12 Eylül, zindan ve işkenceden ibaret değil

Dosya Haberleri —

10 Eylül 2021 Cuma - 21:30

  • 12 Eylül öncesinde Devrimci Yol saflarında antifaşist mücadele içinde aktif olarak yer aldığım için 12 Eylül’ü yalnız işkence ve hapishanelerdeki zulümle özdeşleşmiş bir zaman parçasına indirgememeye çalıştım.

BARIŞ BALSEÇER

 

12 Eylül 1980 Darbesi, yalnız bir kesime değil tüm topluma yönelik bir saldırıydı. Darbe sonrası resmi rakamlara göre 650 bin kişi gözaltına alındı, 230 bin kişi askeri mahkemelerce yargılandı. 171’i cezaevlerindeki işkence sonucu olmak üzere 300 kişi öldürüldü. 50 kişi idam edilirken 1683 kişi de fişlendi.

Üzerinden 41 yıl geçmesine rağmen darbeciler yargılanmadı, toplumsal bir yüzleşme gerçekleşmedi.

Bu dönemin en yakın tanıklarından yazar Ayşegül Devecioğlu ile 12 Eylül darbesini ve edebiyata yansımalarını konuştuk.

 

12 Eylül 1980’deki askeri darbeyle amaçlanan neydi ve topluma ne mesaj verildi?

12 Eylül’ün mesajını anlayabilmek için öncelikle 12 Eylül’ün siyasi anlamını ortaya koyabilmek gerekir. 12 Eylül, ABD güdümünde bir sermaye hareketiydi ve amacı ülkede yükselen toplumsal direnişi, örgütlenmeyi ve özgürleşmeyi şiddet kullanarak engellemekti.

Türkiye’de 12 Eylül öncesinde çok güçlü bir antifaşist direniş yaşandı. Emek hakları, sendikalaşma ve toplumun her kesiminin örgütlenmesi, egemenler karşısında bir yurttaş gücünü temsil ediyordu. Bu “yurttaş hareketi” her düzeyde örgütlenmenin yanı sıra gücünü yeni bir dünyanın mümkün olduğu hayalinden ve adil, eşit, özgür bir yaşam umudunun yarattığı güçlü maneviyat dünyasından alıyordu. Bu hayal gücü, aynı zamanda onun zenginliği, ülkede yaşayanların ilk defa birey/yurttaş kimliği kazanması, entelektüel üretimin artması, “cuntacılar” diye ifade ettiğimiz sermayenin ve ABD’nin korkulu rüyasıydı.

 

Darbeyle birlikte cuntacıların en çok saldırdığı alanlardan biri de yazın alanı oldu. Yakılan kitaplar belki de birçoğumuzun çocukluk anılarından darbeye dair kalan en net anılardan… Bahsettiğiniz şiddetin kitap yakılmalarla bağıntısı nedir?

Bu dünyayı besleyen kitaplardı. Yalnız teorik kitaplar değil; 12 Eylül’le yok edilen kuşak Yaşar Kemallerden Sait Faiklerden, Sabahattin Alilerden, dünya ve ülke edebiyatının eserlerinden besleniyordu. Emniyet müdürlüklerinin depoları bizim evlerimizden götürülen bu kitaplarla doluydu.

12 Eylül’ün vermek istediği mesaj ancak böyle anlaşılır: Toplumun hayal gücüne, özgür ve eşit yaşama umuduna ket vurmak, bunu şiddetle yok etmek.

 

Birçok edebiyatçı hakkında davalar açıldı; gözaltına alındılar, mahkûm edildiler. Bazı yazarlar uzun yıllar sürgün hayatı yaşadı. Birçok aydını uzun yıllar korku içinde yaşamaya mahkûm eden 12 Eylül edebiyattan neler götürdü?

12 Eylül edebiyattan bir şeyler götürdüyse, ki götürdü, bu yazarların sürgün hayatı ya da korku içinde yaşamaya  mahkûm edilmesinden çok edebiyatı besleyen hayal gücü, toplumsal zenginlik ve entelektüel üretim gibi kaynakların yok edilmesiydi.

 

Bu bağlamda 12 Eylül öncesi edebiyatın bir görevi var mıydı? Varsa bu görev neyle ve nasıl değiştirildi?

