Yeni-Kolonyal Müdahale ve İlhak Diplomasisi – II

Forum Haberleri —

24 Haziran 2020 Çarşamba - 11:56

  • 1930 yılında Ağrı Dağı Direnişi’ni bastırmak için İran topraklarında kalan Küçük Ağrı Dağı’nı işgal eden, hem güney sınırına 30.000 askerlik bir güç yerleştirip hem de işi ‘kitabına uydurarak’ 1939’da Hatay’ı ilhak eden, zorla girdiği Kıbrıs’tan 1974’ten beri çıkmayan bir devletin Batı Kürdistan’da bir ilhak diplomasisi yürütmediğini iddia etmek fazlaca iyimser bir yaklaşımdır.

RÊNAS CÛDÎ

Yeni-Kolonyal Müdahale ve İlhak Diplomasisi – I’ başlıklı ilk yazıda, bir devletin kendisine ait olmayan bir toprak parçasını işgal ettikten sonra aynı toprak parçasında kalıcı olması anlamına gelen ilhak kavramının altı çizilmişti. Oldukça çetrefilli tekniklerle uluslararası hukuk normlarını ihlal etmeyi göze alarak yapılan ilhak girişimlerinin ‘başarıya ulaşabilmesi’ için devletlerin ortaya koyduğu çabalar ise ‘ilhak diplomasisi’ olarak adlandırılmıştı. Bu bağlamda Türk devletinin Batı ve Güney Kürdistan’da işgal ettiği toprak parçalarından çıkmamak adına bir ilhak diplomasisi yürüttüğü öne sürülmektedir. İddiayı temellendirmek adına ilhak diplomasisinin uygulanabilmesinin iki yapısal koşulla ilişkili olduğu vurgulanmaktadır: İlki, terörizm söylemi üzerinden tüm kuralsızlıkların ve çıkarların gerekçelendirildiği zora dayalı günümüzün çok kutuplu devletler-arası sistemidir. İkincisi ise devlet içi çelişkileri kendi lehine çevirebilmiş, adeta bir ‘Güvenlik A.Ş.’ gibi çalışan, Saray’a bağlı istihbarat teşkilatı ve savunma bakanlığı yönetimindeki savaş bürokrasisinin Türk dış politikasının dümeninde olmasıdır. Bu yazıda ise teorik çerçevesi oluşturulan ilhak diplomasisinin Batı ve Güney Kürdistan’da hangi pratikler ve tarihsel bağlantılar üzerinden şekillendiği tartışılacaktır.

İlhak – Demografik Değişim
Öncelikli olarak Türk devletinin son 4 yıl içinde Batı Kürdistan’da işgal ettiği alanlarda, işlediği savaş suçları dışında, neler yaptığına bir bakalım. Sıklıkla atıf verilen uluslararası göç ve insan hakları kurumlarının verilerine göre Türk devletinin işgal ettiği tüm alanlarda yerinden edilen insanların toplam sayısı 400 binden fazladır. Bu insanların Rojava özerk yönetiminin ve Esad rejiminin kontrolündeki alanlara geçmiş olmaları Türk devleti tarafından bir ‘güvenlik sorunu’ sayılmış ve eski yaşam alanlarına dönmelerine izin verilmemiştir. Fakat asıl gerekçe demografik değişimde saklıdır: Türkmenlerden oluşan paramiliter gruplar ve aileleri bir ‘Türk Kemeri’ oluşturacak şekilde sınır hatlarına, Arapların yoğunlukta olduğu paramiliter gruplar ve aileleri iç bölgelere, İdlip’te olası bir çatışmada ortaya çıkacak Türkiye’ye doğru göçün önüne geçmek adına buradaki Arap aileleri Efrîn ve Ezaz bölgelerine, Türkî cumhuriyetlerden getirilen aileler ve geçici barınma merkezlerindeki mülteciler ise işgal alanlarındaki muhtelif yerlere yerleştirilmektedir. İşgal öncesinde nüfusun %90’ından fazlasını Kürtlerin oluşturduğu Efrîn’de bugün Kürtlerin oranının %35’den az olması ya da aynı bölgede artık hiçbir Hristiyan topluluğun yaşamıyor oluşu tüm bu göç hareketliliğin bir özeti olarak görülebilir.

