Zorba’da görmek istemediklerimiz

Kültür/Sanat Haberleri —

16 Mayıs 2022 Pazartesi - 19:30

Zorba

Zorba

  • Zorba gibi bir karakterin, özenilesi birçok yanı varken, kadınlarla ilgili düşüncelerinin sınırsızlığı epey tedirgin edici. Çünkü bu kitap, genç ve hevesli dimağların kendini bulmaya çalıştığı bir kitap ve epey sorunlu bir dili var. Edebi olarak değilse bile, etik olarak incelenmesinde fayda görüyorum. 

“Bir lup alıp içtiğimiz suya bakarsan, onun göze görünmeyen küçük küçük 

kurtlarla dolu olduğunu görürmüşsün. Kurtları görecek ve suyu içmeyeceksin… 

Lupu kır patron! Kır namussuzu da, kurtlar hemen kaybolsun! 

Nikos Kazancakis – Zorba (S.143)

 

BİLGE AKSU

Yeni nesil bir kavram: İptal Kültürü. Esasen devşirme bir terim. İngilizcedeki ‘cancel’ sözcüğüyle kullanılıyor dünyada. Bağlamı ise genellikle kültür-sanat alanlarında o güne değin belirli aşamaları kat etmiş ve söz konusu camiada saygın bir yer edinmiş kişilerin bulunduğu konumu sorgulamak üzerine. Geçmiş yıllarda Hollywood’da patlayan ‘Me Too’ hareketi mesela bu bağlamda ortaya çıkmıştı. Başta Harvey Weinstein olmak üzere, sinema sektörünün köşebaşlarını tutmuş erkeklerin, genç kadınları sektöre dahil ederken cinsel, fiziksel ve duygusal bir takım şantajlar uyguladıkları ortaya çıkmış, hızla yayılan bu hareket sonucunda kelli felli birçok ünlü isim, kamuoyu tarafından ‘iptal’ edilmişti. Çok geçmeden Türkiye’de de benzer bir hareket, edebiyat alanında ortaya çıkmıştı. Yayınevi sahipleri, editörler, yazarlar ya da şairlerden oluşan bir erkek güruhunun tıpkı Hollywood’da olduğu gibi, genç kadınlara sergiledikleri tutumlar ifşa edilmiş, bunun intihara kadar varan bazı sonuçları olmuştu.

İptal kültürü belirli tartışmaların odağında durmaya devam ediyor. Dezavantajlı gruplar için bir silah niteliği taşıyabilen bu akım, kültür tarihinden silinmesi gereken kişilere neye göre karar veriyor? Örneğin, Türkiye sineması için bir mihenk taşı niteliğindeki Yılmaz Güney için ne karar alınmalı? Filmlerindeki ideolojik duruşuyla sol görüşün bayrağını taşımaya aday bir yönetmenin, söz konusu kadınlar olunca birden kabalaşan ve hatta canileşen fikir ve tutumları nereye koyulmalı?

Benim bu girişi yaparken amacım, kültür tarihimizde Yılmaz Güney’e benzer bir yer tutan ikonik bir eseri tartışmak: Nikos Kazancakis’in Zorba’sını. İlk bakışta, okumuş olan hemen herkesin etkilendiği bir karakteri böylesi kaygan bir zeminde ele almak epey zorlayıcı olacak. Bunu zaten baştan biliyordum. Fakat yeniden okurken, bir yandan internet üzerinde kitapla ve karakterle ilgili ne tür yorumlar yapıldığını merak edince bundan emin oldum. Binlerce yorum arasında tek tük seçilebilen eleştirel çıkışlar haricinde, ne bu eserle ne de karakterle ilgili hiçbir sorgulamanın bulunmadığını fark ettim. 

Kazancakis Zorba’yı 1946’da yayımlamıştı. O dönemin popüler felsefi akımı, nobellerle de taçlandırılan varoluşçu metinler etrafında şekilleniyordu. Camus, Sartre, Hesse gibi batılı birçok yazar, insanın yaşam serüveninde neyi amaçlaması gerektiğini, hatta bir amacının olup olamayacağını sorguluyor, buna kendince cevaplar arıyordu. Zorba da esasen bu akımın bir ürünü. 

