Morton’un önümüzdeki ödül sezonunda “en iyi yardımcı kadın oyuncu” dalında bol bol ismini duyacağımızı düşünüyorum.
Bir başka çarpıcı kadın karakter İthaka Kraliçesi Penelope… Öncelikle Anne Hathaway bu karaktere çok yakışmış ve performansı çok güçlü. Bu kadın karakter filmde “erkekliğe” dönük eleştirilerini sakınmadan sunuyor, tahtın veliahtı olan oğlunun yüzüne dahi “boş” denilen o tahta, 20 yıldır bir kraliçe olarak kendisinin nasıl sahip çıktığını vurması yönüyle oldukça iradeli bir duruş sunuyor.
Helen'i canlandıran Lupita Nyong'o ise bambaşka tartışmaların konusu oldu. “Bu kadın uğruna savaş mı verilmiş” diyen pek çok yorum okudum. Bu cümle hayal gücümüzün sınırlarını gösteriyor, daha doğrusu “beyaz erkeklerin”. Çünkü burada güzellik tek bir “ırka” indirgeniyor, “siyah kadın” güzelliğe layık görülmüyor. Oysa herkesin bir Helen'i vardır… Helen mitolojik bir karakter olarak bir kadın tipolojisinden çok daha fazlasını içeren soyut bir imge… (Homeros da zaten her okuyanın bu imgeyi kendi hayal gücüyle doldurmasının olanağını Helen’e dair tasvirini çok kısıtlı tutarak verir.)
Siyah, Hintli, Asyalı, trans oyuncular gibi beyaz perdede rol alma konusundaki “dezavantajlı” gruplardan oyuncuların bu filmde yer alması bence Hollywood’daki tek tip-beyaz üstünlükçü oyuncu kadrolarına karşı pratik bir eleştiri. Trans aktör Elliot Page'in canlandırdığı Sinon bunun güzel bir örneği. Sinon zaten savaşın içine sürüklenmiş genç, ürkek ve kırılgan bir genç erkek. Elliot Page de bu kırılganlığı başarıyla ekrana yansıtıyor. Kısacası bir oyuncunun sırf etnisitesi ya da cinsel kimliği üzerinden eleştirilmesi furyasının sosyal medyaca kimler tarafından öncülük bulduğuna baktığımda, ABD’de Trump yanlısı ırkçı/beyaz üstünlükçülerin olduğunu gördüm ve şaşırmadım. Sinema eleştirisinden uzak bu film eleştirileri, aslında yönetmenin politik tercihlerine yönelik bir linç.
Yeni bir Athena yorumu
Benzer şekilde Zendaya'nın Athena'sı da hem Zendaya’nın “siyah” olması nedeniyle eleştirildi hem de "yeterince güzel değil", "çok solgun" gibi yüzeysel yorumlarla hedef alındı. Athena'yı tanrıça yapan bilgeliği ve otoritesi. Zendaya'nın performansı bana bunu hissettirdi. Üstelik Nolan, Athena karakterini savaşla öyle can alıcı bir yerden bağlamış ki, spoiler vermek istemem ama filmin sonunda tüm izleyicileri Athena ile ilgili çok sarsacak bir gelişme yaşanıyor. “Kurban” kadın ile “tanrıçalaşan” kadın arasındaki ilişkiyi daha çok düşünmeye sevk eden yepyeni bir Athena yorumu izleyiciyi bekliyor.
Destanın sessiz kahramanları
Filmin en sessiz ama en etkileyici sembollerinden biri ise Argos. Yirmi yıl boyunca efendisini bekleyen yaşlı köpek, destanda olduğu gibi filmde de kısa bir sahnede görünmesine rağmen anlatının duygusal merkezlerinden birini oluşturuyor. İktidarın değiştiği, insanların çıkarları doğrultusunda saf değiştirdiği bir dünyada, Odysseus'u ilk tanıyanın bir köpek olması tesadüf değil. Film, sadakatin çoğu zaman insanlar arasında değil, insanın kurduğu en yalın bağlarda hayatta kaldığını hatırlatıyor.