İlhak – İdari Kurumsallaşma
Bu baş döndürücü nüfus hareketliliğinin ‘denk geldiği’ bir tarihsel olaya işaret etmek gerekir: Batı Kürdistan’daki nüfus mühendisliğinin kontrol mekanizması olan Türkiye Göç İdaresi Genel Müdürlüğü’nün kuruluşu, Müslüman olmayan tüm toplulukların imparatorluk dışına ve Türk olmayan tüm toplulukların imparatorluğun farklı yerlerine sürülmesi için 1913 yılında açılan İskân-ı Aşâir ve Muhâcirîn Müdîriyyeti’nin kuruluşunun yüzüncü yılına ‘rast’ gelmiştir. Nüfus hareketliliğine eşlik eden kurumsallaşma faaliyetleri incelendiğinde ise; işgal alanlarının Antep, Urfa ve Hatay valiliklerine bağlanarak Türk kaymakamlar ve yeni kurulan yerel meclisler tarafından yönetilmesi, Türk emniyet birimlerine bağlı ‘Suriye Görev Gücü’ güvenlik teşkilatının kurulması, Türk devletinin bastırdığı yeni kimlik kartlarını taşıma zorunluluğu, Türk lirasının kullanılması ve para transferlerinin sağlanabilmesi için PTT şubelerinin açılması, Türkiye Maarif Vakfı bünyesinde yeni okul müfredatlarının belirlenmesi ve Kürtçenin yasaklanması, Gaziantep Üniversitesi’ne bağlı 3 fakültenin açılışı, meydan, cadde ve köylerin isimlerinin değiştirilerek Türkçe ve Arapça isimler verilmesi gibi pratikler göze çarpmaktadır. Peki tüm bunlar neye işaret eder?

İşgali ilhaka çevirmek
Bir devletin işgal ettiği toprak parçaları üzerinde hak iddia ederek bir ilhak diplomasisi yürütülmesinin yegane koşulu işgal alanlarındaki varlığının kalıcı olmasına bağlıdır. İlhaka hazırlık süreci olarak da betimleyebileceğimiz bu çabaların ana parametresi eş zamanlı yürütülen demografik değişim ve idari kurumsallaşma üzerine kuruludur. Etnik dağılımı kendi lehine çevirebilen ve ele geçirdiği alanları sosyo-politik olarak örgütleyebilen bir devlet artık açıkça işgali ilhaka çevirebilmek için diplomasi yapacaktır. Örneğin, herhangi bir altyapı hazırlığı yapmadan, Kuveyt’in topraklarının aslında tarihsel olarak Irak’a ait olduğunu iddia ederek tüm ülkeyi ilhak eden Saddam yönetimi hem başarısız olmuş hem de kendi sonunu hazırlamıştı. Fakat, 1967 yılında Ürdün, Mısır ve Suriye’den oluşan Arap İttifakı ile İsrail arasında gerçekleşen ‘Altı Gün Savaşları’ sırasında Suriye’ye ait Golan Tepeleri İsrail tarafından işgal edildikten sonra 1981 yılında ‘ülke savunması’ gerekçesiyle ilhak edilmiştir. İşgalden ilhaka doğru giden 14 yıllık süreçte 100 bin insan yerini terk etmek zorunda kalmış ve eski yerleşimcilerden kalan yerler bütünüyle yok edilerek yerlerine günümüzde 20 bin Yahudi’nin yaşadığı yeni yaşam alanları yapılmıştır. Her iki ilhak çabası da BM tarafından geçersiz sayılmasına rağmen İsrail’in Golan Tepeleri’nden çıkarılamamasının sebebi işgal ettiği alanın demografik yapısını ve idari kurumsallaşmasını kendi lehine çevirdikten sonra daha kapsamlı bir ilhak diplomasisi ile hareket edebilmesidir. Türk devletinin Irak benzeri kaba bir ilhak stratejisi izlemek yerine İsrail’in aşamalı ilhak (creeping annexation) stratejisine benzer hamleler yürüttüğü açıktır. 1930 yılında Ağrı Dağı Direnişi’ni bastırmak için İran topraklarında kalan Küçük Ağrı Dağı’nı işgal eden, hem güney sınırına 30.000 askerlik bir güç yerleştirip hem de işi ‘kitabına uydurarak’ 1939’da Hatay’ı ilhak eden, zorla girdiği Kıbrıs’tan 1974’ten beri çıkmayan bir devletin Batı Kürdistan’da bir ilhak diplomasisi yürütmediğini iddia etmek fazlaca iyimser bir yaklaşımdır.