Zorba’nın hayata bakışı

Aleksi Zorba, okumamış ve hayatı tamamen kendi deneyimleriyle teorize etmiş biri. 60’lı yaşların üzerinde, paspal görünümlü bir Yunan işçisi. Kitabın anlatıcısı onunla, bir şeylerden kaçıp kendi kendine kalmak için memleketine döndüğünde karşılaşıyor. Yunan asıllı bir yazar olan anlatıcı, birçok felsefi yaklaşımı gözden geçirmiş, hiçbirinde kendini yeterince bulamamış. Varmaya çalıştığı son nokta ise doğu felsefesinin klasik sığınağı Budhha olmuş. Hayattaki amacını sorgularken, Nirvana’ya ulaşma emelini güçlendirmiş ve ortamını değiştirmek istemiş. Girit’te bir maden ocağı işletirken bir yandan da Budhha ile ilgili düşüncelerini toparlamayı hedeflemiş. Fakat daha oraya varmadan, bir liman kahvesinde bineceği geminin kalkmasını beklerken karşısına çıkmış Zorba. Ve olanlar olmuş.

Zorba’nın hayata bakışı oldukça enteresan. O, insan denen yaratığı tek bir potada bütün iyilik ve kötülükleriyle eritiyor ve yeni kalıplar çıkarıyor. Gençliğinde Balkan Savaşları’nda bulunmuş. Çok sayıda kötülük işlemiş. Anlatı boyunca zaman zaman bu anıları yeniden belleğine çağırıyor ve kendini sürekli olarak yargılamamızı sağlıyor. Kulağını kestiği papaz, tecavüz edilen kadınlar, öldürülen insanlar… Bu fiilleri işlerken ne kadar saf ve aptal olduğundan dem vuruyor. Milliyetçilik, vatan, toprak gibi meselelerde genel geçer düşünceye nasıl olup da kapıldığını bir türlü anlayamıyor. Bu sorgulamalara bakınca biz de okuyucu olarak ona bir şans vermeli miyiz diye düşünmeden edemiyoruz.

Zorba’nın eğitimsiz oluşu, yalnızca sistemli bir eğitiminin olmayışından ileri geliyor. Çocukken komşusu olan bir Türk’ten aldığı dersi her şeyin önüne koyuyor. Bu anısında, bahçesinde yün eğirirken birden Zorba’yı dizine oturtan komşusu Hüseyin Ağa ona şunları söylemiş:

“Dinle oğlum, Tanrı’yı yedi kat gökler ve yer almaz; ama insanın kalbi alır. Onun için, (…)hiçbir zaman insan yüreğini yaralama!” (S. 313)

Çocukken aldığı bu öğüt ona ilk başta pek de anlamlı gelmemiş olsa gerek ki, savaş döneminde işlediği ‘günah’lardan kurtulamamış. Yaşı ilerledikçe ve vicdanı belirli sorgulamaları daha doğru yaptıkça bu sözün hakkını teslim eder olmuş. Anlatıcıyla tanıştığı bu son döneminde artık vatan millet gibi söylemleri önemsemediğini rahatlıkla belirtiyor. 

“Çok kişiler gururdan korkmuştur, ama ben onu yendim. Çokları düşünür, benim düşünmeye gereksinmem yok. İyilikten dolayı sevinmem, kötülükten dolayı da üzülmem. Yunanların İstanbul’u aldığını öğrensem, Türklerin Atina’yı almasıyla aynı şeydir bu benim için.” (S. 172)

Zorba artık ona dayatılan soyut ideolojik savaşların içine sokmaz kendini. Bunların hepsini aşmıştır. Aklı ve vicdanı onun için tek geçerli önderdir. Hatta düşünsel meseleleri öylesine reddeder ki, anlatıcı ve onun gibi entelektüel kişilikler de alır payını.

