Yeni-Kolonyal Müdahale ve Türklük Hukuku – II

Dosya Haberleri —

22 Kasım 2020 Pazar - 00:03

  • 1990’lı yıllarda Kuzey Kürdistan’da işlediği savaş suçlarını sahiplenmeyen bir devlet niçin bugün aynı coğrafyada işlediği savaş suçlarını ‘Ben yaptım!’ diyerek cümle-aleme duyurmaktadır?

RÊNAS CÛDÎ

 

Yerel, bölgesel ve küresel çapta baş-döndürücü bir hızla gerçekleşen birçok gelişmenin kimi zaman karamsarlık kimi zaman umutla yeni bir güne başlayabilmeye vesile olduğu bir dönemde; Türk devletinin ‘iyi polisleri’ Kürt halkını aptal yerine koyarcasına ‘çözüm süreci’ üzerine açıklamalar yaparak adaletten, mazlumluktan, demokrasiden dem vuruyor. Uluslararası ve ekonomik çıkmazların etkisiyle iç-siyaseti yeniden şekillendirmek isteyen bu devlet söylemi karşısında Kürdistan toplumunun fertleri için son beş yıldır değişmeyen bir gündem var. Geçmiş ile gelecek arasında bitimsiz bir sohbet olarak görülebilecek bu gündem, Kürdistan’da zorun rolü üzerinden şekilleniyor. Mevcut zorun, Türk devleti eliyle özellikle Kuzey Kürdistan’da uygulanma biçimlerinin ve yarattığı etkilerin kapsamlı bir değerlendirmesi ise henüz yapılabilmiş değil. Bu amaçla; Yeni-Kolonyal Müdahale ve Türklük Hukuku – I başlıklı yazıda, Türk devletinin son beş yıllık süre zarfında Kuzey Kürdistan’daki var-olma biçimlerini anlamlandırabilmek adına merkezinde şiddet ve hukuk kavramlarının olduğu karşılaştırmalı bir tarih okuması yapılmıştı. Bu tarih okumasının temel amacı, 2013-2015 yılları arasındaki çatışmasızlık süreci boyunca solunan iyimser havanın ertesinde yaşananların ve süregelen güncel gelişmelerin ‘hukuksuzluk’, ‘1990’lara dönüş’, ‘düşük yoğunluklu savaş’ tespitleri üzerinden ele alınamayacağını gösterebilmekti. Zira bu tespitler Türk devletinin şiddet kavramı ile kurduğu güncel ilişkide, bir fail olarak radikal dönüşümünü izah edebilmekten uzaktır. Olgusal değeri olan bir soru eşliğinde bu karşılaştırmaya dair yeniden düşünülebilir: Bugün Kürt halkının global düzeyde tanınırlığı 1990’lı yıllara nazaran oldukça yüksek olmasına rağmen, 1990’lı yıllarda Kuzey Kürdistan’da işlediği savaş suçlarını sahiplenmeyen bir devlet niçin bugün aynı coğrafyada işlediği savaş suçlarını ‘Ben yaptım!’ diyerek cümle-aleme duyurmaktadır? Bu soruya cevap ararken hukuksuzluk ve benzeri açıklamalara başvurmak yerine, ‘Türklük Hukuku’ kavramı üzerinden Öz-yönetim direnişlerinin tarihsel bağlamını yerli-yerine oturtabilmek daha gerçekçi bir yaklaşım sunabilir. Peki Türklük Hukuku ile kast edilen nedir, şiddet kavramı ile nasıl bir temas halindedir ve Kuzey Kürdistan – Türkiye ilişkileri açısından ne anlam ifade etmektedir?