Edebiyatın bir görevi yoktur. Kimse böyle görevi alamaz ve veremez. Milliyetçiliğin yükselmesi ve ulus-devlet inşasında edebiyata böyle bir görev biçildiğini görüyoruz ama ben ortaya çıkanların kaçınılmaz olarak bu amaçlardan, en azından bazı noktalarda, bağımsızlaşmak zorunda olduğuna inanıyorum.

Edebiyat hayatın zenginliğini ve karmaşıklığını anlatır. Bu eğer başarılabilmişse yazan sağcı bile olsa ve illa “görev” kelimesini kullanmak istiyorsak devrimci bir görev yerine getirmiş sayılır.

 

12 Eylül sonrası edebiyatta içerik ve biçim olarak değişiklikler oldu mu? Bir edebiyatçı olarak sizin üretimleriniz üzerindeki etkisi hakkında neler söylemek istersiniz?

Toplumsal yükseliş ve dünyayı değiştirme hayali kitlesel işkenceler ve baskılarla yok edilmek istendi. Bütün dünyada sosyalizmin de yenilmesiyle birlikte bu hayal, daha kişisel sayıklamalara dönüştü. Toplumsal sorunları es geçip zamandan ve mekândan bağımsız bir birey tipinin sorunlarını öne çıkaran ve edebiyat açısından da başarısız denebilecek bir yazın türü ortaya çıkardı.

Bana gelince… 12 Eylül öncesi ve sonrasıyla yaşayan, geride kalmamış bir tarih olarak benim yalnızca bir parçam değil, bütün bedenim. Gözümün bilincine yansıyor. 12 Eylül öncesinde Devrimci Yol saflarında antifaşist mücadele içinde aktif olarak yer aldığım için 12 Eylül’ü yalnız işkence ve hapishanelerdeki zulümle özdeşleşmiş bir zaman parçasına indirgememeye çalıştım. Onun zamansal devamlılığı ve siyasi anlamını kavramaya, daha çok 12 Eylül öncesinin toplumsal zenginliğinin ve yükselişin kaybını, yani asıl büyük kaybı yansıtmaya çalıştım. Görevden ya da amaçtan belki görece bağımsız bir var olma ve görme biçiminden söz ediyorum. Bakışıma kazınmış olandan...

 

12 Eylül darbesinin hedeflediği toplum biçimi neydi peki? Bugün tanıklık ettiğimiz toplumsal düzlem ve muhalefet cuntacıların hedeflediği noktaya evrildi diyebilir miyiz?

12 Eylül’ün hedeflediği toplum biçimi, düşünmeyen, dünyayı değiştirme umudunu yitirmiş, örgütlenme ve ifade hakları elinden alınmış, bireysel kurtuluş peşinde koşan, yani toplum olma özelliğini yitirmiş bir toplumdu. 12 Eylül Anayasası ve yasalarına dayanarak 12 Eylül’ün yarattığı toplumsal ve siyasi yıkım koşullarında iktidara gelen AKP de aynı politikaları arttırarak sürdürdü.

AKP, 2010 referandumunda toplumun yüzleşme ihtiyacını manipüle edip bunu bir seçim propagandası olarak kullandı. 12 Eylül’ün yargılanması, bugün hâlâ sonuçları yaşanan temel ekonomik, siyasi hak ihlalleri ve insanlık suçlarından arındırılıp AKP’nin en sevdiği “mitsel darbecilik” tartışmasına taşındı.

12 Eylül’de suç olan neyse, şu anda yine suç. 12 Eylül halihazırda bütün siyasi, ekonomik, insani, toplumsal sonuçlarıyla sürerken 12 Eylül’le dayatılan çerçevede bile yüzleşmek/hesaplaşmak mümkün değildi. Roboskî Katliamı’nı gerçekleştiren hükümetin, katliamları ve faili meçhulleri devlet politikası olarak benimseyen zihniyetin ta kendisi olarak, insanlık suçlarını aydınlatması mümkün olmadığı gibi.

