Yeni-Kolonyal Müdahale ve Türklük Hukuku – I

Dosya Haberleri —

28 Eylül 2020 Pazartesi - 23:00

  • Türklük Hukuku, fiziksel ve kültürel şiddeti iç-içe geçirerek bir sömürge-yurttaş olarak sıradan bir Kürt’ün tarih ve toplum karşısında nasıl duygulanması gerektiğini onun düşünsel evrenine kazıma girişimidir.

RÊNAS CÛDÎ

 

Kürdistan’da bir hayalet dolaşıyor. Birinci Dünya Savaşı’nın hayaleti. 1991 yılından beri yoğunluğu giderek artan Ortadoğu merkezli devletler arası rekabetin - zamana yayılmış Üçüncü Dünya Savaşı’nın - yarattığı etkiler her geçen gün katlanarak artıyor. Savaşın etkilerinin en sarsıcı şekilde hissedildiği bölgenin, Kürdistan coğrafyası olduğuna dair kimsenin şüphesi yok. Kürdistan’ın tek bir parçasının değil tüm parçaların kaderlerinin eş zamanlı olarak tartışıldığı ve her parçanın birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu, içinden geçmekte olduğumuz bu zaman dilimi hiç olmadığı kadar Birinci Dünya Savaşı’nın koşullarını hatırlatıyor. Kürt halkı adına büyük bir hayal kırıklığına işaret eden 100 yıl önceki gelişmelerin bir benzerinin bugün de yaşanabileceği endişesi ise hayaletin varlığının giderek daha görünür olmaya başlaması olarak okunabilir. Bu noktada, geçtiğimiz yüzyılın Kürt hareketlerinin mirasını devralan ve aynı zamanda seleflerinin yapmış oldukları hatalara düşmemek için çaba sarf eden Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin uluslararası bir askeri-diplomatik mücadele içinde olduğu göze çarpmaktadır. Türk devleti açısından da bu sürecin imparatorluktan cumhuriyete geçiş aşamalarındaki tartışmalara benzer bir nitelikte kavrandığı ve Bütünlüklü Kürdistan Stratejisi ile Lozan’ın kazanımlarını korumayı mümkünse arttırmayı hedeflediği gözlemlenmektedir.

Tüm bu devletler arası oluş-bozuluşların etkisi altında, Kuzey Kürdistan – Türkiye ilişkileri tarihin en öngörülemez günlerini yaşıyor. PKK ve Türk devleti arasında yürütülen 2013-2015 çatışmasızlık süreci boyunca bir nebze olsun hayaletin varlığını unutmaya çalışan Kürt halkı, Öz-yönetim direnişleri esnasında onunla göz göze gelmek istemese de bugün olup-bitenin çıkardığı uğultudan kendini alamıyor. 24 Temmuz 2015 tarihinde Medya Savunma Alanları’nın Türk devleti tarafından bombalanması ile ‘resmen’ başlayan savaşın Kuzey Kürdistan sokaklarında ilk günkü yakıcılığı ile hissediliyor olması ise bir şeye işaret ediyor: Savaş henüz bitmedi ve hatta en yoğunlaşmış hali ile devam ediyor. Türk devleti, Öz-yönetim direnişleri esnasında uyguladığı ‘sınırsız şiddet pratiklerini’ bir ürüne dönüştürebilmek için var-gücüyle saldırarak Kuzey Kürdistan’da bir korku atmosferi yaratmaya çalışıyor. Olup-bitenin çıkardığı uğultudan bir nebze uzaklaşarak; Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da varolma biçimlerine dair neden ve nasıl sorularını cevaplayabilmek geleceğe ilişkin belirsizlikleri dağıtmanın ilk adımlarından biri olabilir. Bunun için merkezinde şiddet ve hukuk kavramlarının olduğu karşılaştırmalı bir tarih okuması ile güncel gelişmeleri değerlendirebilmek oldukça kıymetlidir.