Şiddet ve Hukuk: Kuzey Kürdistan – Türkiye İlişkileri

Türklük Hukuku’nun tarihsel kökeni, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun hemen ertesinde Kürt halkının varlığını tanımayan ulus-devletleşme projesine karşı 1923-1938 yılları arasında gelişen Kuzey Kürdistan merkezli direniş hareketlerinin devlet eliyle bastırılmasına işaret eder. Fakat paranteze alınan bu yıllar içinde, Türk devletinin ortaya koyduğu şiddet pratikleri klasik anlamda bir toplumsal huzursuzluğun bastırılması için uygulanmış yöntemlerden ibaret değildir. Devletin bu süreçteki uygulamaları ‘askeri işgal teknikleri ile donatılmış sınırsız şiddet pratikleri’ olarak tanımlanabilir ve ancak soykırım, iç-savaş, insanlığa karşı suçlar bağlamında bu tarz şiddet pratikleri için dünya ölçeğinde bir karşılık aranabilir. Öyleyse, Türk devletinin bu tarihsel parantezdeki şiddet pratiklerinin arkasındaki temel motivasyon nedir? Bu soruya cevap verebilmek için Türkiye siyaset biliminin duayen isimlerinden Tarık Zafer Tunaya’nın Türkiye’de Siyasi Partiler kitabının satır aralarına bakılabilir. Türk devletinin, direniş geleneğinin ilk halkası olan Şeyh Said öncülüğündeki 1925 Hareketi’ne karşı ortaya koyduğu çaba, bu referans kitapta Mustafa Kemal tarafından bir ideoloji mücadelesi olarak görüldüğü belirtilir ve yine Mustafa Kemal’e atfen oldukça çarpıcı bir biçimde tanımlanır: ‘Türk tarihinde askerlerimiz ilk defa olarak mefkûreleri uğrunda asil bir maksatla harp etmişlerdir.’* Bir Türk ulus-devleti inşa edilebilmek için Kürt halkına karşı savaşmak, Türklük adına tarihteki en kutsal eylem olarak tarif edilmektedir. Peki neden böyle bir tarife başvurulmuştur? 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Anlaşması vesilesi ile Kuzey Kürdistan topraklarının ‘resmen’ Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde kalmış olması, bu toprakların cumhuriyetin bir parçası olduğu anlamına gelmez. Bu yüzden, devlet eliyle 1925-1938 yılları arasında uygulanan şiddetin işgal olgusunu merkeze alan sınırsız bir güçle donatılmış olması, Türkiye Cumhuriyeti’nin asla tam olarak kendisine ait kılamadığı Kuzey Kürdistan toprakları üzerinde askeri tekniklerle ‘tek-söz’ haline gelebilmesi ile eş anlamlıdır.

Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, şiddet ve hukuk kavramlarının birbirini var-eden ve peşi-sıra birbirini tamamlayan kavramlar olduğudur. Kuzey Kürdistan’ın Türkiye Cumhuriyeti’nin bir parçası haline getirilebilmesi amacıyla uygulanan sınırsız şiddet pratikleri aynı zamanda Kürt halkına özel, eşi-benzeri görülmemiş bir hukuka kapı aralamıştır. Türklük Hukuku’nun doğuşuna işaret eden bu tarihsel kırılma, temel bir önermeyi de ortaya çıkaracaktı: Kutsal bir suçtur, yasayı var eden! Kutsal suç ile kast edilen; 50.000’den fazla insanın katledilmesine, on binlerce evin yakılmasına, yüzlerce köyün yok edilmesine sebep olan Türk devletinin 1925-1938 yılları arasında Kuzey Kürdistan’da işlediği savaş suçlarıdır. Yasa ise Türkiye Cumhuriyeti menşeili hiçbir hukuk broşüründe yer almayan ve sadece Kuzey Kürdistan’da uygulanan ‘Türklük Hukuku’dur. Farklı bir deyişle, Kuzey Kürdistan – Türkiye ilişkileri, bir kutsal suç ya da bir kurucu şiddet üzerinden temellenerek bugünlere gelmiştir. Bu temeller üzerinden şekillenen ve aynı zamanda kutsal suçu meşrulaştıran Türklük Hukuku ise herhangi bir Kürdün sömürge-yurttaş olarak ele alındığı bir yazılı olmayan kurallar bütününün adıdır. Şiddet ve hukuk arasındaki bu göz-ardı edilemez ilişki, bugün Kuzey Kürdistan’da tarihe tanıklık eden herkesin aynasında bir soru olarak yansıyor: 1970’li yılların gençlerinin mücadele etme noktasındaki kararlılığı ve kendilerinden sonraki kuşakları da etkiyebilmesi ile işlevsizleşen Türklük Hukuku, Öz-yönetim direnişleri esnasında uygulanan şiddet pratiklerinin ertesinde yeniden mi kurulmak isteniyor?

