Yoksulluğun kadınlaşması ve sefalet

Sara AKTAŞ yazdı —

22 Nisan 2021 Perşembe - 22:38

  • HDP Kadın Meclisi 10 Şubat’ta başlatılan “Herkes İçin Adalet” kampanyası kapsamında yürüttüğü “Kadınlar İçin Adalet” programının ikinci ayağını 5 Nisan’da başlattığı “Kadın Yoksulluğu” başlığı ile sürdürüyor.

 Geçtiğimiz günlerde ilk etabı tamamlanan kampanya dolayısıyla günümüzün en önemli sorunlarından biri haline gelen kadın yoksulluğuna dikkat çekmek istiyorum. Öyleki dünyanın neresinde bir yoksulluk manzarası görülse, içinde mutlaka bir kadın vardır. Nitekim yoksulluğun kadınla özdeşleşmeye başlaması, ‘yoksulluğun kadınlaşması’ kavramını gündeme getirmiştir. Yoksulluk günümüzde sadece temel ihtiyaçları karşılayamama durumu olarak değil, kendini gerçekleştirebilirlikten yoksunluk olarak da tarif edilmektedir. Yani yoksulluk ekonomik alanın ötesine geçen, toplumsal ve siyasal hayata katılımı sınırlayan faktörleride kapsayan çok yönlü bir kavram olarak ele alınmaktadır.

Tarihsel bir olgu olarak yoksulluğun toplumsal sorun olarak görülmeye başlanması ise sanayileşmenin ilk yıllarına denk gelmiş, kentlerdeki işçi sınıfının yoksullaşmasıyla kitlesel bir boyut kazanmıştır. Günümüz de ise yoksulluğunun eskisinden farklı olduğunu belirtmek için “yeni yoksulluk” olgusundan söz edilmeye başlanmış, kent yoksulluğu, hem küresel bir boyut kazanmış hem de daha vahşi bir hal almıştır.

Yoksulluğun genel tablosu içinde kadın yoksulluğunda gözlenen ortaklık ise kadınların dezavantajlı konumlarının hemen hemen bütün ülkelerde gelenekler, sosyal ve kültürel normlar tarafından kabul görmüş olmasıdır. Yine toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin derin etkileri ve ekonomik politikalardaki ayrımcılığın köklü yansımaları olmaktadır. Buna bağlı olarak “Yoksulluğun Kadınlaşması” 1960’larda oldukça zengin olan Amerika’da “öteki Amerika”yla birlikte gündeme gelmiş, 1970’lerden itibaren literatürde yer almaya başlamıştır. Bu kavramı, ilk kez Pearce 1978’de kullanmıştır. Bunun yanı sıra, “yoksulların en yoksulu” gibi kavramsallaştırmalar da bulunmaktadır. Kuşkusuz getirilen tanımlamalar her ne olursa olsun kadınların küresel ölçekte bir sefalete mahkum edildiği, çok yönlü bir sömürüye tabi kılındığı gerçeği apacık ortada durmaktadır.

Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı gibi uluslararası kuruluşların verilerine göre, dünya genelinde yoksul kadınların sayısı hızla artış göstermekte, çoğunluğu gelişmekte olan ülkelerde olmak üzere, bir milyardan fazla kişi kabul edilemez yoksulluk koşullarında yaşamaktadır. Dünyadaki yoksulların yüzde 70’ini oluşturan kadınlar, erkeklerle kıyaslandığında yoksulluğu daha yoğun bir şekilde yaşamaktadır. Kadınların eski geçim ekonomilerindeki yaratıcı ve üretken konumunu gaspeden erkek egemen yapılar geldiğimiz aşamada kadın bedenini uluslararası bir pazara ve kadının kendisini ekonomik bir kar merkezine dönüştürmüştür.

Kadınlar bugün tarihte görülmemiş bir biçimde hem bedenen hem emek gücü itibarıyla sömürülmektedir. Birçok istatistiğe göre kadınlar dünyadaki toplam işgücünün 2/3’ü oluşturdukları, günlük çalışma süreleri bakımından erkeklerden yüzde 25 daha fazla çalıştıkları ve dünyadaki toplam gıdanın yarısını ürettikleri halde, gelirleri dünya gelirinin yalnızca yüzde 10’u kadardır. Bu bakımdan kadın yoksulluğunun bir dünya sorunu haline geldiğini belirtmek mümkündür.

Dünyadaki bu dayanılmaz yoksulluğa maruz kalmak kadınları; toplumsal cinsiyet ve toplumsal cinsiyet temelli iş bölümüyle, ücret karşılığı olmayan işler yapmak, ekonomik ve sosyal olarak güvencesiz işlerde düşük ücretle çalışmak zorunda bırakmaktadır. Bunun yanında dünyanın birçok yerinde kadın ticareti önemli bir sektör haline gelmiştir. Örneğin, UNDP 2000 yılı raporuna göre, bir milyon 250 bin kadın para karşılığı satılmaktadır. Yoksulluk, kadınlara bir tercih hakkı tanımadan onları zor şartlar altında ve karın tokluğuna çalışmak zorunda bırakırken çalışmanın varoluşsallıkla ve geçim ile bağı ise kalmamış gibidir. Hiç kuşkusuz meydana gelen küresel ekonomik ve mali krizlerden, şiddet, iç çatışma ve savaş koşullarından da en çok etkilenenler yine kadın ve çocuklar olmakta, kadın katliamları bu koşullar altında bir kırım düzeyinde seyretmektedir. 

Sonuç olarak yoksulluğu doğuran nedenlerle, özel olarak kadın yoksulluğunu ortaya çıkaran sebepler birbirinden bağımsız olmamakla birlikte kadın yoksulluğunun kapitalist patriyarka koşullarında inanılmaz boyutlarda kadınları etkilediği bir gerçektir. Küresel bir sorun haline gelen kadın yoksulluğunun en temel sorumlusu erkek egemen Kapitalist Sömürü Sistemi ve Toplumsal Cinsiyetçiliğin derin etkileridir. Ancak kadınlar, toplumsal cinsiyet eşitsizliklerinden doğan adaletsizliklerle birlikte yaşamaya devam etmekle birlikte bu adaletsizliğe boyun eğmemektedir. Kadınların isyanının dipten gelen dalgalar halinde giderek büyümekte olduğunu ise dünya ölçeğinde gelişen kadın isyanlarında görmek mümkündür. Zira kadınlar Karl Marx’ın dediği gibi, “İnsan kalmanın tek yolunun, insanlık dışı bu sisteme karşı savaşmak” olduğunun uzun zamandır farkındalar!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.