Bir Fail Olarak Devletin Dönüşümü

Adil yargılama talebi için açlık grevine giren bir avukatın hayatını kaybettiği, yargı bağımsızlığı ve anayasal prensiplere riayet etmek gibi temel adalet değerlerinin ayaklar altına alındığı bir rejimin hukuk kavramı üzerinden analiz edilmesi anlamsız bir çaba olarak görülebilir. Lakin, bugün Türk devletinin Kuzey Kürdistan’da yaratmaya çalıştığı korku atmosferi bize olağan-dışı bir durum ile karşı karşıya olduğumuzu söylemektedir. Mevcut durumu anlamak adına sıklıkla 1990’lara referans vererek devletin Kuzey Kürdistan pratikleri bir hukuksuzluk rejimi olarak tasnif edilmeye çalışılıyor. Kısmen haklılık payı taşımakla birlikte tüm hukuksuzluk vurgularının gözden kaçırdığı bir nokta var: Fail ve devlet kavramları arasındaki ilişkinin dönüşümü. 1990’lı yıllar boyunca fail-i meçhul cinayetlerden zorla kaybedilmelere işlenen tüm suçların faillerini bulabilmek için hukuk mücadelesi yürüten insanların karşısına çıkan kelimeler JİTEM - Kontrgerilla - Yeşil - Çatlı - Hizbullah olmuştur. Zikredilen paramiliter grupların ve kişilerin devlet tarafından kullanıldığı konusunda hiç kimsenin bir şüphesi olmamasına rağmen, devlet hiçbir zaman bu gruplarla bir organik bağı olduğunu kabul etmemiştir.

Öte yandan aynı devlet Öz-yönetim direnişleri esnasında, 177 insanı bodrumlarda diri diri yakmış, genç-yaşlı demeden binlerce insanı öldürmüş, yerleşim yerlerini haritadan silmiş ve günün sonunda ‘Ben yaptım!’ demiştir. İşlediği savaş suçlarının videolarını, fotoğraflarını ve yazılarını açıkça paylaşan Jandarma ve Polis Özel Harekat birimlerini sahiplenen bir devlet, failleri meçhul kılmayı değil meşrulaştırmayı amaçlamaktadır. Diğer bir deyişle, suçun inkarı değil kabullenilmesi durumu söz konusudur. Bir fail olarak devletin dönüşümüne odaklanan bu dönemsel karşılaştırmayı netleştirebilmek için kurmaca bir soruya cevap aranabilir: Birer enkaz haline getirdikleri Kürt kentlerinin meydanına toplanan askerler ve polisler neden yıkılmış binalara astıkları Türk bayraklarının altında komando marşı okuyup ardından bu görüntüleri tüm toplumun izlemesini isterler? Eğer ‘Suçun aleniyeti ilkesini yerine getirdik, işlediğimiz savaş suçları için bizi yargılayabilirsiniz.’ demek istemiyorlarsa, birer kahraman olarak devlet adına ‘kutsal bir suçu’ yerine getirdiklerini ve her Türk gencinin de benzeri kutsal suçlara özenmesi gerektiğini vurguladıkları açıktır. Bugün Türkiye metropollerinde Kürtçe konuşan insan avına çıkanların nasıl bir saik ile hareket ettikleri üzerine düşünürken bu kutsal suç bağlamı gözden kaçırılmamalıdır.