Öz-yönetim Direnişleri – Arka Plan

Öz-yönetim direnişlerinin üzerinden yaklaşık olarak beş yıllık bir süre geçti. Geçen zaman dilimi içinde çeşitli gazetecilik girişimleri ve barış sürecine odaklanan bazı akademik çalışmalar dışında, Öz-yönetim direnişlerinin Kuzey Kürdistan – Türkiye ilişkileri açısından uzun vadede ne gibi etkiler yaratabileceği ve Türk devletinin uyguladığı şiddetin nedenleri hakkında derli-toplu bir bakış açısı ortaya konulabilmiş değil. Bu bağlamda bütünlüklü bir analiz yapabilmek için Öz-yönetim direnişlerinin başlamasından önce Kürdistan’da nasıl bir siyasal panoramanın olduğunu hatırlamak gerekir. Güney ve Batı Kürdistan topraklarında, IŞİD’in işgal ettiği alanların özgürleştirilmesi ile birlikte ilkinde bağımsızlığın ikincisinde ise özerk yönetimin uluslararası düzeyde tanınma/statü arayışları içinde oldukları göze çarpmaktadır. Kuzey Kürdistan topraklarında ise çatışmasızlık sürecinin yarattığı görece elverişli koşullar altında demokratik özerklik fikrinin inşasına dönük çalışmaların kitleselleşmeye başladığı görülmektedir. Bu parça-bazlı gelişmelerin ortasında, 6 Ekim 2014 tarihinde, Türkiye Cumhuriyeti destekli IŞİD saldırılarına karşı gelişen Kobanê Serhildanı ile sadece bir parçanın değil tüm Kürdistan topraklarının ve diasporasının eş-zamanlı olarak hareket edebildiğine ve Kürt ulusal bilincinin tabandan yükselen bir ses olarak ortaya çıkışına tanıklık edilmektedir. Bu süre zarfında ortaya çıkan tüm Kurdî potansiyellerin evrensel bir diyaloğa dönüşmesine imkan sağlayan Rojava Devrimi ise modern Kürt tarihinin acıyla yüklü kolektif hafızasında umudun adı olmaktadır. Peki, kabaca çerçevesi çizilen Kürdistan’ın dönemsel koşulları karşısında Türk devleti ne ile meşguldür?

Muhtemelen yıllar sonra modern Türkiye siyasi tarihi üzerine yapılacak çalışmalarda bir dönüm noktası olarak sıklıkla atıf verilecek 30 Ekim 2014 MGK toplantısı ile Türk devleti zora dayalı Bütünlüklü Kürdistan Stratejisi’ne geçiş yapmaktaydı. Stratejinin Kuzey Kürdistan’a dönük adımlarından ilki, 24 Kasım 2014 tarihinde 1/995 sayılı ‘Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu ile Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın TBMM Başkanlığı’na gönderilmesiydi. 4 Nisan 2015 tarihinde ise 6638 sayılı kanun olarak yürürlüğe giren bu tasarı yasalaştırıldı. Özellikle yargıya ait olan adli kolluk yetkilerinin polislerin tasarrufuna bırakılması gibi birçok başlıkta güvenlik güçlerinin yetkilerini oldukça genişleten ve kamuoyunda iç güvenlik paketi olarak bilinen 43 maddelik bu torba-yasanın içinde neler vardı? Polis Vazife ve Salahiyet Kanunu, Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanunu, Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu, Terörle Mücadele Kanunu, Türk Ceza Kanunu, Ceza Muhakemesi Kanunu ve İl İdaresi Kanunu olmak üzere toplam 21 yasada değişiklik.

Şüphesiz, İl İdaresi Kanunu içerik olarak diğer kanunlara göre daha fazla ilgiyi hak etmektedir. Zira bu yasa ile, valiler ve kaymakamlar bulundukları il ve ilçelerde ‘kamu düzeni’ adına süre ve yöntem kısıtlaması olmadan tüm tedbir ve kararları almaya yetkili olmuşlardır. Peki burada dikkat çekici olan nedir? Kuzey Kürdistan ahalisi için oldukça tanıdık bir örnek üzerinden bu kanun değişikliği açıklanabilir. Türk devlet hukukuna göre, ‘Sokağa Çıkma Yasağı’ ancak bir ihtiyati tedbir olarak bakanlar kurulu ve TBMM’nin yetkisi dahilinde ilan edilen savaş, seferberlik, sıkıyönetim veya olağanüstü hal gibi durumlarda uygulanabilir. Değişiklik yapılan İl İdaresi Kanunu’nda ise vali ve kaymakamlara verilen yetkiler ile sokağa çıkma yasağının uygulanabilmesi için ‘bir şey’ ilan etmeye ya da bir üst merciden onay almaya gerek yoktur. Bu noktada Türk devletinin kendi kanunlarını çiğnediğini vurgulamak yerine, durup, kıymetine paha biçilemez bir soruya cevap aranmalıdır. 22 Temmuz 2015 günü Ceylanpınar ilçesinde iki polis memuru henüz evlerinde ölü bulunmamış, 7 Haziran 2015 günü iktidar partisinin ağır bir yenilgi alacağı genel seçimler henüz yapılmamış, 17 Mart 2015 günü HDP meclis kürsüsünde Selahattin Demirtaş ‘Seni Başkan Yaptırmayacağız’ cümlesini henüz kurmamış iken, 2014 yılının sonbaharında hazırlanan bu kapsamlı kanun değişikleri ile Türk devleti neyi murat ediyordu?


