Yersiz yurtsuz sürgünler, mülteciler

Sara AKTAŞ yazdı —

18 Kasım 2021 Perşembe - 23:30

  • İnsanlar yaşamlarını devam ettirebilmek ve temel haklarını koruyabilmek için savaşlardan, baskı ve korkudan kaçarak yeni bir yaşam kurma umuduyla yola çıkmakta ve bu yollarda her türlü zulme maruz kalmaktadır. Mülteciliğin temel sebebi, emperyalist politikalar ve bunların doğurduğu savaşlar olduğu halde, bugün emperyalistler mülteci sorununu bir insanlık sorunu olarak değil kendi topraklarını işgal edecek fazlalıklar sorunu olarak görmektedir.

Çoğunluğu Güney ve Rojava Kürdistan’ından binlerce mültecinin, Belarus-Polonya sınırını geçmeye çalışmasıyla bir kez daha tanık olduğumuz manzaralar, savaşların yarattığı gazabın ve sefaletin tüm şiddetini hissettirir türden. Sınır boylarında emperyalist savaş stratejilerinin bedelini ödeyen insanlığın akıbetini Edward Said çok önceden yazmıştı. Filistinli entelektüel Edward Said, otobiyografisine 'Yersiz Yurtsuz' adını vererek doğup büyüdüğü coğrafyanın kaderini bu iki kelime ile özetlemişti. İşte bu iki sözcük bugün sınırlar, yollar, ülkeler, şehirler, okullar, evler, diller arasında savrulurken aidiyetini kaybetmeyle yüz yüze kalan milyonlarca insana eklenen yeni binlerce insanında hayatını özetliyor.

Nitekim mülteciliğin, yerinden edilmenin, yurtsuzluğun tarihi oldukça eski olsada insanlığın gündemine ciddi bir sorun olarak I. Dünya Savaşı’ndan sonra girmiştir. Ardından II. Dünya Savaşı ve sonrasında Soğuk Savaş Dönemi boyunca artmaya devam etmiş ve artık insanlığın en önemli sorunlarından biri haline gelmiştir. Bu sorunla ilgili çalışmalar, hukuki tanımlamalar ve çözüm önerileri çoğunlukla BM, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği, ulusal ve uluslararası birçok kuruluş tarafından sürdürülsede maalesef çözüm bir yana her gün katlanan çok yönlü, çok faktörlü bir insanlık dramı haline gelinmesinin önüne dahi geçilememektedir.

Tarihsel birçok anlatıyı paylaşabileceğimiz arka planı ifade etmenin bu yazının sınırlarını fazlasıyla zorlayacağı düşüncesiyle, mültecilerle ilgili ilk düzenlemenin 1951 tarihli Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Cenevre Sözleşmesi olduğunu hatırlatalım. Sonraları yetersiz görülerek 1967 tarihli “Mültecilerin Hukuki Statüsüne İlişkin Protokol” ile de son hali verilmiştir. Bu metne göre “ırkı, dini, tabiiyeti, belli bir toplumsal gruba mensubiyeti veya siyasi düşünceleri yüzünden, zulme uğrayacağından haklı sebeplerle korktuğu için vatandaşı olduğu ülkenin dışında bulunan ve bu ülkenin korumasından yararlanamayan ya da söz konusu korku nedeniyle, yararlanmak istemeyen; yahut tabiiyeti yoksa ve bu tür olaylar sonucu önceden yasadığı ikamet ülkesinin dışında bulunan, oraya dönemeyen veya söz konusu korku nedeniyle dönmek istemeyen her şahıs” mültecidir. İster mülteci, sığınmacı, ister göçmen, muhacir olarak tanımlansın bu insanların köklerinden koparak hayatları pahasına yollara düşmesini en nihayetinde emperyalist politikalardan kopuk ele alamayız.

Nitekim mülteciliği doğuran en önemli sebebin başında devletler arası savaşlar, etnik ve dini çatışmalar ile sınıfsal ve ideolojik nedenlere dayanan baskıcı otoriter ve faşist rejimlerin uygulamaları gelmektedir. Örneğin 1970’li yıllardan 1990’lı yıllara kadar tutulan istatistiklere göre 35 milyon mültecinin yaklaşık 14 milyonu devletler arası savaş sebebiyle göç etmek zorunda kalmıştır. Zira çok kültürlü imparatorluklar çağından sonra ulus devletlerin homojenleştirici faşist politikaları çatışmaların, katliamların ve göçlerin zemini olmuştur. Birleşmiş Milletler’in 2020’de yayımladığı raporda ise savaştan, zülümden kaçanların ve küresel çapta yerinden edilenlerin sayısının 82 milyonun üzerine çıkarak 10 yıl önceki rakamı ikiye katladığı belirtilmektedir.

Sonuçta insanlar yaşamlarını devam ettirebilmek ve temel haklarını koruyabilmek için savaşlardan, baskı ve korkudan kaçarak yeni bir yaşam kurma umuduyla yola çıkmakta ve bu yollarda her türlü zulme maruz kalmaktadır. Mülteciliğin temel sebebi, emperyalist politikalar ve bunların doğurduğu savaşlar olduğu halde, bugün emperyalistler mülteci sorununu bir insanlık sorunu olarak değil kendi topraklarını işgal edecek fazlalıklar sorunu olarak görmektedir. Zira bu güçler mülteciliğin gerçek nedenlerini ortadan kaldırmamaktadır, çünkü bu nedenler kendi varlıklarında ve politikalarında içkindir. Bu nedenle hangi statüyle olursa olsun, mülteciler yollarda aç gözlü insan tacirlerinin ellerinde ölmeseler dahi, onları bekleyen daha büyük sorunlarla karşılaşabilmektedir. Nitekim mülteciler yalnızca yollarda ölümü ve aşağılanmayı yaşamıyor, başvurdukları ülkelerin engelleyici ve yıldırıcı tavırlarının yol açtığı çok yönlü sorunlarla da mücadele etmek zorunda kalıyorlar. Yani sorun sadece bu ülkelerin kendi sınırlarını açmasıyla da çözülmüyor.

Dolayısıyla emperyalist savaşlara karşı dünyayı yaşanılır kılmak için mücadele etmek, savaşların ve yurtsuz bırakılmanın önüne geçmek, savaşların efendilerine karşı durmak en etkili ve kalıcı çözümdür. Zira emperyalist savaşların, emperyalist hegemonya ve yıkım saldırılarının karşısında durmak, bu bilinci yaratmak, mülteciliği yoketmenin en etkili yoludur. Emperyalistler, savaşların, kan deryasının, yoksulluğun ve nihayetinde mülteciliğin esas sorumlusudur. Ve tekrardan Edward Said’e dönersek; “Sürgünü çağımıza özgü bir siyasi ceza olarak kavramak için, haritası edebiyat tarafından çıkarılmış deneyim alanlarının ötesine geçmek şarttır. Joyce’u, Nabokov’u ve hatta sürgün hakkında dokunaklı bir şeyler yazmış olan Conrad’ı bile bir kenara koymak şarttır. Bunun yerine, adlarına BM kuruluşları yaratılmış olan sayısız kitleleri, yurtlarına dönme imkanı kalmamış, ellerinde sadece ekmek karneleri ve söz konusu kuruluşlardaki numaraları olan köylü mültecileri düşünmek gerekiyor.”

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.