Çıplak gözle bakmaya cesaret edemediğimiz devletin bir fail olarak radikal dönüşümü ya da başka bir deyişle devletin Kürt halkına ve siyasetine karşı vermek istediği mesajı sadece bir hukuksuzluk örneği olarak görmek yanlış bir değerlendirme olacaktır. Çünkü, bir yerde hukuksuzluk olduğunu söylemek aslında üstü kapalı olarak tüm zorluklarına rağmen mevcut durumun güçlü bir insan hakları mücadelesi ile aşılabileceğine inanmak anlamına gelir. Örneğin, merkezinde İHD ve Cumartesi Anneleri’nin olduğu Düşünceye Özgürlük - Savaşa Hayır - Kayıplar Bulunsun - DGM’ler Kapatılmalıdır - Ölüm Cezasına Hayır gibi kampanyalarla hak arama mücadelesi kitleselleşerek 1990’ların boğucu atmosferini aşmayı başarabilmiştir. Yine ağır insan hakları ihlalleri ile karşı karşıya olduğumuz bugünlerde benzer bir sokak hareketliliğinin oldukça zayıf kalmış olmasının nedeni kitlelerin yılgınlığında aranabilir mi? Hayır. Doyurucu cevaplar için, Öz-yönetim direnişlerinin tarihsel bağlamını doğru ele almak ve tüm Kuzey Kürdistan’da bilinen anlamıyla bir hukuksuzluğun değil yeni bir hukuk rejiminin inşa edilmeye çalışıldığını kavramak gerekir: İşgal yasaları üzerinden gelişen ‘Türklük Hukuku’*.

Türklük Hukuku - Teorik Temeller

Türk devletinin bugün Kuzey Kürdistan’da inşa etmeye çalıştığı Türklük Hukuku nedir, nasıl bir tarihsel bağlam içinde ele alınabilir ve bu hukukun yaratılmasına imkan sağlayan dinamikler nelerdir? Sondan başlayarak, Türklük Hukuku’nun dayandığı genel çerçeveyi ortaya çıkarabilmek için hukuk, adalet ve şiddet kavramlarını yerli yerine oturtmak gerekir. Modern siyaset ve hukuk felsefesi üzerine yayınlanan teorik çalışmaların ağırlıklı bir kısmında şiddet kavramına merkezi bir rol atfedilmektedir. Bu teorik tartışmaları ilgiyle takip eden ortalama bir okurun kafasında canlanan ilk soru şudur: Hukuk üzerine düşünmek neden adalet kavramı ile değil de şiddet kavramı ile yakın bir ilişki içinde tartışılmaktadır? Kestirme bir cevap arayanlar için, modern hukuk sisteminin toplumsal adaleti sağlama kaygısı ile temellendirilmediği bilakis egemen grupların çıkarlarının sürekliliğine olanak sağladığı varsayımı öne sürülebilir. Fakat bu çıkarım bir bütün olarak hukuk düşüncesinin şiddet kavramı ile neden yakın temas halinde olduğuna cevap vermemektedir.

Kimi zaman dini hükümlerle bağlantılı, kimi zaman tarihsel teamüllerin yıllara meydan okuyuşu ile, kimi zaman ise evrensel normlara saygılı ortak-iyi fikri etrafında yaratılan tüm hukuki çerçevelerin varlığını şiddete dayandırmadan sürdürebilmesi mümkün değildir. W. Benjamin’in hukuk ve şiddet arasındaki bu zorunluluğu açığa çıkarabilmek için öne sürdüğü birbirini tamamlayan iki betimleme oldukça çarpıcıdır: Bir yasa-koyucu olarak hukuku kuran şiddet ve bir yasa-koruyucu olarak hukukun bekçiliğini üstlenen şiddet. Farklı bir deyişle, kapsamlı şiddet pratiklerinin ‘başarıya’ ulaştığı her noktada yeni bir hukukun doğuşuna dair işaretler vardır. Hukuku-kuran şiddet, hukuku-koruyan şiddete dönüştüğünde ise artık egemen adına kurumsallaşmış bir düzenden bahsedilmektedir. Şiddettin kapı araladığı ve beslediği bu hukuk düzeni sadece bir toprak parçası üzerinde çeşitli kararlar almak anlamına gelmez. Aynı zamanda kimin suçlu olup olmayacağını, kimin dost ya da düşman olacağını, kimin nerede yaşayacağını ve ‘hatta insan olmanın’ sınırlarını belirleyerek bireyin doğum ve ölüm arasındaki yaşam hakkına el koymanın adıdır. Bu noktada, Kuzey Kürdistan’ın son yüzyıllık direniş geleneği karşısında Türk devletinin refleksleri hukuk ve şiddet ilişkisi üzerinden nasıl çözümlenebilir?