Öz-yönetim Direnişleri ve Dersim Tertelesi

Türk devletinin, Öz-yönetim direnişlerinin öncesinde yaptığı hukuki düzenlemeler üzerinden ipuçlarını verdiği tarihsel arzusunun ne olduğunu anlayabilmek için tekrar cumhuriyetin kuruluş yıllarına ama özellikle de 1925-1938 yılları arasında Kuzey Kürdistan merkezli direniş geleneğinin son halkası olan Dersim’e odaklanmak gerekir. Zira Türk devletinin Dersim’e yaklaşımı, paranteze alınan tarihsel süreç içindeki diğer direniş hareketlerinden farklıdır. Sınırsız şiddet pratiklerini uygulama konusunda yıllar içinde profesyonelleşmiş devlet aklının Tertele öncesinde yaptığı hukuki düzenlemeler gözden geçirildiğinde, Dersim’de gerçekleştirilecek yıkımın daha ‘hesaplı’ bir şekilde hayata geçirildiği görülecektir. Özellikle 25 Aralık 1935 tarihli ‘Tunceli Vilayetinin İdaresi Hakkında Kanunu’ Türk devletinin oldukça kapsamlı bir kurgu ile ilerlediğine dair emareler sunmaktadır. Kanun, Dersim’in adının Tunceli olarak değiştirilmesinin dışında Türk devleti tarafından artık Dersim’in nasıl ele alacağına dair maddeler içerir: Tunceli’deki en yüksek rütbeli komutanın aynı zamanda valilik ve umumi müfettişlik görevlerine de sahip olması - Cumhuriyet savcılarının, yargıçların kararlarının komutanın onayına bağlı olması - Tunceli’de yaşayan kişilerin ve ailelerin vilayet içinde ya da dışında nereye nakledileceğinin komutan tarafından belirlenmesi - Gerekli koşullarda yerleşim yerleri sınırlarının ve merkezlerinin komutan tarafından değiştirilmesi - Komutanın isteği üzerine belediye başkanlarının yerine kaymakamların geçmesi. Henüz tek bir kurşun sıkılmamışken idare, denetleme ve güvenlik alanlarına yoğunlaşan böylesine kapsamlı bir kanuna neden ihtiyaç duyulmuştur?

Öz-yönetim direnişleri ve Dersim Tertelesi karşılaştırmasında ortaya çıkan ‘ilginç’ benzerlikler yalnız kanunlar ölçeğinde olmamıştır. Çeşitli devlet görevlileri tarafından Tertele öncesinde yazılmış ve bir kısmı erişime açık olan Dersim raporları yine Özyönetim direnişleri öncesinde Kamu Güvenliği Müsteşarlığı tarafından hazırlanan ve bazı bölümleri basına sızdırılan ‘Çöktürme Planı’ incelendiğinde, devletin her iki süreçte de kapsamlı bir yıkımı başarabilmek için ‘hesaplılık’ konusunda oldukça hassas bir tutum takındığı görülecektir. Dersim Tertelesi esnasında Kürt halkının kendisinden önceki direniş hareketlerine göre daha fazla öz-savunma ekseninde kalmış olması devletin yıkım noktasındaki ‘hesaplılığı’ ile bağlantılıdır. Keza aynı olgu ile bağlantılı olarak, Öz-yönetim direnişlerinin de öz-savunma pozisyonunda kaldığı akılda tutulmalıdır. Fakat bu ‘hesaplılık’ sadece fiziksel ölüme dayanan bir şiddet pratiği olarak anlaşılamaz. Diğer bir deyişle, savaş sadece silahların patladığı zaman dilimleri ile sınırlı değildir, bilakis sınırsız şiddet pratikleri ertesinde yıkıma sebep olunan toprak parçasının yeniden dizayn edilmesi gerekmektedir ve savaşın en çetrefilli kısmı bu bölümde gerçekleşmektedir. Tam da bu noktada, savaşın son aşamasında, Türklük Hukuku’nun inşası/güncellenmesi devreye girmektedir.