“ – Peki sen neden yazıp da, bize dünyanın bütün sırlarını anlatmıyorsun Zorba?

   – Neden mi? Çünkü ben, senin dediğin o bütün sırları yaşıyordum ve yazmaya vaktim yok da ondan. (…)şu saçmalar yumurtlayan kalemi ele alacak zamanım yok. Böylece de dünya, kağıt farelerinin ellerine kaldı; sırları yaşayanların vakti yok, vakti olanlar ise sırları yaşamıyorlar. Anladın mı?”

Zorba olabilmek

Zorba’nın anı yaşama felsefesi anlatıcıyı epey etkiliyor tabii. Hatta biz okuyucuları da. Kitap üzerine yapılan yorumlarda hep bu izleri görüyoruz. Yetişme ve büyüme döneminde kendine bir çıkış arayan sayısız genç, belki hiçbir zaman beceremeyecekleri bu yaklaşıma özeniyor, Zorba gibi düşünmek, konuşmak, yemek, içmek ve sevişmek istiyor. Fakat Zorba olabilmek, tam da bu yüzden mümkün değil. Başka herhangi birine özenerek kişiliğini şekillendirmenin imkansızlığına inanıyor Zorba. Hevesli gençler için üzücü bir sonuç bu.

Yaşamı ilkel bir dürtüyle sahipleniyor Zorba. Yemek, içmek ve sevişmek onun ilk gayesi. Bunu yaparken de, sosyal beklentilerin tamamından uzak duruyor. Canı istediğinde dans ediyor, canı istediğinde santur çalıyor. Hatta Zorba’nın istekleri bile bazen Zorba’nın felsefesiyle çatışıyor. Gün oluyor, santurunu özenle açıp çalmaya başlayacakken bir terslik seziyor. Santurun o anda çalınmak istemediğini fark edip, geri kaldırıyor. İlkelliğin ötesinde, animist bir duruş gibi bu. Doğanın, nesnelerin, her şeyin bir ruhu var ona göre. Ve bir Zorba, yalnızca onlarla uyum içinde yaşayabilir. Fazlasını yapamaz.

Pek tabii, Zorba’nın bu özenilesi hallerinin getirdiği bazı problemler var. Hayattaki keyif kaynaklarından en büyüğü, kadınlar. Elbette böyle bir insanın, kadınlarla ilgili düşünceleri az çok öngörülebilir şekildedir. Haz, anı yaşama ve yalnızca ruhunu doyurma peşinde olan biri, sevişmeyi kutsal bir ayin gibi yaşayacaktır. Fakat Zorba’da bunlardan fazlası var. Bana göre, kitabın içerdiği felsefi düşünceyle en çok çatıştığı nokta da burası. Zorba gibi bir karakterin, kadına ve cinselliğe de gereğinden büyük bir önem atfetmesini beklemememiz gerekir normalde. Ama işte, o da onun zayıf karnı…

Zorba’ya göre erkeklik

Kadınlar ona göre hoş tutulması gereken narin canlılar. Ve onlarla durmadan, ha bire sevişmek gerekiyor! Öyle ki, bir kadının, özellikle de dulsa, gece yalnız yatması büyük bir günah. Bir erkek, hiçbir günahından değilse bile, bir kadının yalnız yatmasına izin vermesinden ötürü cehennemliktir diyor. Zorba’ya göre erkeklik, canı istemiş ya da istememiş mühim değil, bir kadının yalnız kalmaması için varını yoğunu sarf etmekten geçiyor. Kadınlarla ilgili düşünceleri sınırsız:

“Kadın bir kaynaktır, eğilip yüzünü görürsün ve içer, gidersin… Kemiklerin gıcırdar. Sonra, susamış olan bir başkası gelir, o da eğilir, yüzünü görür ve içer. Sonra bir başkası… Kaynak bu demektir, kadın da bu demektir.” (S. 106)

Bazen kabalaşıyor:

“Kafkasya’da her şey boldu patron; her şey sergi, seç seç al! Hem yalnız kavun karpuz değil, kadınlar da öyle! Geçerken bir karpuz görüp alıyorsun; bir kadın görüp alıyorsun. Burada, bu uyuz yerde olduğu gibi değil, hani biri senin bir karpuz kabuğu aldığını görse mahkemeye götürür, bir kadına dokunduğun zaman da, kardeşi seni kıyma yapmak için bıçağını fora eder. (…)Hay yok olasınız, uyuzlar! Rusya’ya gidin de, soyluluk görün be!” (S. 107)

Anlatıcı, köydeki bir dulla ilgili bir türlü harekete geçmeyince de öfkeleniyor:

“Ama şunu bil ki, bu akşam başmelek cebrail gibi dulun yanına gitseydin, benden çok Tanrı sevinecekti bu işe. Eğer Tanrı da senin yolundan gitseydi patron, Meryem’e hiçbir zaman yanaşmaz, İsa da hiçbir zaman olmazdı. Bana Tanrı’nın yolunu sorarsan, Meryem’e giden yol olduğunu söylerim sana. Meryem, duldur.” (S. 140)

Zorba’yı bu konuda eğiten biri var, dedesi. O daha çocukken, 100 yaşını aşmış ve gözleri iyice zayıflamış olan dedesi, evinin önüne oturur ve çeşmeye giden genç kızları hüzünle izlermiş!

“Ben, Tanrı kemiklerini aziz etsin, dedem Kaptan Aleksi’ye benziyorum! Yüz yaşındaydı; öğleden sonraları çeşmeye giden kızları seyretmek için kapının önüne otururdu. Ama, gözleri bozulmuştu. Bunun için kızlara şöyle bağırırdı: ‘Sen kimsin, kız?’ ‘Mastrandoni’nin kızı Lenio!’ ‘Gel kız sana dokunayım! Gel kız, korkma!’ Kız da kahkahayı basıp yaklaşırdı. Dedem, koca elini kıza uzatır, yavaş yavaş, tatlı ve kudurmuşçasına yoklardı. Sonra da ağlamaya koyulurdu.” (S. 101)

Zorba’nın yaklaşımı ve düşünce dünyası öylesine etkileyici ki, okumuş yazmış koskoca anlatıcımız da o zihniyete ulaşmakta gecikmiyor. Zorba iş için başka bir yere gittiğinde, günler sonra onun ‘dostu’ Madam Ortans’ı teselli etmek için yalan söylüyor. Kadıncağız yalnızlıktan delirmeye başlamış olmalı ki anlatıcımız, Zorba’nın onunla evleneceğini uyduruveriyor. Kadın birden mutlu oluyor. Bu eylem anlatıcıya göre tamamen bir iyilik! Fakat Zorba gittiği yerden dönünce patronunun bu şakasını ofansif buluyor.

“Zorba başını kaşıdı, biraz düşündü, sonunda, ‘İyi etmedin patron’ dedi, ‘beni bağışla ama iyi etmedin. Böyle şaka olmaz patron… Kadın, zayıf, narin yaratıktır, sana kaç kere söyleyeceğim? İnce camdan bir vazodur kadın. Büyük dikkat ister patron!” (S. 206)

Baştaki meseleye döneyim. İptal kültürünün durduğu yeri sorgulamakla birlikte, bazı durumlarda gerekli bir araç olduğunu düşünenlerdenim. Kazancakis’in bu modern klasiği de epeydir dikkatimi çekiyor bu konuda. Zorba gibi bir karakterin, özenilesi birçok yanı varken, kadınlarla ilgili düşüncelerinin sınırsızlığı epey tedirgin edici. Çünkü bu kitap, genç ve hevesli dimağların kendini bulmaya çalıştığı bir kitap ve epey sorunlu bir dili var. Edebi olarak değilse bile, etik olarak incelenmesinde fayda görüyorum. Girişteki alıntıda olduğu gibi, ya suyun içine mikroskopla bakmayıp suyu içeceğiz, ya da içindekileri görüp sudan tiksineceğiz. Mikroskopu kırmak benim için bir seçenek değil.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2022 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.