Bugün hâlâ 12 Eylül Anayasası’yla ve yasalarıyla yönetiliyoruz. Ülkedeki korkunç doğa yıkımı, sermaye saldırılarının amansızca sürmesi, emek üstündeki korkunç tahakküm, 12 Eylül sayesinde mümkün olabildi. Yine de bu toplumu tamamen susturmayı başaramadılar. Bunu bunca baskı koşullarında her yerden yükselen toplumsal itirazlarda görebiliyoruz.

 

80 darbesi denilince insanların aklına zindanlar geliyor. Sizce zindanlardaki vahşetin makul bir edebiyatı oluştu mu veya bu anlatı mümkün mü?

Bence 80 darbesinin yarattığı toplumsal yıkım öne çıkarılmadan darbenin sadece işkence ve zindanlara indirgenmesi de bir yenilgidir. 12 Eylül sonrası işkence ve hapishanelerdeki zulmü anlatan bir anlatı, ağırlıkla sol hareketler içinde bulunmuş insanlar tarafından kaleme alındı. Ben bu anlatılar külliyatının 12 Eylül’ün anlaşılmasına pek hizmet etmediğini düşünüyorum. Tabii bu metinlerin hepsi ayrı bir değer taşıyor, onu teslim ediyorum ama edebiyatın toplumsal etkisi ve imkânları üzerinden düşündüğümde bu külliyatın hem siyasi hem entelektüel kavrayışa faydası var mı, o konuda kuşkuluyum. Tam tersine bu külliyatın dönemin mitleştirilip tarih dışına taşınmasına katkısı oldu. Bir paslı kılıca dönüşmüş geçmiş hikâyeleri de örgütlerde gençler üzerinde iktidar kurmaya çalışanların işine yaradı.

 

Yüzleşme, edebiyat için de temel bir gereklilik. İyi bir anlatının hakikatle ilişkisini güçlü kurması gerekir. Sizce bu coğrafyada 12 Eylül özelinde edebiyat hakikatle bağını nasıl kurdu ya da kurabildi mi?

Yüzleşme bireysel değil, toplumsal bir süreç. Hal böyleyken bu süreç, geçmişin hatta yüzleşme kavramının mitleştirilmesi, yüzleşmenin siyasi ve örgütlü/kurumsal bir süreç olarak tasavvur edilememesi, geçmişlerin kendi içlerine ve üstlerine kapanması, bugünden, şimdiden koparılarak hem tarihten hem de gelecekten silinmesi gibi olgular-anlayışlar eliyle şekillendiriliyor.

12 Eylül’ün hakikati bizzat sol eliyle karartılmışken edebiyatın bir hakikat arayışına girmesi mümkün olabilir miydi, bilmiyorum. Hakikat bize niye gerekiyor? Meseleyi kapatmak için değil. Toplumsal muhayyileyi canlandırmak, diriltmek özgür, adaletli, eşit, barışçı bir gelecek için mücadele imkânlarını yaratabilmek adına da gerekiyor.

Daha önce de çeşitli vesilelerle söylediğim gibi “hakikat” bir haktır ve bu hak da tıpkı yaşama hakkı ve diğerleri gibi sökülerek alınır. Elde edilen şey, bu sözcüğün o çok netameli anlamının da ötesinde her zaman eksik olsa da, anlamını yalnızca kolektifleştirebilecek ve mücadele konusu yapılacak olanda bir nebze bulabilse de...

Bu acıları çekenler için telafinin söz konusu olacağı yer de asıl olarak başka kuşaklara ait olacak gelecek. Geride kalanlar, anlatmanın ve geride kalmanın verdiği acıyı göze alarak kişisel bir telafi ya da sağalma beklentisiyle değil, -bilinçli ya da bilinçsiz- bu gelecek ve kaybedilmemesi gereken adalet fikri adına söz alır. Edebi metinler de bu adalet arayışının bir parçası olabilirdi. Ne derece olabildiler sorusuna olumlu yanıt vermek biraz güç.

 

Eşinizi 12 Eylül darbesi dönemindeki saldırılarda kaybettiniz. Başta Kenan Evren olmak üzere sorumlular yargılanmadı. Cezasızlığın buna benzer birçok suçta hâlâ devletin ana politikası olarak devam ettiğini görüyoruz. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Sadece eşimi değil, birçok yakın arkadaşımı ve yoldaşlarımı da kaybettim. 12 Eylül darbesi yargılanmadı ve işkenceciler cezalandırılmadı. Mesela Kemal Yazıcıoğlu. Eşim ölmeden önce işkenceyi bizzat onun yaptığını söylemişti ki, birçok Devrimci Yolcunun işkencesinden ve bazılarının ölümünden sorumludur.