Çıkarımlar ve Sorular

Tüm tarihsel örnekler ve karşılaştırmalar, şiddet ve hukuk kavramlarına odaklanarak günümüz Kuzey Kürdistan – Türkiye ilişkileri açısından birtakım genel çıkarımlar yapabilme ve cevaplanabildiği ölçüde ufuk-açıcı birtakım soruları da gündeme getirebilme imkanı sunmaktadır. Türk devletinin 1925-1938 yılları arasında işgal olgusunu merkeze alan sınırsız şiddet pratiklerinin bir benzeri, 2015-2016 yılları arasında tüm teknolojik olanakların seferber edilmesi ile Kuzey Kürdistan’da yeniden uygulanmıştır. Öyleyse, Öz-yönetim direnişleri esnasında Türk devletinin 1925-1938 yılları arasındaki kurucu şiddete geri-dönüşünün sebepleri nelerdir? İlk kurucu şiddetinin bir Türk ulus-devleti yaratabilmek ile bağlantılı olduğu göz önünde bulundurulduğunda, bugün Türk devleti adına yeni bir ulus devletleşme sürecinden bahsedilebilir mi? Öte yandan, her iki dönemde de uygulanan devlet şiddetinin karakteri, şiddetin kendisi ile beraber Kuzey Kürdistan’da yeni bir atmosferi ve insan tipini yaratabilmeyi amaçlayan uzun soluklu bir savaş mantığına işaret etmektedir. Kuzey Kürdistan’da sınırsız şiddet pratiklerine tanıklık eden, ölemeyen-öldürülemeyen, arda-kalan yaşamların tümüne sirayet ederek onları ruhsal bir yıkıma sürükleyecek yeni bir hukuk düzeninin inşa edilmesi ise günümüz Türk devletinin en temel meselesidir. Öyleyse, 1923-1938 kurucu şiddetinin ertesinde inşa edilen Türklük Hukuku bugün yeniden inşa edilebilir mi? Türk devleti Kuzey Kürdistan’da uzun soluklu bir savaşı yürütebilecek olanaklara, başka bir deyişle Türklük Hukuku’nu güncelleyebilmek için gerekli olan şiddet dışındaki enstrümanlara özellikle kültürel sömürgecilik kurumlarına sahip midir?


Şimdinin Gerçekliği ya da Gelecek Uzun Sürer

Kürdistan meselesi karşısında Türk devletinin doğasını, manevra kabiliyetini ve gelecek öngörüsünü çözümleyebilmek için bu çıkarımlar ve sorular arasında kurulacak güçlü bir diyalog, ‘şimdinin gerçekliği’ ile temas kurabilmeye imkan sağlayabilir. Yıllar içinde devletin ön-göremediği ve nihayetinde Kuzey Kürdistan – Türkiye ilişkilerinin seyrini değiştirerek Türklük Hukuku’nun dikişlerini söken ‘gerçekliğin’ ne olduğu kavrayabilmek ise direniş geleneğinin geleceği hakkında ipuçları verebilir. Peki, hangi miras ve nasıl bir hukuk şimdinin gerçekliği ile gelecek arasında bir bağ kurarak yeni bir dilin oluşumuna vesile olabilir?


* Tarık Zafer Tunaya. Türkiye’de Siyasi Partiler: 1859-1952. Doğan Kardeş Yayınları. 1952. s. 614 / Kitabın belirtilen sayfasındaki 53 numaralı dipnotta verilen açıklama için: Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa’ya göre harekât ‘’… Çok mes’ut bir netice vererek bitmiştir. Bu seferki cidal bir mefkûre harbi olarak tanınacaktır. Türk tarihinde askerlerimiz ilk defa olarak mefkûreleri uğrunda asil bir maksatla harp etmişlerdir. Askerlerimiz ayakları altında bir metro irtifaında kar, çamur bulunmasına rağmen hasımlarına karşı koşa koşa, sevine sevine gidip harp etmişlerdir.’’ (İkdam, 28 Nisan 1925)

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.