Oddyseus’a söz veren nice “insan” sözünden dönerken, vefa borcu olanlar bu borcu ihanetle öderken, türlü hainliklerle kralın kuyusunu kazıp kraliçeye ve tahta göz koyarken, bir yavruyken kralın sahiplendiği bu köpek, 20 yılın bir insanın hayatında neleri değiştirdiğini çıplak bir şekilde gösteriyor.
Bu köpeğin bakıcısı ve kralın sadık dostu olan kör hizmetkar Eumaeus karakteri ise tek başına bir ana karakter kadar etkileyici. Gönül gözüyle gören bu adam, hakikati görmenin bambaşka ve daha manevi seviyelerde vücut bulmuş hali gibi. Karakteri oynayan John Leguizamo, “yardımcı erkek oyuncu” rolündeki pek çok ödülü toplayacak gibi duruyor, zira karakterle adeta iç içe geçmiş bir performans ve sadece onun oynadığı sahneler gözlerden yaş getirecek düzeyde etkili. Bu kör adam ve yaşlı köpeğe zulmeden “hain” karakterlerin kötülüğü karşısında, bir inanca ve sevgiye sıkı sıkıya tutunan karakterler, çağımız insanı için büyük bir ders niteliğinde.
Filmin sembolleri bugüne ne anlatıyor?
Nolan, Odyssey boyunca mitolojik öğeleri yalnızca destanın önemli durakları olarak kullanmıyor onları bugünün dünyasını düşündüren sembollere dönüştürüyor. Film, cevap vermekten çok soru soruyor ve izleyiciyi bu soruların peşinden gitmeye davet ediyor. Bunun en çarpıcı örneklerinden biri, Odysseus'un karşısına çıkan tek gözlü canavar “Cyclops”. Bu canavarı, kör gücün, yalnızca şiddetle var olan bir düzenin ya da karşısındakini insan olarak görmeyen bir zihniyetin simgesi olarak yorumladım. Böyle bakıldığında film, "Canavar kim" sorusunu yalnızca mağaradaki deve değil, savaşın kendisine ve onu üreten yapılara da yöneltiyor.
Benzer biçimde, mitolojik “beyaz lotus” bitkisi de yalnızca büyülü bir bitki olmaktan çıkıyor. Yolculuğun en kırılgan anlarından birinde karşılaşılan lotus, savaşın ardından yaşanan acıları bastırma, hafızayı susturma ve “travmayla yüzleşmek yerine onu unutma arzusunun” metaforu olarak öne çıkıyor. Nolan, bazen unutmanın bir kurtuluş değil, insanın kendisinden vazgeçmesi anlamına gelebileceğini bu metaforla yeniden düşünmeye davet ediyor.
Barışı Odyssey ile tartışmak
Odyssey, büyük bütçeli bir destan uyarlamasında çok savaş ve barışın bugünkü anlamı üzerine söz söyleyen politik bir film olarak öne çıkıyor. Bu uyarlamada bir yönetmen olarak Nolan’ın amacı bence savaşa ve barışa dair, bugünün dünyasının ihtiyaç duyduğunu düşündüğü politik bir mesaj vermek... Peki nedir o mesaj? Savaşın ve barışın sıkça tartışıldığı Türkiye’de bu filmi izleyen bir gazeteci olarak filmi izleyen pek çok arkadaşımla günlerdir "barış" üzerine tartışma imkanı bulduğumu belirtmeliyim. Herkes de kendi politik görüşü ışığında bu film üzerinden çok bereketli bir “barış tartışması” yürütebilir. Belki de filmin asıl başarısı tam burada yatıyor: Homeros'u müzeye kaldırmak yerine onun savaşa dair sorduğu soruları 2026 dünyasında yeniden dolaşıma sokuyor. Çünkü iyi uyarlamalar, eski metinleri kutsal ve dokunulmaz nesnelere dönüştürmez; onları her kuşağın yeniden tartışabileceği yaşayan metinlere dönüştürür. Ve belki de bu yüzden bugün Odyssey üzerine yürüyen tartışmalar, aynı zamanda savaşın nasıl hatırlanacağı, barışın ya da “Zeus’un yasalarının” nasıl yeniden tesis edileceği, ve kahramanlığın çağımızda yeniden nasıl tanımlanacağı üzerine bir tartışma.