Türklük Hukuku – Tarihsel Bağlam

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunun hemen ertesinde devletin Kürt halkının varlığını tanımayan ulus-devletleşme projesine karşı Kürt hareketlerinin 1925-1938 yılları arasında ortaya koyduğu direnişler başarısızlıkla sonuçlandı. Fakat, bu yıllar arasında gerçekleşen tüm direnişlerin bastırılması için devletin uyguladığı ‘sınırsız şiddet pratikleri’ olağan-dışı bir şeylerin meydana gelmekte olduğunun habercisi idi. Dolaysız ve açıktan icra edilen sınırsız şiddet pratikleri, ancak bir devletin kendisine ait olmayan bir toprak parçasını savaşarak elde edebilmek adına ortaya koyabileceği çapta askeri işgal girişimlerinden oluşmaktaydı. Bu doğrultuda, 1925 Kürt Hareketi ile başlayıp Dersim Tertelesi ile son bulan direniş geleneğinin hazin bilançosu 50.000’den fazla insanın katli on binlerce evin yakılması yüzlerce köyün yok edilmesi olacaktı. Tekil olarak oldukça kısa zaman dilimleri içinde gerçekleşen her direnişe karşı askeri işgal teknikleri ile icra edilen sınırsız şiddet pratikleri Kuzey Kürdistan’a özel eşi-benzeri görülmemiş bir hukuka kapı aralayacaktı. 1925’in Şubat – Mayıs ayları arasında meydana gelen ve direniş geleneğinin de ilk halkası olan Şeyh Said öncülüğündeki hareketin bastırılmasından sonra yapılan hukuki ve idari düzenlemeler – Hıyanet-i Vataniye Kanunu, Takrir-i Sükun Kanunu, Sıkıyönetim Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, Şark Islahat Planı, Umumi Müfettişlikler – gelecek yılların da genel çerçevesini belirleyecekti. Başka bir deyişle, çıkarılan kanunlar Kuzey Kürdistan’ın sömürgeleştirilmesinin reçetesi olurken aynı zamanda rejime muhalif herkesin susturulmasını ve ölümünü hukukileştirilecekti.

Fakat Türklük Hukuku, tüm bu kanunların ötesine geçen, ölemeyen-öldürülemeyen Kürtlerin yaşamını ipotek altına alan bir yazılı olmayan kurallar bütününün inşa edilmesi anlamına gelir. Türklük Hukuku’nun en temel fonksiyonu ise askeri tekniklerle işgal edilmiş Kuzey Kürdistan topraklarında Türk devletinin varlığını tesis etmek, benimsetmek ya da sorgulanamaz hale getirmektir. Bu hukukun Kuzey Kürdistan’da yarattığı atmosferi betimlemek için kullanılan ‘ölüm sessizliği’ tabiri hem arda kalanlar için gündelik hayatta Kürtlüğün ölümüne hem de direniş yıllarında katledilen on binlerce insanın mirasını sahiplenememeye işaret etmektedir. Türklük Hukuku’na itiraz etmenin ölümle eş-değer olduğu bu yıllarda Kuzey Kürdistan’da kurulan Halk Odaları, Türk Ocakları, Kız Enstitüleri, Yatılı İl Bölge Okulları gibi kültürel sömürgecilik kurumları ile bu hukukun Kürtler tarafından içselleştirilmesi hedeflenmiştir. Diğer bir deyişle Türklük Hukuku, fiziksel ve kültürel şiddeti iç içe geçirerek bir sömürge-yurttaş olarak sıradan bir Kürt’ün tarih ve toplum karşısında nasıl duygulanması gerektiğini onun düşünsel evrenine kazıma girişimidir.