Yalnız 12 Eylül değil, Dersim, Roboskî, 10 Ekim Ankara Katliamı, Ermeni mezalimi ve benzerleri… Bunlar, ordunun emir komuta zinciri altında ve sivil yönetimlerin bilgileri ve yetkileri dahilinde gerçekleştirildi. Kaybedilme ve faili meçhul cinayetler, devlet politikaları. Bu politikaların sorumluları, hükümetin ve ordunun en üst düzeylerinde olanlar. Katliamlar ve 12 Eylül gibi insanlık suçları, karanlık mihrakları değil, ulus devlet politikalarını, el koyma, mülksüzleştirme, köleleştirme gibi ekonomik/siyasi sonuçları ve nedenleri işaret ediyor. Bu suçlar cezasızlık politikasıyla bizzat devlet tarafından örtbas ediliyor, suçlular yasalar tarafından korunuyor.

 

Kayda geçsin: Karartmaya yetmiyor! 

“Ben 12 Eylül’ü bugün iktidar bloku tarafından sürdürülen bir sermaye saldırısı olarak görüyorum. Dolayısıyla nefesimi, yaşananların hem geçmiş hem bugün hem gelecek açısından anlam taşıyacak şekilde toplumsal deneyimin yeniden inşasına katkı sunabilmesi için kullanmak isterim. Bana göre kapanmamış, geçmişte kalmamış bir geçmiş olarak algılamadan 12 Eylül üzerine laf söylemenin manası yok. Tarihte kalan karanlık bir dönem değil 12 Eylül. Bu bakış açısının ve geçmiş algısının hem siyaset hem edebiyat açısından önemli olduğunu düşünüyorum.  Ne hapishaneler, ne işkenceler, ne ömrüm oldukça yaşayacağım kayıp acısı, hafızamda yer etmiş, 12 Eylül öncesi bu ülkede gördüğüm eşsiz güzellikleri karartmaya yetiyor. Beni insan yapan da edebiyatçı yapan da bu. Kayda geçmesi için bunları söylemek isterim.” 

Ayşegül Devecioğlu kimdir?

1956 yılında doğdu. Ortadoğu Teknik Üniversitesi’nde okurken Devrimci Yol hareketine katılan Devecioğlu, üniversiteyi de bıraktı. 1976’da evlendiği ve birlikte Ali Fuat isminde bir çocukları da olan Behçet Dinlerer, 12 Eylül Darbesi sonrasında işkencede öldürülen ilk Devrimci Yolculardan biri oldu.
Çeşitli dergilerde makale ve denemeleri yayımlanan Devecioğlu’nun ilk romanı Kuş Diline Öykünen, 2004 yılında çıktı. Yazar, 2007 yılında yayımlanan ikinci romanı “Ağlayan Dağ Susan Nehir” ile Orhan Kemal Roman Armağanı’nı kazandı. Bunun dışında yazarın Metis Yayınları’ndan çıkan “Arkası Mutlaka Gelir”, “Başka Aşklar”, “Kış Uykusu” ve “Ara Tonlar” kitapları bulunuyor.

Erkek egemen antifaşist mücadelede
kadınlar seslerini yeterince duyuramadı

Türkiye’de özellikle 12 Eylül sonrasında nicel olarak kadın edebiyatçıların arttığını söyleyebiliriz. Bu nicel artışı siz nasıl yorumlarsınız? Feminist politika yükselirken kadınlar açısından anlatılması gereken çok şey mi birikti?
Kadın hareketinin kadınların edebi ve entelektüel üretimi üzerindeki kışkırtıcı etkisi muhakkak. 12 Eylül öncesinde antifaşist mücadelede yer almış kadınlar, bu erkek egemen yapılar içinde seslerini yeterince duyuramadılar. Kürtçe edebiyatta da Kürt halkının direnişinin ve kadın mücadelesinin etkileri görülebiliyor. Öte yandan nicel artış bir nitelik sıçramasına da işaret etmiyor bazen.

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.