Güney Kürdistan – İlk İşgal Girişimleri
Güney Kürdistan’da ise yıllara yayılmış askeri ve istihbari varlığı ile Türk devletinin bu coğrafyada işgalden öte bir durum yarattığı ve Batı Kürdistan’dan farklı olarak ilhak diplomasisinin merkezinde demografik değişimin olmadığı göze çarpmaktadır. Güney Kürdistan topraklarında devletin nasıl bir strateji yürüttüğünü kavrayabilmek için analizi 1980’lerden başlatmak gerekir. Türk devleti 1983 yılından beri PKK’nin siyasal mücadelesini ‘terörizm’ etiketine indirgeyerek Güney Kürdistan coğrafyasına dönük askeri işgaller gerçekleştirmektedir. Bu askeri harekatların işgalci yönünü örtmek adına sıklıkla ‘sınır-ötesi operasyon’ kavramına başvurmaktadır. Fakat, gerekçe ne olursa olsun bir devletin sınır-ötesi askeri harekatını hem sınırlarında operasyon yapmak istediği ülkenin hem de BM’nin hukuk normlarına uygun bir şekilde temellendirmesi gerekir. Ayrıca ‘kuralına uydurulan’ herhangi bir sınır-ötesi operasyonun giriş yaptığı ülke topraklarında kalıcı olması söz konusu değildir. Bu bağlamda, 15 Ekim 1984’te Irak ve Türk devleti arasında 4 yıl boyunca her iki devlete de birbirlerinin sınırlarından 5 km kadar içeri girerek karadan ve havadan sıcak takip yapabilme imkanı sağlayan Güvenlik Protokolü imzalanmıştır. Türk devletinin ilk hava destekli sınır-ötesi operasyonları bu şekilde başlamıştır. 1988 Ekimi’nde protokolün süresi dolduğu için askeri operasyonlar kesilmiş ve özellikle Türk tarafının 5-7 Temmuz 1990’daki yoğun ısrarlarına rağmen protokol bir daha yenilenmemiştir.

Bu noktada, Saddam yönetiminin Enfal’den sonra tekrar Kürtlere karşı bir soykırım girişiminde bulunma ihtimaline karşın BM’nin Güney Kürdistan topraklarını da kapsayan 5 Nisan 1991 tarihli uçuşa yasak bölge kararı bir dönüm noktası olmuştur. Çünkü bu tarihten itibaren Bağdat hükümetinin Güney Kürdistan topraklarındaki söz hakkı özellikle sınırların kontrolü noktasında oldukça kısıtlıdır. Güney Kürdistan topraklarının ‘devletsiz’ ya da statüsü belirsiz bir konuma evrilmesi ile oluşan bu yeni durumu Türk devleti bir fırsata dönüştürecektir. Zira, Türk devletinin uçuşa yasak bölgenin güvenliği için kurulan uluslararası ‘Çekiç Güç’e İncirlik Hava Üssü’nü açması ve ardından tüm askeri ve insani yardım malzemelerinin Türk devletinin kontrolünde Güney Kürdistan’a aktarılması adeta birbirine ‘sıkıca bağlanmış’ iki somut durumu ortaya çıkarmıştır: İlki, Kürt halkının filli özerk yönetiminin güçlenmesi ve uluslararası statü yakalama imkanı; ikincisi ise Türk devletinin Güney Kürdistan coğrafyasındaki varlığının kalıcılaşması. Çekiç Güç ile birlikte Güney Kürdistan’a destek olma kararı dönemin cumhurbaşkanı Özal ile askeri ve siyasal bürokrasi arasında ciddi gerilimlere sebep olmasına rağmen, Türk devleti uzun zaman sonra yeniden Güney Kürdistan’a sınır ötesi askeri operasyonlar düzenlenme fırsatını yakalamıştır. Fakat, 1991’den itibaren yeniden başlayan bu sınır-ötesi operasyonların 1980’lere göre değişen noktaları vardır.

