Zulme karşı direnme hakkı

Sara AKTAŞ yazdı —

11 Şubat 2021 Perşembe - 22:38

  • Kendisine tanınan yetkileri sınırsız biçimde aşarak, yetki ve gücünü, bireylerin temel hak ve özgürlüklerini olabildiğince sınırlandırma çabası içinde baskı yönetimi kurma yolunda kullanan iktidarlara karşı, ezilenler boyun eğmek zorunda kalacaklar mıdır?

 İşte bu sorunun cevabı tüm devletli uygarlık tarihi boyunca çeşitli biçimlerde verilmişse de öz itibarıyla hep aynı noktaya çıkmıştır. Zulmün olduğu yerde direnme hakkı vardır! Baskıya karşı direnme hakkı ve bu hakkın bir biçimi olarak itaatsizlik, siyasal yükümlülüğün sınırları konusundaki tartışmalarla birlikte adaletsizliğin tarihi kadar eskidir. Ezilenlerin ağır haksızlık ve adaletsizlikler karşısında isyan ve ayaklanma gibi aktif direnme yolunu seçmeleri kadar sivil itaatsizlik gibi pasif direnme yolunu seçmeleride meşru bir yöntem olarak günümüze kadar taşınmıştır.

Bu anlamda direnme hakkının dinsel, siyasal, alanlar kadar doğal ve pozitif hukukta da tanımlanmış biçimleri vardır. Örneğin direnme hakkının ilk izlerine Magna Carta’da rastlıyoruz. 18. yüzyılda ise direnme hakkı Amerikan Bağımsızlık Bildirisinde “Yönetenler, bireylerin yaşam, özgürlük ve mutluluğu erişmek gibi doğal devredilemez haklarını sağlamak içindir. Halk bu amaçtan sapan yönetimi değiştirmek ve devrime hakkına sahiptir’’ biçiminde yeralmıştır. Direnme hakkı en geniş ifadesini ise Fransız Devrimi (1789) metinlerinde “Her siyasal kuruluşun amacı insanın zaman aşımına uğramayan doğal haklarının korunmasıdır. Bu doğal haklar; özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme hakkıdır’’ biçiminde yansımıştır. Baskıya karşı direnme hakkı 1791, 1793, 1795 Fransız Anayasalarının başlangıç bölümlerinde yer alırken, sonradan 19-20. Yy. Avrupa anayasalarında da klasik bir hak ve özgürlüğe dönüşmüştür. Direnme hakkı İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin başlangıç kısmında ise “İnsanın zulüm ve baskıya karşı son çare olarak ayaklanmaya mecbur kalmaması için insan hakları hukuk rejimi ile korunmalıdır” şeklinde yer almıştır. Günümüzde dünyanın dört bir yanında ezilenlerin farklı biçimlerde ve yöntemlerle geliştirdikleri direnme hakkının hukuki dayanakları böyle şekillenmiştir.

İşte zulmün her gün katlanarak arttığı Türkiye’de de insanlar bir kez daha direnme haklarını kullanıyorlar. En basit beslenme ve barınma haklarının yanı sıra ne yaşamından ne alacağı eğitimden ne de sağlığından emin olmayan ezilenler kendilerine dayatılana itiraz ediyor, mücadele veriyorlar. Kürtler, kadınlar, işçiler, farklı kültür ve inançtan toplumsal kesimler itiraz ediyor. Farklı kimlikleri temsil etselerde nihai olarak, bu sistemin çarkları arasında öğütülmek istenen, yaşamı, varlığı bir metaya dönüştürülen, gereksizleştirilen ve yok sayılan, buna itiraz edildiğinde ise devletin tüm aygıtlarıyla üzerine çullandığı insanlar bir kez daha ‘hayır’ diyorlar. Dolayısıyla direnmek dışında bir çıkış yolunun kalmadığı koşullarda yaşamak için direnmek, baskılara karşı direnmek, eşitsizliklere karşı direnmek, savaşa karşı direnmek, insanlık suçlarına karşı direnmek, zulme karşı direnmek günümüz Türkiyesinde en vazgeçilemez meşru bir hak haline gelmiş durumda.

Örneğin Boğaziçi Üniversitesi’ne, Melih Bulu’nun kayyum olarak atanmasından sonra başlayan protestolar boyut kazanarak ve şu anda birçok üniversiteden öğrencilerin öz örgütlenmeleriyle geliştirdikleri dayanışmayla büyüyor. Tüm hakları askıya alınmış ve biat ettirilmeye çalışılan toplum ve sindirilmiş muhalefete rağmen öğrenciler kendilerine yönelen saldırılara rağmen mücadele hattı oluşturmanın yollarını arıyorlar, politik öncülükler oluşturuyor ve kendileriyle birlikte, ağır koşullar altında ezilen kitlelere umut ışığı olarak taşıyorlar. Kadınlar iktidarın resmi politikasına dönüşen kadın kırımına karşı dünyanın her yerinde olduğu gibi Türkiye’de de isyan halinde ve en meşru direnme haklarını kullanıyorlar. Siyasal muhalefet faşist iktidar karşısında yeni direnme araçları oluşturmanın adımlarını atıyor. HDP’in başlattığı “Herkes İçin Adalet” kampanyası ve ilanı yapılan Birleşik Mücadele Güçleri ortak direniş hattı örmenin oldukça anlamlı adımları olarak öne çıkıyor.

Diyebiliriz ki iktidarlar için adaletsizliğin bir hukuk haline geldiği yerde direnmenin ezilenler için bir görev haline geldiği o eski altın kurala, günümüz Türkiyesi en çarpıcı örneği oluşturuyor. İktidarın saldırdığı her alan bir direniş alanına dönüşüyor. Her alanda direnme hakkını kullanan toplumsal dinamiklerin bir araya gelişi ve en geniş taban ittifakını oluşturma çabası ise adaletsizliğin en büyük korkusu olarak duruyor!

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.