Türklük Hukuku’nun Kürtlerin zihinlerinde inşa ettiği sömürgecilik duvarlarının birer birer yıkılmaya başladığı 1970’li yılların sonlarında yazılmış olan Kürdistan Devriminin Yolu manifestosunda geçen bir pasaj, Dersim Terletesi’nin üzerinden 40 yıl geçmiş olmasına rağmen Kuzey Kürdistan’ın ne halde olduğunu oldukça çarpıcı bir biçimde özetlemektedir: ’’…Ama bugün, bu halk, bir ‘kadavra’ gibi ortadadır. Bundan utanç duyuyoruz. Yine, bugün bu halkın düşmanlarının, bu halkın yurdunu kendi öz çiftlikleri gibi kullanmaları ve buna karşı ‘çaresiz’ duruşumuz, bu utanç duygumuzu yüz kat daha artırıyor…’’ Bu vurucu betimlemeyi daha iyi idrak edebilmek için verilebilecek en iyi örneklerden biri: Zilan Katliamı’nın ertesinde güçlü bir direniş geleneğine sahip olan Erciş’te kurulan Türklük Hukuku üzerinden bu alanın nasıl sömürgeciliğin pilot bölgelerinden biri haline getirildiğinde görülebilir. Kürdistan Özgürlük Hareketi’nin çıkışı ile birlikte tüm Kuzey Kürdistan’da sömürgeciliğin varlığına dair itirazlar gelişse de, 1930’da Zilan‘da uygulanan sınırsız şiddetin doğurduğu Türklük Hukuku’nun gücü ancak 2014 yılında Kurdî bir partinin Erciş’te yerel seçimleri kazanabilmesi ile kırılabilmiştir. Yine bu hukukun özellikle herhangi bir Kürt insanı üzerinde yarattığı etkilere bakacak olursak; son 10 yıldır Türk Milli İstihbarat Teşkilatı Başkanlığı görevinde ‘harikalar’ yaratan Ercişli Hakan Fidan’ın varlığı bu sömürge hukukun yarattığı insan tipolojisinin en trajik örneklerinden sadece biridir.

Başlarken Bir Soru

Şiddet ve hukuk arasındaki gözardı edilemez ilişkinin Kuzey Kürdistan’daki yansımalarını, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş yılları ve ertesinde yaşananlar üzerinden ortaya çıkarmaya çalışan bu anlatıdan geriye bir soru kalıyor. 1970’li yılların gençlerinin mücadele etme noktasındaki kararlılığı ve kendilerinden sonraki kuşakları da etkiyebilmesi ile işlevsizleşen Türklük Hukuku, Öz-yönetim direnişleri esnasında uygulanan sınırsız şiddet pratiklerinin ertesinde yeniden mi kurulmak isteniyor?

 

* Türklük Hukuku kavramı Barış Ünlü’nün Türklük Sözleşmesinden esinler taşısa da temel bir ayrım noktasına sahiptir. Türklük Sözleşmesi ve Türklük Hukuku kavramlarının her ikisi de devlet eliyle gerçekleşen sınırsız şiddet pratikleri ertesinde ortaya çıkan yazılı olmayan bir bilme/bilmeme biçimine işaret etse de, Türklük Sözleşmesi’nin odak noktası imtiyaz olgusu iken Türklük Hukuku’nun odak noktası işgaldir. Diğer bir deyişle, devlet eliyle uygulanan sınırsız şiddet pratikleri üzerinden kurulan Türklük Sözleşmesi gündelik hayatta bir Türk’ün Türk olmayanlar karşısındaki performanslarını imtiyaz olgusunu merkeze alarak analiz etmektedir. Fakat, yine devlet eliyle uygulanan sınırsız şiddet pratikleri üzerinden kurulan Türklük Hukuku bir Kürt’ün sömürge-yurttaş haline getirilişini işgal olgusunu merkeze alarak çözümler. Son olarak, Türklük Sözleşmesi Türkiye sosyolojisini anlayabilmek için tutarlı bir kavram iken Türklük Hukuku Kuzey Kürdistan sosyolojisini anlayabilmek için tutarlı bir kavram önerisidir.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.