Türk devletinin varlığının kalıcılaşması
Artık Türk devleti Güney Kürdistan’a dönük yaptığı sınır-ötesi askeri operasyonlar için ne Bağdat hükümetine ne de Güvenlik Konseyi’ne bildirimde bulunmayacaktır. Hatta 1998’den sonra birçok devletin bu konu bağlamında BM nezdinde yapılan şikayetlerini tümüyle yanıtsız bırakacaktır. Sahada ise, Güney Kürdistan’ın siyasal partilerini PKK’ye karşı düzenlediği kara operasyonlarında kullanarak brakûjî olgusunun doğmasına sebep olacaktı. Bunlara ek olarak, 1991 yılında ilk istihbarat merkezini, 1994’te Selahaddin kasabasında ilk askeri üssünü kurarak Güney Kürdistan’da kalıcılaşmaya başlayacak ve ardından bu durum peyderpey genişleyerek şimdiki seviyesine ulaşacaktı. Bugün Güney Kürdistan’da yaklaşık 20 askeri üssü ile sınırından 28 km içeri girmiş, havadan ise kilometre sınırı olmaksızın uçabilen, istihbarat faaliyetlerini halk içinde yürütebilecek kadar kökleşmiş bir Türk devleti söz konusudur. Öyle ki, devletin Kayseri’den Edirne’ye asker ve silah sevkiyatı yapması ile Zaxo’ya yapması arasında bir fark yoktur.

Gordion Düğümü
Ekonomik bağlamı ile daha kapsamlı bir değerlendirmeyi hak eden 1991 kırılması, Güney Kürdistan’ın Türk devletinin jeostratejik yörüngesine girmesine sebep olmuş ve modern Kürt siyasetinin ‘Gordion düğümü’ haline dönüşmüştür. Hem Kürt siyasetçileri hem de dünya liderleri tarafından, kimi zaman üstü kapalı kimi zaman aleni bir şekilde, Türk devletinin Güney Kürdistan’daki hiçbir uluslararası normla bağdaşmayan varlığına son vermesi gerektiğine dair yapılan açıklamalara Türk devletinin verdiği cevap PKK’dir.

Peki, gerçekten zamana yayılmış ve nasıl sonlanacağına dair kimsenin bir öngörüsünün olmadığı giderek kalıcılaşan bu işgal durumunun gerçek sebebi PKK midir? Bu soruya cevap verebilmenin bir yolu Türk dış politikasının Arap Baharı sonrası birbiriyle iç-içe geçmiş Kuzey-Güney-Batı Kürdistan siyasetini ilhak kavramı ekseninde tartışabilmekte gizlidir.

Not: Yeni-Kolonyal Müdahale ve İlhak Diplomasisi – I başlıklı ilk yazıya okurların yapmış olmuş olduğu değerlendirmeler göz önünde bulundurularak üçüncü yazı ile ilhak diplomasisi tartışmasını tamamlayacağız. Ayrıca bu yazının oluşum sürecinde sahadaki gözlemlerini ve kıymetli yorumlarını bizlerle paylaşan gazetemizin Batı ve Güney Kürdistan çalışanlarına teşekkür ederiz.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2020 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.